Ayvaçınarı’na yabancılar genelde üç sebeple gelirdi: yollarını kaybettikleri için, birini aradıkları için ya da birinden kaçtıkları için.
Mina bunu kasabaya taşındığından beri yavaş yavaş öğrenmişti. Sınır kasabaları, haritalarda küçük bir nokta gibi görünürdü ama insanların hayatında çoğu zaman bir virgül görevi görürdü. Bir cümlenin bitmediği, ama eskisi gibi de devam edemediği yerlerdi. Tüccarlar burada atlarını dinlendirir, gezginler pelerinlerini kurutur, askerler isimlerini söylemeden çorba içer, mektup taşıyan kargalar baca kenarlarına konup dedikodu toplardı. Ayvaçınarı’nda kimse bir yabancıya hemen soru sormazdı. Çünkü herkes bilirdi ki bazı cevaplar, insanın cebindeki paradan daha ağırdır.
O sabah hava yağmurlu değildi ama gökyüzü sanki yağmur yağdırmayı unutmuş gibi solgun ve bekleyiş içindeydi. Mina, çay evinin pencerelerini açmış, içeri taze hava girmesine izin vermişti. Pencere kenarındaki Maviş adlı çatlak fincanın içine küçük bir papatya dalı koymuştu. Toma’nın çizdiği Ayvaçınarı haritası duvarda biraz eğri duruyordu ama Mina onu düzeltmemeye karar vermişti; Toma’nın yolları da zaten hafif eğriydi ve bu haliyle daha canlı görünüyordu. Pofur ise mutfakta, önceki günkü sessizliğinin acısını çıkarır gibi sabahın erken saatinden beri homurdanıyordu.
“Güneş kabuğunu kim lavantanın yanına koydu?” diye sordu.
Mina tezgâhı silerken başını kaldırmadan cevap verdi. “Ben.”
“Bunu tahmin etmiştim. Çünkü başka kimse böyle duygusal açıdan dengesiz bir raf düzeni kurmaz.”
“Güneş kabuğu ve lavanta kavga mı ediyor?”
“Hayır. Daha kötüsü. Birbirlerine fazla iyi davranıyorlar. Bu da ikisinin kokusunu gevşetiyor.”
Mina bezini bıraktı ve mutfağın kapısından başını uzattı. “Kokular gevşer mi?”
Pofur’un kapağı ağır ağır tıngırdadı. “Genç cadı, bazı sorular bana bu evde neden hâlâ kaldığımı yeniden düşündürüyor.”
Mina gülümsedi. “Çünkü biz seni seviyoruz.”
“Bu açıklama teknik olarak yetersiz ama duygusal baskı içerdiği için şimdilik kabul ediyorum.”
Kapının zili o anda çaldı.
İçeri giren adam, çay evine değil de yanlışlıkla bir anıya girmiş gibi durdu. Kapının eşiğinde kaldı, önce tavandaki kurutulmuş otlara, sonra raflardaki fincanlara, sonra pencere kenarındaki küçük masaya baktı. Üzerinde uzun, tozlu bir yolcu paltosu vardı. Paltosunun rengi eskiden koyu yeşil olabilir, ama uzun yol, güneş ve yağmur onu griye yaklaştırmıştı. Saçları şakaklarında beyazlamış, yüzü rüzgârla kesilmiş gibi sert çizgilerle dolmuştu. Sırtında küçük bir çanta taşıyordu. Çantanın kayışında solmuş kırmızı bir kurdele bağlıydı.
Mina yabancının gözlerine baktığında, adamın gerçekten çok uzaklardan geldiğini anladı. Ama yorgunluğu ayaklarında değil, bakışındaydı. Bazı insanlar uzun yol yürür ve dinlenince iyileşirdi. Bazıları ise yıllardır aynı yerde otursa bile içinden yürümeyi bırakamazdı. Bu adam ikinci türdendi.
“Hoş geldiniz,” dedi Mina. “İçeri buyurun. Isınmak ister misiniz?”
Adam hafifçe başını eğdi. “Sadece çay istiyorum.”
Sesi nazikti ama uzak durmaya alışmış insanların sesi gibiydi. Sözcükleri düzgün seçiyor, ama hiçbirini fazla yakına bırakmıyordu.
“Elbette,” dedi Mina. “Nasıl bir çay istersiniz?”
Adamın cevabı hemen geldi. “Unutmak için.”
Çay evindeki hava bir an durdu. Pofur mutfakta kaynamayı bıraktı. Mina, elindeki bezi tezgâhın kenarına bıraktı. Büyü akademisinde unutma çaylarından söz edildiğini hatırlıyordu. Ama bunlar öğrencilerin kullanmasına izin verilen tarifler değildi. Hatta çoğu kitapta üstleri çizilmiş, kenarlarına “tehlikeli”, “eksik tarif”, “kalıcı hasar riski” gibi uyarılar yazılmıştı. Çünkü unutmak, lekeli bir gömleği yıkamak gibi değildi. Bir anıyı çekip çıkardığında, ona bağlı başka anılar da sökülebilir, insanın içindeki dikişler açılabilirdi.
Mina yavaşça, “Ben unutma çayı yapmıyorum,” dedi.
Adam şaşırmış görünmedi. Sanki bu cevabı bekliyordu. “Yapamıyor musun, yapmak istemiyor musun?”
Mina dürüstçe düşündü. “İkisi de olabilir.”
Pofur mutfaktan, “İyi cevap,” diye mırıldandı.
Adam ilk kez Pofur’a baktı. Konuşan bir kazan görmenin şaşkınlığı yüzünden geçmedi; bunun yerine yüzünde çok yorgun bir kabulleniş belirdi. “Buralarda eşyalar da konuşuyor demek.”
“Bazıları gereğinden fazla,” dedi Mina.
Pofur’un kapağı tıngırdadı. “Ben bilgelik dağıtıyorum. Bazı genç cadılar bunun kıymetini bilmiyor.”
Adam, pencere kenarındaki masaya oturdu. Çantasını yanındaki sandalyeye koydu ama elini kayışındaki kırmızı kurdeleden çekmedi. Mina bu küçük hareketi fark etti. Kırmızı kurdele, çok eski bir şey olmalıydı. Rengi solmuş, kenarları yıpranmıştı ama düğümü özenle korunmuştu.
“Adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordu Mina.
“Daren.”
Mina başıyla selam verdi. “Ben Mina. Bu da Pofur.”
“Huysuz dostum,” diye ekledi Pofur.
Mina şaşırdı. Pofur bu tanımı başkasının yanında ilk kez kendisi için kullanıyordu. Bu, belki de Vera çayından sonra mutfağın içinde yumuşayan bir şeylerin hâlâ sürdüğü anlamına geliyordu.
Daren, “Bana unutma çayı yapamıyorsan, en azından hatırlamamayı kolaylaştıran bir şey yap,” dedi.
Mina karşısına oturmadı; önce tezgâha yaslandı. “Neyi unutmak istiyorsunuz?”
Adamın eli kurdeleye daha sıkı kapandı. “Bunu söylersem zaten hatırlamış olurum.”
“Belki de çayın ne yapacağını bilmem için biraz bilmem gerekir.”
“Ben bir cadıya geldim. Sorgucuya değil.”
Bu cümle sertti ama Mina onun öfkesinin kendisine değil, hatırasına olduğunu hissetti. Yine de biraz incindi. Son günlerde çay evine gelen herkes bir şey getirmişti: Runo kapalı bir kapı, Elma kırık bir fincan, Toma boğazında sıkışan bir yol, Pofur eski bir özlem. Ama hepsi bir noktada masaya oturmuş, küçük de olsa çayın buharına yaklaşmıştı. Daren ise buharın bile kendisine değmesinden korkar gibiydi.
Pofur mutfaktan konuştu. “Unutmak isteyenlerin çoğu aslında hatırlamaktan yorulmuştur. İkisi aynı şey değildir.”
Daren gözlerini kıstı. “Kazanlar hep böyle mi konuşur?”
“Hayır,” dedi Mina. “Bu özel olarak böyle.”
Daren’in yüzünde kısa bir gülümseme belirdi ama hemen kayboldu.
Mina raflara yöneldi. “Size unutma çayı yapamam. Ama hatırlamayı biraz daha yumuşak hale getiren bir çay yapabilirim. İçmek zorunda değilsiniz.”
“İçersem ne olur?”
“Bilmiyorum.” Mina sonra Pofur’un homurtusunu duymamak için hemen ekledi: “Yani tamamen bilmiyorum. Ama bildiğim kadarıyla çay anıyı silmez. Sadece ona dokunurken elinizi kesmemenize yardım edebilir.”
Daren uzun süre sessiz kaldı. Sonra, “Bu kadar şiirli konuşan insanların çoğu hiçbir şey çözemez,” dedi.
Mina kavanozlardan birini alırken durdu. “Biliyorum. Ama bazen çay çözmek için değildir. Bazen sadece yanında oturmak içindir.”
Pofur çok alçak sesle, “Bu cümleyi sevdim ama belli etmeyeceğim,” dedi.
Mina, Daren için çay seçerken çok dikkatli davrandı. Hatırlatan adaçayını almak istedi ama eli kavanozun üzerinde durdu. Hayır. Bu, ağır olurdu. Daren zaten hatırlamaktan kaçmıyordu; hatıranın kendisine hükmetmesinden kaçıyordu. Kırgınlık yasemini de fazla doğrudan olurdu. Onun yerine yağmur lavantası aldı. İnsan zihninin gürültüsünü biraz yavaşlatırdı. Biraz ayva çiçeği, çünkü bu kasabada içilen her ilk çayda biraz ev hissi olması gerektiğine inanıyordu. Çok az bal, çünkü Pofur’un dediği gibi bal her şeyi düzeltmezdi ama bazı şeylerin boğazdan daha kolay geçmesini sağlardı. Son olarak, rafın en arkasında duran küçük bir kavanozu aldı: taşınabilir acı otu.
Pofur hemen fokurdadı. “Çok az.”
“Biliyorum,” dedi Mina.
“Hayır, bilmiyorsun. Çok azın yarısı.”
Mina kaşığın ucuyla neredeyse görünmeyecek kadar aldı. “Böyle?”
“Onun da yarısı.”
Mina kaşıktakinin birazını geri bıraktı. “Bu artık düşünce kadar az.”
“İşte uygun miktar.”
Çay demlenirken, buhar alıştığından daha yavaş yükseldi. Ne kapı şekli aldı, ne fincan sesi çıkardı, ne yol oldu. Sadece fincanın üstünde ağır, yumuşak bir bulut gibi durdu. Mina fincanı Daren’in önüne koydu. Adam bir süre ona bakmakla yetindi.
“Bunun adı ne?” diye sordu.
Mina o ana kadar çaya isim vermemişti. “Henüz bilmiyorum.”
Pofur, “Taşınabilir Hatıra,” dedi.
Mina, “Bu biraz ağır oldu,” diye fısıldadı.
Daren fincanı iki eliyle tuttu. Kurdeleyi ilk kez bıraktı. “Ağır olması sorun değil. Zaten hafif bir şey için gelmedim.”
İlk yudumu içti.
Çay evinin içindeki ışık değişmedi, ama Mina bir şeyin yerinden oynadığını hissetti. Sanki odadaki hava, Daren’in çevresinde biraz yavaşladı. Adam gözlerini kapattı. Kaşları çatıldı. Bir an fincanı bırakacak sandı ama bırakmadı.
Buharın içinde kırmızı bir kurdele belirdi.
Mina nefesini tuttu. Kurdele havada süzülüyor, sonra bir çocuğun saçına bağlanmış gibi kıvrılıyordu. Ardından küçük bir el, kurdelenin ucunu tutar gibi göründü. Görüntü çok net değildi. Hatıralar, Elma’nın fincanındaki ses gibi tamamlanmış değildi; daha çok suya düşen boya gibi dağılıp toplanıyordu.
Daren gözlerini açmadan konuştu. “Kızım.”
Mina’nın kalbi sıkıştı.
“Adı Liora’ydı,” dedi Daren. “Rüzgârlı günlerde saçını asla toplamak istemezdi. ‘Rüzgâr benimle oynamak istiyor’ derdi. Ben her seferinde hasta olacaksın derdim. O da her seferinde hasta olmazdı.”
Buhardaki kurdele bir an neşeyle savruldu. Sonra görüntü değişti. Yağmurlu bir yol. Çamur. Devrilmiş bir araba tekeri. Kırık bir tahta parçası. Mina istemeden bir adım geri çekildi. Daren fincanı daha sıkı tuttu.
“Onu kaybettim,” dedi. “Bir yolculukta. Ben arabayı sürüyordum. Köprü kaygandı. At ürktü. Herkes bana bunun kaza olduğunu söyledi. Ben de herkese inandım gibi yaptım. Ama insan kendi ellerinin ne zaman geç kaldığını bilir.”
Mina bir şey söylemedi. Çünkü bu acının içine yanlış bir cümle koymaktan korktu.
Daren devam etti. “O günden beri her sabah kırmızı kurdeleyi görüyorum. Çantamda taşıyorum. Önce onu unutmamak için taşıdım. Sonra cezalandırmak için. Kendimi. Nereye gitsem yanımda olsun istedim. Ne zaman gülecek olsam, ne zaman güzel bir yemek yesem, ne zaman birinin çocuğunu koşarken görsem, kurdele oradaydı. Bana ‘senin hakkın yok’ desin diye.”
Mina’nın gözleri doldu. “Hangi şeye hakkınız yok?”
Daren fincana baktı. “Devam etmeye.”
Pofur’un kaynama sesi çok yavaşladı. Çay evi, bu cümleyi taşıyabilmek için sanki biraz daha genişledi.
Mina sandalyeye oturdu. “Liora bunu ister miydi?”
Daren’in yüzü sertleşti. “Bunu söyleme.”
Mina hemen sustu.
Adam gözlerini kapattı. “Herkes bunu söyler. ‘O senin üzülmeni istemezdi.’ ‘O mutlu olmanı isterdi.’ İnsanlar ölülerin ne isteyeceğini çok kolay bilir. Çünkü ölüler itiraz edemez.”
Mina başını eğdi. Bu doğruydu. İnsanlar bazen teselli etmek isterken, geride kalanın acısını aceleyle toparlamaya çalışırdı. Sanki dağınık bir odayı misafir gelmeden önce dolaba tıkmak gibi. Ama acı dolaba tıkılınca kaybolmazdı. Sadece karanlıkta daha sertleşirdi.
“Özür dilerim,” dedi Mina. “Bunu söylememeliydim.”
Daren ona baktı. Yüzündeki sertlik biraz çözüldü. “Sen küçüksün.”
“Bu bazen çok belli oluyor,” dedi Mina.
Daren’in ağzının kenarı titredi. Belki gülmeye yaklaştı ama yapamadı.
Mina fincandaki buhara baktı. Kurdele hâlâ oradaydı. Ama artık kaza anısını göstermiyordu. Bir çayırda koşan küçük bir kızın gölgesi vardı. Kız dönüp bir şey söylüyordu, ama ses yoktu.
“Belki,” dedi Mina dikkatle, “bugün Liora’nın ne isteyeceğini bilmeye çalışmayalım. Belki sadece sizin ne yaptığınızı anlayalım.”
Daren kaşlarını çattı. “Ne yapıyorum?”
“Kurdeleyi onu hatırlamak için değil, kendinizi durdurmak için taşıyorsunuz.”
Adam cevap vermedi.
“Bu yüzden unutmak istiyorsunuz,” dedi Mina. “Çünkü hatırlamak artık sadece onu görmek değil. Kendinize ceza vermek.”
Daren’in parmakları fincanın etrafında gerildi. “Peki cezasız kalırsam?”
“Bu bir mahkeme değil.”
“Benim için öyle.”
Pofur ilk kez doğrudan konuştu. “Kendi kendine verilen cezaların çoğu, suçun ne olduğunu bile net söylemez. Sadece bitmeyen bir hüküm verir.”
Daren, Pofur’a baktı. “Sen bir kazan olmana rağmen fazla şey biliyorsun.”
“Yüz yirmi yıldır insanların su kaynarken neye ağladığını dinliyorum. Diploma yerine buharım var.”
Bu kez Daren çok hafif güldü. Kısa ve kırık ama gerçekti. Mina o gülüşün çay evinin içine küçük bir pencere açtığını hissetti.
Buhardaki kız gölgesi tekrar belirdi. Kırmızı kurdele saçında savruluyordu. Bu kez koşmuyordu. Bir masa başında oturuyordu. Önünde yarım kalmış bir kâğıt vardı. Daren’in nefesi değişti.
“Bu…” dedi. “Bunu bilmiyordum.”
Mina, “Ne?” diye fısıldadı.
Daren’in sesi titredi. “O gün yola çıkmadan önce bir şey çiziyordu. Bana göstermedi. Ben acele ediyordum. ‘Dönünce gösterirsin’ dedim.”
Buhar, kâğıdın üstündeki şekli göstermeye çalıştı ama görüntü dağılıyordu. Mina ayağa kalktı. “Kurdele nerede?”
Daren çantasının kayışına uzandı. Kurdeleyi çözmekte zorlandı. Düğüm yıllardır aynı yerde durduğu için sertleşmişti. Mina yardım etmek için elini uzatmadı. Bunun onun çözmesi gereken bir düğüm olduğunu hissetti. Daren sonunda kurdeleyi çıkardı ve masanın üstüne koydu.
Kurdele fincanın buharına değince, kırmızı renk bir an canlandı.
Buhardaki kâğıt netleşti.
Bir çay evi resmi.
Mina şaşkınlıkla nefes aldı.
Resim çocuk elinden çıkmıştı. Eğri çatılı küçük bir ev, penceresinde ışık, kapısının önünde bir masa, üstünde fincanlar. Evin üstünde yazı gibi duran ama tam okunmayan işaretler vardı. Liora, Ayvaçınarı’ndaki bu çay evini hiç görmüş olabilir miydi? Daren de aynı şeyi düşünmüş gibi yüzünü yaklaştırdı.
“Bu mümkün değil,” dedi. “Biz bu kasabaya hiç gelmedik.”
Pofur’un gözleri hafifçe parladı. “Bazı çocuklar, gitmedikleri yerlerin sıcaklığını rüyalarında bulur.”
Daren’in gözlerinde yaş birikti ama düşmedi. “O bana bir çay evi çizmiş.”
Buhardaki görüntüde küçük Liora, çizdiği evin yanına bir şey daha ekledi: kırmızı kurdeleli küçük bir bayrak. Sonra görüntü yavaşça dağıldı.
Daren, masadaki kurdeleye baktı. Onu ilk kez bir ceza gibi değil, bir çocuğun oyunundan kalmış bir parça gibi görüyor olabilirdi. Parmağıyla kurdelenin yıpranmış kenarına dokundu.
Mina yavaşça konuştu. “Belki unutmak istemiyorsunuz.”
Daren gözlerini silmedi. “Ne istiyorum peki?”
“Hatırladığınızda sadece kaza gelmesin istiyorsunuz. Onun koştuğu günler de gelsin. Çizdiği şeyler de. Rüzgârla oynadığı zamanlar da.”
Adam uzun süre cevap vermedi. Sonra kurdeleyi eline aldı ve bu kez çantasının kayışına bağlamadı. Avucunda tuttu.
“Ben onu kazanın olduğu yerde bıraktım sanıyordum,” dedi.
Mina, “Belki o, sizin onu orada bırakmadığınızı göstermek istedi,” dedi.
Daren fincandaki çayın son yudumunu içti. Yüzündeki acı kaybolmadı. Mina bunu özellikle fark etti. Çay mucize yaratmamıştı. Liora geri gelmemişti. Daren’in suçu, pişmanlığı, özlemi bir anda hafif bir şeye dönüşmemişti. Ama acının şekli değişmişti. Keskin bir bıçak gibi değil, taşınması zor ama tutulabilir bir taş gibi duruyordu artık.
Daren ayağa kalktı. Cebinden para çıkardı.
Mina başını salladı. “Bugün gerek yok.”
“Hayır,” dedi Daren. “Bunu ödemek istiyorum. Çünkü bu acıyı benden almadın. O yüzden değerli.”
Mina bu cümleyi tam anlamadı ama çok önemli olduğunu hissetti. Parayı aldı. Daren kapıya doğru yürüdü. Eşiğe gelince durdu. “Bu çay evini çizmişti,” dedi.
Mina, “Belki bir gün çizimini bulursunuz,” dedi.
Daren dışarı baktı. “Belki. Ama artık onu sadece son gününde aramayacağım.”
Kapıdan çıktı. Giderken kırmızı kurdeleyi çantasına bağlamadı. Bileğine gevşekçe doladı. Mina bunu gördü. Düğüm ceza gibi sıkı değildi artık. Daha çok hatırlamak için bağlanmıştı.
Akşamüstü, çay evi sakinleştiğinde Mina defterini açtı. Bu bölümün sayfasına ne yazacağını uzun süre düşündü. Pofur mutfaktan onu izliyordu.
“Bugün kısa yaz,” dedi Pofur. “Bazı şeylerin etrafına fazla kelime koyarsan sesini duyamazsın.”
Mina başını salladı. Sayfaya dikkatle yazdı:
Daren — unutmak istediğini sandı. Asıl istediği, hatırlayınca parçalanmamaktı.
Bir süre bekledi. Sonra altına ekledi:
Acıyı silmek her zaman iyilik değildir. Bazen iyilik, acının yanında oturup ona başka anıları da hatırlatabilmektir.
Pofur bu kez “fazla uzun” demedi.
Mina defteri kapattı. Pencerenin dışına baktığında, Ayvaçınarı yolunda Daren’in küçük silueti görünüyordu. Adam kasabanın çıkışına doğru yürüyordu ama adımları geldiği zamanki gibi kaçan birinin adımları değildi. Yavaş, ağır, ama biraz daha gerçekti.
Mina, rafın en arkasındaki taşınabilir acı otunu yerine koydu. Kavanozun kapağını sıkıca kapattı. Bu çayın kolay kolay yapılmaması gerektiğini biliyordu. Her isteyen unutmaya hazır değildi. Her hatıra da yumuşatılmaya hazır değildi. Ama bazen biri kapıdan içeri girer ve senden imkânsızı isterdi. Sen de imkânsızı yapamazdın. Sadece onun yanında, mümkün olan en küçük iyiliği demlerdin.
Pofur yavaşça kaynadı. “Genç cadı.”
“Hı?”
“Bugünkü çayın adı Taşınabilir Hatıra olabilir.”
Mina gülümsedi. “Bu ismi sen bulmuştun.”
“Biliyorum. İyi isimlerimi sahiplenirim.”
Mina tezgâhı topladı. Fincanı yıkamadan önce içinde kalan son buhara baktı. Buhar, bir anlığına kırmızı bir kurdele gibi kıvrıldı. Sonra dağıldı.
Çay evi, o akşam sessizdi.
Ama bu sessizlik, boş değildi.
İçinde bir kızın rüzgârla oynayan saçları, bir babanın gevşettiği düğüm ve unutulmayan ama artık yalnızca yaralamayan bir hatıranın sıcaklığı vardı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.