Hastanenin önündeki hava sabahkinden daha ağırdı; kurşuni bulutlar gökyüzünü tamamen kaplamış, güneş kendisini kalın bulutların arkasına saklamış, rüzgâr kaldırımlardaki kuru yaprakları yavaşça savururken ağaç dalları birbirine sürtünüyor, ortaya çıkan ince hışırtılar Duru’nun kulağında eski evin koridorlarında duyduğu o ürkütücü seslerle birbirine karışıyordu.
Annesi arabayı giriş kapısına yaklaştırırken camdan endişeli gözlerle kızını izliyor, Duru ise istemsizce omzunun üzerinden geriye bakıyordu.
Az önce koridorda gördüğünü sandığı siyah montlu adam ortalıkta yoktu.
Ne giriş kapısında…
Ne otoparkta…
Ne de bekleme salonunun camlarında…
Sanki hiç var olmamıştı.
Ama Duru, o bakışları hayal etmediğini biliyordu.
İnsan bazen yalnızca birkaç saniyelik bir bakışın bile hafızasına kazındığını hissederdi.
O bakış da öyleydi.
Sessiz…
Soğuk…
Ve fazlasıyla tanıdık.
Arabaya bindikten sonra şehir yavaş yavaş geride kalmaya başladı.
Yağmur ilk damlalarını ön cama bırakırken sileceklerin düzenli hareketi, yol boyunca uzanan sessizliği tekdüze bir ritimle bölüyor, sokak lambalarının ıslak asfaltta uzayıp giden sarı yansımaları, Duru’nun dalıp giden gözlerinde birbirine karışarak belirsiz şekillere dönüşüyordu.
Başını cama yasladı.
Soğuk cam tenine değdiği anda gözlerini kapattı.
Bacaklarındaki ağrı hâlâ hissediliyordu.
Elif’in sesi yeniden kulaklarında yankılandı.
“İlk adım her zaman en zorudur.”
Bu cümle yalnızca tedaviye ait değildi.
Gerçeğe ulaşmanın da ilk adımı buydu.
Annesi direksiyondan gözlerini ayırmadan usulca konuştu.
“Canın çok mu acıyor?”
Duru birkaç saniye düşündü.
“Biraz.”
“Bacakların mı?”
Duru başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır…”
Elini yavaşça göğsünün üzerine koydu.
“Daha çok burada.”
Annesi cevap vermedi.
Çünkü hangi acıdan söz ettiğini ikisi de biliyordu.
Araba mahallelerine girdiğinde yağmur hızını artırmıştı.
Eski evlerin çatıları gri gökyüzünün altında sessizce sıralanıyor, ıslanan kaldırımlar boş görünmesine rağmen Duru’nun içinde tuhaf bir his uyanıyordu.
Sanki biri onları bekliyordu.
Araba evin önünde durdu.
Duru kapıya doğru baktığı anda nefesi bir anlığına kesildi.
Eski ahşap kapının tam önünde, yağmurun altında sırılsıklam olmuş küçük, kahverengi bir zarf duruyordu.
Ne rüzgâr onu sürüklemişti…
Ne de yağmur mürekkebini dağıtmıştı.
Sanki birkaç saniye önce dikkatlice bırakılmış gibiydi.
Annesi de zarfı fark edince kaşlarını çattı.
“Biz çıkarken burada değildi.”
Duru’nun kalbi yeniden hızlanmaya başladı.
Yağmur damlaları zarfın üzerine düşüyor, fakat üzerindeki tek kelime hâlâ net biçimde okunabiliyordu.
“DURU.”
Ne adres vardı…
Ne pul…
Ne de gönderen.
Yalnızca onun adı.
Duru, tekerlekli sandalyesini yavaşça zarfın yanına sürdü.
Yağmurun serinliği yüzüne vururken eğildi ve zarfı dikkatlice eline aldı.
Kâğıt beklediği kadar ıslak değildi.
Sanki biri onu tam onlar gelmeden birkaç dakika önce kapının önüne bırakmıştı.
Duru başını kaldırıp sokağın iki ucuna baktı.
Yağmurun ardında uzanan boş sokakta kimse görünmüyordu.
Ama içindeki his değişmemişti.
Onu izleyen kişi…
Artık yalnızca telefonunun diğer ucunda değildi.
Çok daha yakındaydı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.