Bölüm 7
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

Yağmurda Gelen Mektup

16 dk okuma

Yağmur, Ayvaçınarı’na sabahın en sessiz saatinde geldi.

Önce çay evinin çatısına birkaç küçük damla düştü. Sonra damlalar çoğaldı, kiremitlerin üstünde ince bir ritim kurdu, pencerelerin kenarından süzüldü ve kapının önündeki taş basamakları koyu griye boyadı. Mina, yağmurlu sabahları seviyordu. İnsanların adımları yavaşlıyor, konuşmalar biraz daha alçak çıkıyor, çay fincanları iki elle tutuluyordu. Böyle havalarda çay evinin içi, dışarıdaki dünyanın üşümüş omuzlarına örtülen yumuşak bir şal gibi oluyordu.

Pofur ise yağmurdan hoşlanmadığını iddia ediyordu.

“Islak hava, odunun karakterini bozar,” dedi mutfaktan. “Ateşin ikna edilmesi zorlaşır. Ateş zor ikna olursa su da huysuz kaynar. Huysuz kaynayan suyla yapılan çay ise insanın içine tam oturmaz.”

Mina, penceredeki buğuyu parmağıyla silerken gülümsedi. “Sen yağmurdan değil, işinin zorlaşmasından hoşlanmıyorsun.”

“Benim işim zaten yeterince zor. Bir de gökyüzünün kontrolsüz su dökme alışkanlığıyla uğraşamam.”

“Gökyüzüne bunu söyleyebilirsin.”

Pofur’un kapağı tıngırdadı. “Bir kez söyledim. Cevap olarak üç gün sağanak yağdı. Gökyüzü eleştiriye açık değil.”

Mina güldü. O sabah raflara yeni bir düzen vermişti. Toma’nın getirdiği küçük harita artık duvarda, biraz daha görünür bir yerde duruyordu. Maviş fincan pencere kenarında papatyasıyla birlikte yağmuru izliyordu. Daren’den sonra Mina, rafın en arkasındaki taşınabilir acı otuna eskisinden daha dikkatli bakmaya başlamıştı; bazı kavanozlar sadece tarif değil, sorumluluk da taşıyordu. Bugün ise daha hafif bir şeyler demlemek istiyordu. Yağmur lavantası, ayva çiçeği ve çok az bal. İnsanların içine sessizce oturacak bir çay.

Tam suyu bekletirken, dışarıdan bir ses geldi.

Önce rüzgârın pencere kepenklerini zorladığını sandı. Sonra ses tekrarlandı. Takır takır. Ardından ince ama çok kararlı bir bağırış duyuldu.

“Kapıyı açın! Resmî mektup! Islanmış resmî mektup! Çok ıslanmış ama hâlâ resmî!”

Mina elindeki kaşığı bıraktı. Pofur’un gözleri parladı. “İşte bu yeni.”

Kapıyı açtığında, eşiğin önünde sırılsıklam bir karga duruyordu.

Daha doğrusu, sıradan bir karga gibi görünmeye çalışıp bunda hiç başarılı olamayan bir karga. Tüyleri yağmurdan kabarmış, kanatlarının bazı yerlerine küçük deri çantalar bağlanmış, boynunda minik bir postacı atkısı vardı. Başının üstünde, artık hiçbir işe yaramadığı belli olan küçük kırmızı bir şapka duruyordu. Gagasında mühürlü bir mektup taşıyordu ama mektubun kenarları yağmurdan yumuşamış, mumu soluklaşmıştı. Karga, Mina’ya baktı ve büyük bir ciddiyetle başını eğdi.

“Teslimat,” dedi.

Mina gözlerini kırptı. “Sen konuşuyorsun.”

Karga, sanki bu cümleyi hayatında bin kez duymuş gibi iç çekti. “Evet. Sen de şapkalı bir cadısın. İkimiz de gözlem yeteneği sahibiyiz. Şimdi beni içeri alacak mısın, yoksa mektubun tarihsel bütünlüğü kapının önünde çamura mı dönüşsün?”

Mina hemen kenara çekildi. “Gir, gir! Özür dilerim.”

Karga içeri zıplayarak girdi, sonra kanatlarını silkeledi. Yağmur damlaları her yere saçıldı. Tezgâh, paspas, Mina’nın eteği ve kapının yanındaki küçük tabure aynı anda ıslandı. Pofur mutfaktan öfkeyle fokurdadı.

“Bu evde suyun kontrolsüz kullanılmasına karşı ilkesel bir duruşum var.”

Karga mutfağa doğru baktı. “Kazan konuşuyor. Güzel. En azından burada sohbet seviyesi yerlerde değil.”

Pofur’un kapağı sertçe tıngırdadı. “Ben kazan değilim. Ben Pofur’um.”

Karga göğsünü kabarttı. “Nef. Üçüncü Bölge Geçici Posta Hattı, Yağmurlu Günler Acil Teslimat Birimi, kayıp adres uzmanı, mühür tanıyıcı, dedikodu taşımayan ama tesadüfen çok şey duyan bağımsız kargacı.”

Mina, “Dedikodu taşımıyor musun?” diye sordu.

Nef çok ciddi bir ifadeyle cevap verdi. “Asla. Ben sadece bilgiyi kanatlandırırım.”

Pofur alçak sesle, “Bu kargayı sevmeyeceğimden eminim,” dedi.

Nef, gagasındaki mektubu tezgâhın üstüne bıraktı. “Adres yıpranmış. Mühür eski. Mektup en az yedi yıl gecikmiş olabilir. Belki sekiz. Belki on iki. Yağmurda tarih okumak kolay değildir. Ama son yön işareti bu çay evini gösterdi.”

Mina mektuba dikkatle baktı. Zarf sararmıştı. Kenarları yumuşamış, bazı yerleri ince ince yırtılmıştı. Üzerinde solmuş mürekkeple bir isim yazıyordu ama yağmur yüzünden harflerin çoğu akmıştı.

“Bunu kime getirdin?”

Nef kanatlarını toparladı. “İşte sorun da bu. İsim yarım. Adres yarım. Mektup inatçı. Bazı mektuplar vardır, sahibine ulaşana kadar çantadan düşmez. Bu da onlardan. Üç gece boyunca aynı rüyayı gördüm: küçük çay evi, eğri çatı, pencerede çatlak fincan, kapıda fazla nazik bir cadı, içeride yargılayıcı bir kazan.”

Pofur, “Yargılayıcı değil, seçiciyim,” dedi.

Mina’nın kalbi hafifçe hızlandı. “Mektup bizi mi aradı yani?”

Nef omuz silker gibi kanatlarını oynattı. “Ben postacıyım. Bazen yolları ben bulurum, bazen mektuplar beni sürükler. Bu mesleğin büyülü ama sendikasız tarafı.”

Mina mektuba dokunmadan önce ellerini kuruladığından emin oldu. Zarfın üstünde kalan harfleri okumaya çalıştı. İlk isim neredeyse tamamen silinmişti. Sadece son iki harf seçiliyordu: …ra. Soyad ya da aile adı gibi duran ikinci kelimenin başında ise “Ay…” vardı. Ayvaçınarı’nda Ay ile başlayan birkaç aile vardı, ama zarf çok eski olduğundan emin olmak zordu.

“Bunu açmalı mıyız?” diye sordu Mina.

Pofur hemen, “Hayır,” dedi.

Nef aynı anda, “Belki,” dedi.

Mina ikisine baktı. “Bu yardımcı olmadı.”

Pofur, “Mektup sahibine aittir. Açmak doğru değildir.”

Nef, “Mektup sahibine ulaşamıyorsa, bazen mektubun içindeki söz çürür. Çürümüş sözler adreslerden daha çok zarar verir.”

Pofur, “Bu cümle hoşuma gitmediği kadar doğru,” diye mırıldandı.

Mina zarfı eline aldı. Mektup soğuktu. Ama sadece yağmurdan değil. İçinde beklemekten gelen bir soğukluk vardı. Sanki yıllardır söylenmemiş bir cümle, kâğıdın içinde büzüşmüş ve ısınmayı unutmuştu.

“Önce kime ait olduğunu bulmaya çalışalım,” dedi.

Nef, “Ben de bunun için buradayım. Ve biraz da kurulanmak için. Ayrıca mümkünse küçük bir tabakta ekmek kırıntısı. Posta mesleği enerji ister.”

Mina hemen küçük bir tabak hazırladı. Toma’nın getirdiği çöreklerden birinin kenarını ufaladı. Nef bunu büyük bir memnuniyetle yemeye başladı. Yeme hızıyla ciddiyeti hiç uyuşmuyordu.

Mina mektubu tezgâhın üstüne koydu. “Pofur, mektup için çay yapılır mı?”

Pofur’un gözleri kısıldı. “İnsan için yapılır. Mektup sadece yolu gösterir.”

“Peki yolu bulmak için?”

“Çok az hatırlatan adaçayı. Bir damla yağmur lavantası. Ama sakın mektubun üstüne dökme. Genç cadılar ıslak kâğıt ve büyülü çay konusunda fazla iyimserdir.”

Mina küçük bir fincan hazırladı. Bu çayı kimse içmeyecekti. Sadece buharı kullanılacaktı. Çay demlenirken Nef, Pofur’a Ayvaçınarı’ndaki en son dedikoduları taşıma niyeti olmadığını söyleyip hemen ardından bütün dedikoduları sıralamaya başladı. Değirmenci’nin keçisi fırın camını yine yalamıştı. Toma’nın babası fırın duvarına harita çizilmesine izin vermişti ama üstüne unlu parmakla düzeltme yapmaktan kendini alamıyordu. Runo son günlerde geceleri atölyede daha düzenli çalışıyor, ama eski çekiciyle yaptığı ilk çiviyi cebinde taşıyordu. Elma’nın babası kuşburnu çayına yeniden başlamıştı ama hâlâ fazla şeker koyuyordu.

Mina, bu küçük haberleri dinlerken gülümsedi. Çay evi, insanların dertlerini ağırladığı kadar, küçük iyileşmelerin yankılarını da toplamaya başlamıştı.

Çayın buharı yükseldiğinde, Mina zarfı fincanın yanına koydu. Buhar zarfın üstünde dolaştı. Mürekkep canlanmadı ama harflerin bazıları hafifçe belirginleşti. İlk isimde üç harf daha ortaya çıktı.

Mira

Mina kaşlarını çattı. “Mira…”

Nef başını yana eğdi. “Ayvaçınarı’nda Mira var mı?”

Mina düşündü. Kasabaya yeni geldiği için herkesi tanımıyordu. Merya Nine bilebilirdi. Belki Toma da. Tam o sırada kapının zili çaldı ve içeri, sanki ismi anılmış gibi Merya Nine girdi. Omzunda mor şalı, elinde küçük bir sepet, peşinde de tilki Pamuk vardı. Pamuk, Nef’i görünce olduğu yerde durdu. Nef de Pamuk’a baktı.

“Tilki,” dedi Nef.

“Pamuk misafirdir,” dedi Mina hemen.

Nef kırıntı tabağını kendine çekti. “Ben de misafirim. Ama tedbirli misafir.”

Merya Nine gülerek şalını çıkardı. “Bugün çay evinde kuşlar da mı var?”

“Resmî posta temsilcisiyim,” dedi Nef. “Kuş kelimesi mesleki kapsamımı daraltıyor.”

Mina mektubu gösterdi. “Merya Nine, Ayvaçınarı’nda Mira adında biri var mıydı? Belki yıllar önce?”

Merya Nine’ın yüzündeki gülümseme çok yavaş silindi.

Bu, cevap sayılırdı.

Kadın sepetini masaya bıraktı. “Mira…” dedi. “Mira Ayden. Uzun zaman önce bu kasabada yaşardı.”

Mina zarfın ikinci kelimesine baktı. Yağmurda silinen “Ay…” harfleri şimdi anlam kazanmıştı.

“Mektup ona gelmiş.”

Merya Nine sandalyeye oturdu. “Mira burada değil artık.”

Nef gagasını kaldırdı. “Öldü mü?”

Pofur sertçe, “Karga,” dedi.

Nef biraz utandı. “Özür. Posta işi insanı doğrudan yapıyor.”

Merya Nine başını iki yana salladı. “Hayır. Ölmedi. En azından bildiğim kadarıyla. Bir gece gitti. Kimseye haber vermeden. Ardında sadece kapalı bir ev ve konuşmak istemeyen bir adam bıraktı.”

Mina’nın içi sıkıştı. “Kim?”

Merya Nine pencerenin dışındaki yağmura baktı. “Sefa. Şimdi kasabanın kuzeyindeki eski değirmende yaşar. İnsan içine pek çıkmaz. Eskiden…” Kadın durdu. “Eskiden Mira’yla nişanlıydılar.”

Çay evindeki sıcaklık değişti. Mina, zarfın içindeki beklemiş cümlenin biraz daha ağırlaştığını hissetti.

“Bu mektup ona mı ait olabilir?” dedi.

Merya Nine, zarfın üzerindeki mühüre baktı. “Mira’nın el yazısına benziyor. Ama bunu açmak…”

“Sahibine ulaştırmalıyız,” dedi Pofur.

Nef kanatlarını düzeltti. “Eğer Mira yoksa, mektup belki Sefa’ya yazılmıştır. Adres alıcı değil, gönderen de olabilir. Yağmurda zarf okumak mektupçuluğun en saygısız şakasıdır.”

Mina düşündü. “Sefa’ya götürelim.”

Pofur, “Çay evi açık,” dedi ama bu kez itiraz gibi değil, hatırlatma gibi söyledi.

Mina, “Bu da çay evinin işi olabilir,” dedi. “Gecikmiş bir söz kapıya kadar gelmişse, onu masada bekletemem.”

Merya Nine ayağa kalktı. “Ben yolu gösteririm. Yağmurda değirmen yolu kaygan olur.”

Nef hemen kanatlarını açtı. “Ben de geliyorum. Mektup hâlâ benim zimmetimde. Ayrıca tilkiyle yalnız kalmak istemiyorum.”

Pamuk esnedi. Nef bunu tehdit saymış gibi bir adım geri çekildi.

Böylece Mina, Merya Nine ve Nef, yağmurun altında kuzey değirmenine doğru yola çıktılar. Pofur çay evinde kaldı ama Mina çıkmadan önce ona suyu düşük ateşte tutmasını söyledi. Pofur, “Ben zaten yüzyıllardır ateş tutuyorum,” diye homurdandı ama bu kez sesi biraz endişeliydi. Mina bunu duymazdan geldi; bazen Pofur’un endişesini koruyabilmesi için onun sadece homurtu gibi kalmasına izin vermek gerekiyordu.

Değirmen yolu kasabanın dışına doğru kıvrılıyordu. Yağmur toprağı yumuşatmış, çimenlerin üstüne küçük damlalar dizmişti. Eski değirmen, derenin yanında, yarısı yosun tutmuş taş duvarlarıyla sessizce duruyordu. Çarkı dönmüyordu. Pencerelerinden birinde soluk bir ışık vardı.

Merya Nine kapıya kadar geldi ama çalmadı. “Bundan sonrası senin,” dedi Mina’ya.

“Benim mi?”

“Senin çay evine geldi mektup.”

Nef, Mina’nın omzundaki çantaya gagasıyla dokundu. “Teknik olarak benim zimmetimde ama dramatik olarak evet, senin.”

Mina derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.

Bir süre cevap gelmedi. Sonra içeriden ağır adımlar duyuldu. Kapı aralandı. Karşılarında, sakalları beyazlamış, omuzları çökük ama gözleri hâlâ keskin bir adam duruyordu. Üzerinde eski bir yün hırka vardı. Elinde küçük bir bıçak tutuyordu; muhtemelen odun yontuyordu.

“Ne istiyorsunuz?” dedi.

Merya Nine yumuşakça, “Sefa,” dedi. “Sana bir şey geldi.”

Adamın yüzü daha da kapandı. “Bana gelen bir şey olmaz.”

Mina çantasından zarfı çıkardı. “Bu mektup çay evine ulaştı. Üzerinde Mira Ayden adı var.”

Sefa’nın eli kapı kenarında dondu.

Yağmurun sesi bir anda daha belirginleşti. Nef bile konuşmadı.

“Mira,” dedi Sefa. Kelimeyi yıllardır ağzına almamış gibi zorlandı. “O isimle bana gelmeyin.”

Kapıyı kapatmak istedi ama Mina aceleyle, “Lütfen,” dedi. “Mektup yıllardır bekliyor olabilir.”

Sefa’nın yüzü sertleşti. “Ben de bekledim.”

Bu cümle, kapıdan daha ağırdı.

Mina mektubu iki eliyle tuttu. “O zaman belki bunu almanız gerekir.”

Adam uzun süre mektuba baktı. Sonra kapıyı tamamen açtı. “İçeri girin. Ama çay istemem.”

Nef, Mina’ya fısıldadı. “Bunu herkes başta söyler mi?”

Mina da fısıldadı. “Genelde evet.”

Değirmenin içi soğuk ve sade bir yerdi. Bir masa, iki sandalye, küçük bir ocak, duvarda eski değirmen taşları ve pencere kenarında kurutulmuş odun parçaları vardı. Ama odanın en dikkat çeken şeyi, masanın üstünde duran küçük ahşap kutuydu. Kutunun kapağı açıktı. İçinde eski bir yüzük, solmuş bir kumaş parçası ve yarım kalmış bir tahta kuş duruyordu.

Sefa mektubu aldı ama açmadı. “Bunca yıl sonra ne yazmış olabilir?”

Mina sessiz kaldı.

Merya Nine, “Açmadan bilemezsin,” dedi.

Sefa acı bir gülüşle başını salladı. “Ben yıllarca bilmemeyi seçtim. Belki de böyle daha iyiydi.”

Nef kendini tutamadı. “Bilmemek çoğu zaman insanın kendi yazdığı en kötü mektuptur.”

Herkes Nef’e baktı.

Karga biraz dikleşti. “Ne? Bazen iyi cümlelerim olur.”

Sefa zarfı yavaşça açtı. Kâğıt eskiydi ama içindeki yazı hâlâ okunuyordu. Adam okumaya başladı. İlk satırda yüzü değişmedi. İkinci satırda eli titredi. Üçüncü satırda sandalyeye oturdu.

Mina onun izni olmadan mektubu okumadı. Ama Sefa, bir süre sonra sesi kısık şekilde okumaya başladı. Belki kendisi için, belki odadakiler için, belki de yıllardır susturduğu birinin sesi tekrar duyulsun diye.

“Sevgili Sefa,” dedi. “Bu mektubu sana gitmeden önce bırakmaya cesaret edemedim. Çünkü yüzüne bakarsam kalacağımı biliyordum. Kalırsam da annemin borçları yüzünden seni de kendi bataklığıma çekecektim. Ben seni terk etmedim. Seni kurtardığımı sandım. Ne kadar aptalca olduğunu şimdi anlıyorum.”

Sefa’nın nefesi kırıldı.

Mektup devam ediyordu.

“Bana kızmanı hak ettim. Beklememeni de. Ama eğer bir gün bu mektup sana ulaşırsa bilmeni isterim: Kuzey yoluna kendi isteğimle çıktım, ama seni sevmeyi kendi isteğimle bırakmadım. Eğer dönemezsem, lütfen hayatını benim yokluğumun etrafına örme. Senin ellerin değirmen taşı gibi; döndükçe bir şeyleri öğütür, durdukça kendini ezer.”

Sefa burada okumayı bıraktı. Elindeki mektup titriyordu. Merya Nine gözlerini sildi. Nef başını kanadının altına sokar gibi yaptı ama kesinlikle duygulandığını belli etmiyordu.

Mina, yavaşça çantasını açtı. Yanına küçük bir termos almıştı. Pofur’un hazırladığı su hâlâ sıcaktı. İçine yolda biraz yağmur lavantası ve ayva çiçeği koymuştu. Bir çay evi dışına taşınca bile çay evi olmayı bırakmıyordu.

“Sefa Bey,” dedi, “çay istemediğinizi biliyorum. Ama bu çay cevap vermeniz için değil. Sadece okurken eliniz üşümesin diye.”

Sefa ona baktı. Gözlerinde öfke yoktu artık. Sadece yıllarca tek başına taşınmış bir yanlış anlamanın yorgunluğu vardı. Fincanı aldı. İki eliyle tuttu.

Bu kez Mina bir şey söylemedi.

Sefa mektubun sonunu okudu. Mira, kuzeyde bir han bulursa oradan haber göndereceğini, gönderemezse mektubun bir şekilde geri döneceğine inandığını yazmıştı. Mektubun sonunda küçük bir not vardı:

“Bir gün Ayvaçınarı’na dönersem ve sen hâlâ değirmende olursan, kapıya iki kez vuracağım. Eğer açmazsan anlarım. Ama açarsan, önce özür dileyeceğim.”

Odanın içinde yağmurun sesi kaldı.

Sefa gözlerini kapattı. “Hiç kapı çalmadı,” dedi.

Merya Nine çok alçak sesle, “Belki dönemedi,” dedi.

“Belki de döndü ve ben duymadım,” dedi Sefa.

Mina’nın içi burkuldu. “Bunu bilmiyoruz.”

Sefa başını salladı. “Hayır. Bilmiyoruz. Ben yıllarca bildiğimi sandım. Beni terk etti dedim. Beni unuttu dedim. Sonra bütün hayatımı bu cümlenin etrafına kurdum.” Fincandaki çaya baktı. “Bu mektup hiçbir şeyi geri getirmedi.”

Mina sessizce başını eğdi.

Sefa devam etti. “Ama en azından artık hangi acıya kızdığımı biliyorum.”

Bu, küçük ama gerçek bir şeydi.

Çay evine döndüklerinde yağmur hafiflemişti. Nef, mektubun teslim edildiğini ilan etmek için küçük bir tören yapılmasını önerdi. Pofur bunun saçmalık olduğunu söyledi. Merya Nine, Pamuk’a olanları anlattı; Pamuk hiçbir şey anlamadı ama Nef’e fazla yaklaşmadığı için herkes memnun kaldı.

Mina, tezgâhın arkasına geçti ve yorgun ellerini fincanların yanında dinlendirdi. Gecikmiş bir söz, sonunda sahibine ulaşmıştı. Her şeyi düzeltmemişti. Sefa gençleşmemiş, Mira kapıdan içeri girmemiş, yıllar geri sarılmamıştı. Ama bir cümle yerini bulmuştu. Ve bazen yerini bulan bir cümle, insanın içinde yıllardır yanlış yerde duran taşı az da olsa oynatırdı.

Nef, kapının yanındaki askıya tünemiş, tüylerini kurutuyordu. “Bu çay evi posta hattı için uygun bir ara durak olabilir,” dedi.

Pofur hemen karşı çıktı. “Hayır.”

Mina, “Belki bazen,” dedi.

Pofur, “Genç cadı.”

Nef, “Resmî olarak değil. Duygusal olarak.”

Pofur daha da öfkelendi. “Duygusal posta, normal postadan daha tehlikelidir.”

Mina gülümsedi. “Ama bazen daha gerekli.”

Akşam, herkes gittikten sonra Mina defterini açtı. Yeni sayfaya dikkatle yazdı:

Nef — yağmurda gelen mektup. Sefa ve Mira. Gecikmiş sözler.

Bir süre düşündü. Sonra altına ekledi:

Bazı mektuplar geç kalır, ama geç kalmış bir söz bile doğru kapıya ulaşınca insanın içindeki yıllanmış sessizliği biraz hafifletebilir.

Pofur yazıyı okur gibi buharını uzattı. “Biraz uzun ama bugünlük kabul.”

Nef, askıdan başını kaldırdı. “Bence çok iyi. Bunu kartpostal yapabiliriz.”

Pofur, “Sen burada kalmıyorsun,” dedi.

Nef gagasını kanadına gömdü. “Yağmur tamamen dinmeden profesyonel bir postacının uçması doğru olmaz. Güvenlik meselesi.”

“Yağmur dindi.”

“Duygusal yağmurdan bahsediyorum.”

Mina güldü. Pofur homurdandı. Nef gözlerini kapatıp kendini uyuyor gibi yaptı.

Dışarıda Ayvaçınarı’nın sokakları yağmurdan sonra parlıyordu. Çay evinin penceresinde Maviş fincan sessizce duruyor, duvarda Toma’nın haritası hafif rüzgârla kıpırdıyor, mutfakta Pofur suyu düşük ateşte tutuyordu. Kapının yanında ise artık küçük bir yer daha vardı: ıslanmış mektupların kuruması için bir raf.

Mina o rafa baktı ve çay evinin yeni bir şeyi daha öğrendiğini hissetti.

Buraya sadece insanlar gelmiyordu.

Bazen sözler de yolunu kaybediyor, kapıyı bulana kadar yağmurda ıslanıyordu.


Bölüm Tamamlandı

Yağmurda Gelen Mektup

16 dk
Okuma Süresi
7/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 7
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.