Bölüm 8
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

Ayvaçınarı’nın Gölgesi

15 dk okuma

Ayvaçınarı meydanındaki büyük ayva ağacı, o sabah kimseye meyve düşürmedi.

Bu, kasaba için küçük bir şey gibi görünebilirdi ama Ayvaçınarı’nda küçük şeyler çoğu zaman ilk alarmdı. O ağaç, kasabanın tam ortasında yüz yıldan uzun süredir dururdu. Dalları meydanın yarısını gölgeler, kökleri taşların arasından geçer, sonbaharda çocukların ceplerini sarı kokulu meyvelerle doldururdu. Yazın serinlik verir, kışın çıplak dallarıyla bile meydanın nereye ait olduğunu hatırlatırdı. İnsanlar randevulaşırken “ağacın altında buluşalım” derdi. Tüccarlar arabalarını onun gölgesine çekerdi. Merya Nine, her perşembe sabahı ağacın gövdesine elini koyup “hâlâ buradasın” derdi. Toma küçükken, fırından çaldığı ilk sıcak çöreği o ağacın arkasında yemişti. Runo, ustasıyla ilk büyük kavgasından sonra saatlerce o gölgenin altında oturmuştu. Kısacası Ayvaçınarı, kasabanın ortasında duran bir ağaçtan çok, kasabanın hafızasının dikilmiş haliydi.

Ve o sabah yaprakları solgun görünüyordu.

Mina bunu, çay evinin önündeki küçük rafı düzeltirken Toma’nın nefes nefese kapıdan içeri girmesiyle öğrendi. Toma’nın koltuğunun altında yine bir kâğıt rulosu vardı ama bu kez harita getirmiş gibi değil, yangın haber veriyormuş gibi görünüyordu. Saçlarının arasında un vardı, yanağında da muhtemelen aceleyle sürülmüş reçel lekesi.

“Mina,” dedi soluk soluğa. “Ağaç kötü.”

Mina elindeki kavanozu neredeyse düşürüyordu. “Hangi ağaç?”

Toma ona, bir insanın Ayvaçınarı’nda ‘hangi ağaç’ diye sormasının mümkün olmadığına inanır gibi baktı. “Ağaç. Bizim ağaç. Meydandaki. Ayvaçınarı.”

Pofur mutfaktan fokurdadı. “Kasabanın adını aldığı ağaçtan bahsediyor olabilir.”

Mina ona bakmadan, “Bunu anladım,” dedi. Sonra Toma’ya döndü. “Kötü derken?”

“Yaprakları sarkmış. Meyveler küçülmüş gibi. Bir dalı gece kendi kendine kırılmış. Merya Nine bunun iyiye işaret olmadığını söyledi. Babam sabah ekmekleri çıkarırken herkes meydanda toplanmıştı. Değirmenci ağacın köklerine kurt girmiş olabilir dedi. Terzi, geçen hafta kasabadan geçen mor pelerinli adamın uğursuzluk getirdiğini söyledi. Nef ise bunun büyük ihtimalle dramatik bir posta işareti olduğunu söyledi ama kimse ona sormamıştı.”

Tam o sırada pencere kenarından bir ses geldi. “Ben sadece olasılıkları genişletiyordum.”

Mina irkilip döndü. Nef, kapı üstündeki küçük askıya tünemişti. Yağmurda gelen mektuptan sonra çay evinden ayrılacağını söylemiş, sonra “duygusal yağmurun devam ettiğini” iddia ederek kalmıştı. Bu sabah da kendini, “geçici posta temsilcisi ve çay evi dedikodu güvenliği danışmanı” ilan etmişti.

Pofur, “Senin burada hâlâ bulunman kasaba ağacından daha büyük bir sorun,” dedi.

Nef gagasını düzeltti. “Beni sevenler kadar sevmeyenlerimin de olması, sosyal etkim açısından olumludur.”

Toma, “Ağaç diyorum,” diye araya girdi. “Herkes çok gergin. Merya Nine seni çağırdı.”

Mina’nın içi hafifçe sıkıştı. Son birkaç haftadır çay evine gelen dertler genelde kapıdan içeri girmişti: yaralı bir tilki, uyuyamayan bir demirci, kırık fincan taşıyan bir kız, cesarete ihtiyacı olan Toma, eski sahibini özleyen Pofur, unutmak isteyen Daren, yağmurda gelen bir mektup. Bu kez dert, kasabanın ortasındaydı. Herkesin görebileceği kadar büyük, ama sebebi belki yine görünmeyecek kadar küçük bir yerdeydi.

“Gidiyorum,” dedi Mina.

Pofur hemen konuştu. “Çay evi açık.”

Mina pelerinini aldı. “Ağaç da açıkta.”

Pofur’un kapağı tıngırdadı. “Bu mantıklı bir cevap mıydı, emin değilim.”

Mina mutfağa girip birkaç küçük kavanozu çantasına koydu: ayva çiçeği, yağmur lavantası, güneş kabuğu, çok az hatırlatan adaçayı. Sonra durdu ve boş bir şişeye Pofur’un suyundan doldurdu. Pofur şaşkınlıkla fokurdadı.

“Benim suyumu ağaca mı götüreceksin?”

“Belki iyi gelir.”

“Ağaç çay içmez.”

Mina şişenin kapağını kapattı. “Bunu ağaca sorarız.”

Nef heyecanla kanatlarını açtı. “Ben de geliyorum. Toplumsal krizlerde posta gözlemcisi bulunması gerekir.”

Pofur, “Bence sen krizleri koklayıp gidiyorsun,” dedi.

“Meslekî içgüdü.”

Mina, Toma ve Nef, çay evinden meydanın yoluna çıktılar. Sabah serinliği taş sokakların üstünde hâlâ duruyordu ama meydandan yükselen uğultu uzaktan bile duyuluyordu. Ayvaçınarı kasabası genelde gürültülü bir yer değildi. İnsanlar konuşurdu, pazarlık ederdi, çocuklar koşar, fırıncılar bağırır, tavuklar kendi küçük görüşlerini her fırsatta bildirirdi; ama bu sabahki uğultu başka türlüydü. İçinde merak, korku, suçlama ve herkesin aynı anda konuşup kimsenin gerçekten dinlemediği o tanıdık karmaşa vardı.

Meydana vardıklarında, Mina ağacı gördü.

Gerçekten de kötü görünüyordu.

Ayva ağacının geniş dalları her zamanki gibi göğe doğru canlıca uzanmıyor, biraz aşağı sarkıyordu. Yapraklarının kenarları solmuş, bazıları erken sararmıştı. Ağacın altındaki taşlara birkaç küçük ayva düşmüştü ama meyveler sert ve buruşuktu. Gövdesinin bir yanında ince, koyu renkli bir çizgi oluşmuştu. İnsanlar ağacın etrafında toplanmış, birbirlerine fikirlerini neredeyse fincan tokuşturur gibi çarpıştırıyordu.

“Ben dedim,” diye bağırıyordu değirmenci. “Köklerde kurt var. Köklerde kurt olunca ağaç böyle olur.”

Terzi hemen karşılık verdi. “Kurt değil, nazar. Geçen hafta ağacın altında kavga edildi. Hem de üç kişi birden bağırdı. Yaşlı ağaçlar bağırış sevmez.”

Fırıncı, yani Toma’nın babası, kollarını kavuşturmuş duruyordu. “Toprak kurumuş olabilir. Bu kadar büyütmeyin.”

Merya Nine bastonuyla yere hafifçe vurdu. “Toprak kurumadı. Bu ağaç kuraklıkta da böyle olmaz. Bir şey var.”

Nef, Mina’nın omzundan seslendi. “Benim mor pelerinli adam teorim hâlâ masada.”

Mina fısıldadı. “Nef.”

“Tamam. Şimdilik çekiyorum.”

Merya Nine, Mina’yı görünce kalabalığın içinden ona yol açtı. “Geldin küçük cadı.”

Mina ağaca baktı. Sonra etrafındaki insanlara. “Ben ağaç doktoru değilim,” dedi hemen. “Yani bitki büyülerinde de çok iyi sayılmam. Akademide filiz büyütme sınavında saksıdan sadece mantar çıkarmıştım.”

Toma fısıldadı. “Ama çok sevimli mantarlardı.”

“Biri bana göz kırpmıştı,” dedi Mina.

Merya Nine gülümsedi ama yüzündeki endişe geçmedi. “Bunu iyileştirmen için değil, dinlemen için çağırdım.”

Mina kaşlarını kaldırdı. “Ağacı mı?”

“Belki ağacı. Belki bizi.”

Bu cümle, Mina’nın içindeki küçük ipi gerdi. Kapıdan gelen insanların gerçek dertleri çoğu zaman ilk söyledikleri şey olmazdı. Uyuyamayan demirci aslında özür dilemek istiyordu. Fincandan ses duyan Elma aslında babasıyla annesini konuşmak istiyordu. Unutmak isteyen Daren aslında yalnızca kaza anısını değil, kızının güzel hatıralarını da yeniden taşıyabilmek istiyordu. Peki solgun ağaç neyin görünen yüzüydü?

Mina ağacın gövdesine yaklaştı. Elini kabuğa koydu. Kabuk serindi. Sertti. Ama cansız değildi. Gözlerini kapattı. Büyük bir büyü yapmaya çalışmadı; çünkü büyük büyüler genelde onun elinde ya fazla köpürüyor ya da yanlış şeyleri uyandırıyordu. Sadece dinlemeye çalıştı. Pofur’un suyu dinlediği gibi. İnsanların fincanı iki elle tutuşunu gördüğü gibi. Nef’in mektupların inatçılığını anlaması gibi.

İlk başta hiçbir şey hissetmedi.

Sonra çok hafif bir ağırlık geldi.

Ağaç hasta gibi değildi. Daha çok yorgundu. Sanki köklerine su değil, uzun süredir söylenmemiş kırgınlıklar dolmuştu. Mina, gözlerini açtı ve ağacın etrafındaki insanlara baktı. Hepsi ağacı seviyor gibiydi. Ama birbirlerine bakışları sertti. Değirmenci terziye kızıyordu, terzi fırıncıya, fırıncı meydanda bağıran çocuklara, çocukların anneleri de herkesin kendi fikrini en doğru sanmasına. Kasabanın ortasındaki ağaç, sadece gölgesini değil, onların bütün küçük sürtüşmelerini de toplamış olabilirdi.

Mina çantasından Pofur’un suyunu çıkardı. Sonra ayva çiçeği, yağmur lavantası ve çok az güneş kabuğunu küçük bir kaba koydu. İnsanlar merakla izledi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu değirmenci.

“Çay,” dedi Mina.

“Ağaca mı?”

Mina biraz tereddüt etti. “Belki.”

Nef gururla, “Deneysel botanik çay terapisi,” dedi.

Pofur orada olsaydı muhtemelen bayılırdı. Mina bunu düşündüğü için neredeyse gülecekti ama kalabalığın ciddiyeti buna izin vermedi. Çayı hazırladı, ılımasını bekledi ve ağacın köklerine çok az döktü.

Hiçbir şey olmadı.

Değirmenci homurdandı. “Ben kurt dedim.”

Terzi, “Nazar dedim,” dedi.

Toma’nın babası, “Toprak dedim,” diye ekledi.

Nef yavaşça, “Mor pelerinli—” diye başladı.

Mina ona baktı.

Nef sustu.

Ağaç hâlâ solgundu.

Mina’nın yüzü kızardı. Kalabalığın önünde başarısız olmak, akademideki sınavları hatırlattı. Orada da herkes onun büyüsünün bir şey yapmasını beklerdi. Bir çiçeği açtırmasını, bir mum alevini maviye çevirmesini, bir çatlağı kapatmasını. Mina da ne kadar çok isterse istesin, büyü ya gecikir ya ters gider ya da kimsenin istediği gibi görünmezdi. Şimdi de aynı şey olmuştu. Bir ağaç solmuştu, kasaba ona bakıyordu ve Mina ağaca çay dökmüştü. Bu, dışarıdan gerçekten biraz saçma görünmüş olabilirdi.

Merya Nine, Mina’nın yanına geldi. “Hemen cevap bekleme.”

“Belki yanlış yaptım.”

“Belki de soruyu yanlış sorduk.”

Mina ağacın gövdesine tekrar baktı. Soruyu yanlış sormak. Bu tanıdık bir şeydi. Runo uyumak istemişti ama asıl soru uyku değildi. Daren unutmak istemişti ama asıl soru unutmak değildi. Belki burada da soru, “ağaç neden soluyor?” değildi.

Mina kalabalığa döndü. “Son zamanlarda bu ağacın altında ne oldu?”

Herkes aynı anda konuşmaya başladı.

“Geçen hafta pazarcılar yer kavgası yaptı.”

“Çocuklar dallara taş attı.”

“Değirmenci, fırıncının arabasının gölgede fazla durduğunu söyledi.”

“Terzi, meydandaki kumaş tezgâhının ağaca fazla yakın olduğunu söyledi.”

“Biri ayvaları erken topladı.”

“Biri ağacın dibine çöp bıraktı.”

“Biri diğerine selam vermedi.”

“Biri özür dilemedi.”

Son cümle kalabalığın içinden çok alçak çıktı. Herkes sustu. Mina sesin geldiği yere baktı. Terzi, gözlerini kaçırdı. Fırıncı da başka tarafa baktı. Değirmenci boğazını temizledi.

Mina yavaşça sordu. “Kim özür dilemedi?”

Kimse cevap vermedi.

Merya Nine bastonunu yere vurdu. “Hepiniz.”

Bu tek kelime, ağacın dallarından düşen bir ayva kadar ağırdı.

Meydan sessizleşti.

Merya Nine devam etti. “Bu ağaç sizin gölgenizi taşıyor. Sizse haftalardır gölgesinin altında birbirinizi didikliyorsunuz. Pazarda yer kavgası, fırının arabası, çocukların gürültüsü, meyvenin kime düşeceği, kimin dal budayacağı… Herkes ağacın kendi tarafına daha çok gölge vermesini istiyor. Kimse ağacın bütün meydanı tuttuğunu hatırlamıyor.”

Mina, ağacın gövdesindeki koyu çizgiye baktı. Belki hastalık değil, yük gibiydi. Bir ağacın insanların kırgınlığını gerçekten taşıyıp taşıyamayacağını bilmiyordu. Ama Ayvaçınarı sıradan bir kasaba değildi. Çay evi sıradan bir çay evi değildi. Pofur sıradan bir kazan değildi. Belki meydanın ağacı da sıradan bir ağaç değildi.

“Çay evine gelin,” dedi Mina birden.

Herkes ona baktı.

Toma, “Hepimiz mi?” dedi.

Mina kalabalığı saymaya çalıştı ve hemen pişman oldu. “Şey… sığdığımız kadar.”

Nef kanatlarını açtı. “Toplumsal barış çayı! Tarihî bir an!”

Mina, “Adını daha koymadık,” dedi.

Fırıncı kaşlarını çattı. “Ağaç burada kalacakken biz neden çay evine gidiyoruz?”

Mina, “Çünkü ağaca çay dökmek işe yaramadı,” dedi. “Belki çayı sizin içmeniz gerekiyordur.”

Bu cümle meydanda garip bir sessizlik yarattı. Sonra Merya Nine gülümsedi. “Ben geliyorum.”

Merya Nine yürüyünce, Toma hemen peşinden geldi. Nef zaten Mina’nın omzuna konmuştu. Terzi biraz tereddüt etti, sonra iğne kutusunu kapatıp geldi. Değirmenci “ben sadece bakacağım” diyerek yürüdü. Fırıncı iç çekti, arabasını meydanın kenarına çekti ve o da geldi. Çocuklar sevinçle koştu. Kısacası Ayvaçınarı’nın yarısı, kısa süre içinde Küçük Cadının Küçük Çay Evi’nin önünde birikti.

Pofur onları görünce mutfakta öyle bir fokurdadı ki kapının üstündeki zil titredi.

“Genç cadı,” dedi. “Bu çay evi, kasaba meclisi binası değildir.”

Mina önlüğünü bağladı. “Bugün biraz öyle olacak.”

“Bütün kasabaya çay demlememi mi istiyorsun?”

“Beraber demleyeceğiz.”

Pofur’un köz gözleri kalabalığa, sonra Mina’ya döndü. “Bu çok fazla duygu demek.”

“Biliyorum.”

“Fincan yetmez.”

“Toma fırından kupa getirebilir.”

“Sandalyeler yetmez.”

“Bazıları ayakta durur.”

“Benim sabrım yetmez.”

Mina gülümsedi. “Onu suyla inceltiriz.”

Pofur birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra kapağı hafifçe tıngırdadı. “Bu cevabı sevmedim ama fena değildi.”

Çay evi kısa sürede küçük bir karmaşaya dönüştü. Toma fırından kupalar getirdi. Merya Nine pencere kenarındaki koltuğa oturdu. Terzi, masanın örtüsünü düzeltmeden duramadı. Değirmenci, Pofur’un buharını merakla inceledi ama çok yaklaşınca Pofur “kaşlarını yakarım” dedi. Çocuklar Maviş fincana bakmak istedi, Mina sadece uzaktan bakmalarına izin verdi. Nef ise en yüksek rafa tünedi ve “toplantı tutanağı” tutacağını açıkladı, ama tuttuğu notların çoğu kimin kimle göz göze gelmekten kaçındığıyla ilgiliydi.

Mina büyük bir çay hazırladı. İçine ayva çiçeği koydu; çünkü mesele ağacın adını taşıyordu. Yağmur lavantası koydu; çünkü herkesin sesi biraz yumuşamaya ihtiyaç duyuyordu. Güneş kabuğu koydu; çünkü gölge ancak ışığı hatırlayınca anlamlıydı. Son olarak çok, çok az kırgınlık yasemini ekledi. Pofur bu miktarı onayladı. Hatta sadece bir kez homurdandı ki bu, toplumsal bir mucize sayılabilirdi.

Çay dağıtıldıktan sonra kimse hemen konuşmadı. Herkes fincanını tuttu. Bazıları iki eliyle. Mina bunu fark etti ve hiçbir şey söylemedi.

İlk konuşan fırıncı oldu. “Arabayı ağacın gölgesinde fazla bekletiyorum. Çünkü hamurlar güneşte bozuluyor. Ama değirmencinin tezgâhını kapattığımı düşünmedim.”

Değirmenci fincanına baktı. “Ben de bunu söylemek yerine üç gündür sana kötü kötü bakıyorum. Çünkü doğrudan konuşunca kavga çıkacak sandım. Kötü kötü bakınca çıkmadı mı sanki?”

Birkaç kişi hafifçe güldü.

Terzi içini çekti. “Ben çocuklara bağırdım. Dallara taş attıkları için değil, kumaşlarımın üstüne ayva düşürdükleri için. Ama sanki ağacı koruyormuş gibi yaptım.”

Çocuklardan biri sandalyesinde küçüldü. “Biz de ayvaları düşürmek için taş attık. Çünkü yere düşenleri herkes alabiliyor ama daldakiler büyüklerin oluyor sanıyorduk.”

Merya Nine çayını yavaşça karıştırdı. “Ağacın meyvesi kimsenin değil. Ama herkesindir. Bu ikisini karıştırınca kavga çıkar.”

Konuşmalar bir anda her şeyi düzeltmedi. Kimse birbirine sarılmadı. Değirmenci hâlâ biraz inatçıydı, terzi hâlâ çabuk alınıyordu, fırıncı hâlâ gölgede araba bekletmenin mantıklı olduğunu düşünüyordu. Ama cümleler artık birbirine çarpmıyordu. Biraz aralanmışlardı. Çayın yaptığı şey buydu belki: İnsanların haklılıklarını kaynatıp buharlaştırmıyor, sadece cümlelerin kenarındaki sertliği alıyordu.

Mina, Pofur’a baktı. Kazan sessizce kaynıyordu. Buharı, çay evinin tavanına yükselip ince bir ayva yaprağı şekli aldı. Bu, iyiye işaretti. En azından Mina öyle düşündü.

Toplantı bittikten sonra herkes meydana döndü. Bu kez kimse bağırmıyordu. Fırıncı arabasını biraz daha kenara çekti. Değirmenci ona yardım etti ama bunu çok belli etmedi. Terzi çocuklara, taş atmak yerine düşen ayvaları toplamak için küçük bez torbalar dikmeyi teklif etti. Çocuklar kabul etti. Merya Nine ağacın gövdesine elini koydu.

Mina da yaklaşınca, ağacın yapraklarından biri yavaşça titredi.

Sonra bir ayva düştü.

Küçük, sert, biraz yamru yumru bir ayvaydı. Ama düştü. Taşların üstüne yumuşak bir sesle yuvarlandı ve Toma’nın ayaklarının dibinde durdu.

Toma, ayvayı aldı. “Bu iyiye işaret mi?”

Merya Nine gülümsedi. “Bu, ağaç hâlâ bizi dinliyor demek.”

Mina ağacın gövdesine tekrar dokundu. Sabah hissettiği ağırlık tamamen gitmemişti. Ama hafiflemişti. Çok az. Bir insanın derin bir nefes alması gibi. Ya da uzun süre kalabalık bir odada kaldıktan sonra pencere açılması gibi.

Nef, dallardan birine kondu. “Meydan raporu: toplu kırgınlık kısmen çözüldü, ayva düşüşü gerçekleşti, mor pelerinli adam teorisi geçici olarak rafa kaldırıldı.”

Pofur orada olsaydı kesin çok kızardı.

Akşam çay evine döndüklerinde Mina yorgundu. Bütün kasabaya çay demlemek, tek bir müşterinin derdini dinlemekten daha karmaşıktı. Çünkü tek bir insanın içindeki düğüm bile zorken, bir kasabanın birbirine dolanmış küçük kırgınlıkları koca bir ip yumağı gibiydi.

Pofur, mutfakta düşük ateşte kaynıyordu. “Ağaç?” diye sordu.

“Bir ayva düşürdü.”

“Demek tamamen ölmemiş.”

Mina önlüğünü çıkardı. “Sen hiç endişelenmedin mi?”

“Ben kazanım. Ağaçlarla duygusal bağ kurmam.”

“Pofur.”

Kazan kısa bir süre sustu. “Vera her sonbahar ilk ayvayı bu eve getirirdi. Onu kaynatır, kabuğunu kurutur, çekirdeklerini saklardı. Ağaç ölürse raf düzenimiz bozulur.”

Mina gülümsedi. “Tabii. Sadece raf düzeni.”

“Kesinlikle.”

Mina defterini açtı. Yeni sayfaya başlık attı:

Ayvaçınarı — meydandaki ağaç. Kasabanın gölgesi.

Bir süre düşündü. Sonra yazdı:

Bazı gölgeler serinlik verir, bazıları kırgınlık saklar. Bir ağacı iyileştirmek için bazen köklerine değil, gölgesinde birbirine sırtını dönen insanlara bakmak gerekir.

Pofur buharını uzatıp yazıyı okudu. “Bugün de uzun.”

“Doğru mu?”

“Maalesef.”

Mina defteri kapattı. Pencere kenarındaki Maviş’in yanına, meydandan düşen küçük ayvayı koydu. Ayva biraz yamuktu, kabuğunda küçük lekeler vardı ama kokusu güzeldi. Çay evinin içine hafif, tatlı ve tanıdık bir koku yayıldı.

Dışarıda Ayvaçınarı’nın büyük ağacı akşam rüzgârında usulca kıpırdıyordu. Tamamen iyileşmiş değildi belki. Ama artık yalnız değildi.

Çünkü o gün kasaba, gölgenin sadece altında oturulan bir şey olmadığını hatırlamıştı.

Bazen gölge, birlikte taşınan bir şeydi.


Bölüm Tamamlandı

Ayvaçınarı’nın Gölgesi

15 dk
Okuma Süresi
8/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 8
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.