Bölüm 2
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

Uyuyamayan Demirci

15 dk okuma

Mina, çay evinin ikinci sabahında, müşteriler gelmeden önce fincanlarla konuşmanın kötü bir alışkanlık olup olmadığını düşünüyordu.

Aslında onlarla gerçekten konuşmuyordu. En azından yüksek sesle değil. Sadece rafın ikinci sırasında duran mavi çiçekli fincanı en öne alırken, “Bugün kırılgan davranmazsan sevinirim,” diye fısıldamıştı. Sonra yeşil kenarlı küçük fincana dönüp, “Sen de lütfen içine konan çayı olduğundan acı göstermemeye çalış,” demişti. Fincanlar cevap vermemişti. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir çay evinde konuşan fincanlar sevimli görünebilirdi ama Mina, Pofur’dan sonra bir eşyanın daha fikir belirtmeye başlamasına hazır değildi.

Pofur, mutfağın ortasında ağır ağır kaynıyordu. Kapağının kenarından çıkan buhar, her zamanki gibi huysuz görünmenin bir yolunu bulmuştu. İncecik yükseliyor, sonra sıkılmış gibi yana kıvrılıyor, raflardaki kavanozlara doğru uzanıp geri dönüyordu. Mina o sabah “müşterilerin içini ısıtan ama onları fazla ağlatmayan” bir karışım denemek istiyordu. İlk günün sonunda yaşlı kadın Merya Nine, iki fincan çay içmiş, Pamuk adındaki tilki yavrusu minderin üstünde uyuyakalmış, Toma üç kez “ben sadece ekmek bırakmaya geldim” deyip üç kurabiye yemişti. Mina için bu, çay evinin gerçekten açıldığı anlamına geliyordu.

“Bugün daha düzenli olmalıyım,” dedi Mina, tezgâhın üstüne küçük bir defter koyarken. “Müşterilerin ne sevdiğini yazacağım. Hangi çay kime iyi geldi, kim bal istiyor, kim tarçından hoşlanmıyor, kim fincanı iki eliyle tutuyor…”

Pofur’un kapağı hafifçe tıngırdadı. “Fincanı iki eliyle tutanları da mı yazacaksın?”

“Evet,” dedi Mina ciddiyetle. “İki eliyle tutanlar genelde üşümüş olur.”

“Ya da fincanı düşürmek istemiyordur.”

“Bu da önemli bir bilgi.”

Pofur kısa bir süre sustu. Mina onun sustuğu zamanlarda aslında cevap aradığını değil, daha sinir bozucu bir cümle seçtiğini öğrenmişti. “Genç cadı,” dedi sonunda, “iyi çay yapmanın yarısı suyu doğru kaynatmaktır. Diğer yarısı da insanlara bakarken onları tarif sanmamaktır.”

Mina defterini açarken durdu. “Ben insanları tarif sanmıyorum.”

“Dün Merya Nine için ‘bir tutam özlem, iki damla korku, çok az umut’ dedin.”

“Onu içimden dedim.”

“Senin içinden dediklerin, bu evde bazen yüksek sesle duyuluyor.”

Mina hemen etrafına baktı. Fincanlar hâlâ sessizdi. Raflar da. Bu biraz rahatlatıcıydı. “Tamam,” dedi. “Bugün insanlara tarif gibi davranmayacağım.”

Tam o sırada kapının üstündeki küçük zil çaldı.

Mina, defteri kapatıp gülümseyerek kapıya döndü. İçeri girenin sabahın erken saatlerinde çay içmeye gelen sakin bir müşteri olacağını ummuştu. Belki fırıncı Toma olurdu. Belki Merya Nine, Pamuk’u kontrol ettirmek için gelirdi. Belki kasabadan biri, “Dün buradan güzel bir koku geliyordu,” deyip utana sıkıla içeri adım atardı.

Ama kapıda duran adam, güzel kokuların peşinden gelmiş gibi görünmüyordu.

Adam çok iriydi. Sadece uzun değil, omuzları kapı pervazına sığmayacakmış gibi genişti. Üzerinde koyu gri, kalın bir iş önlüğü vardı. Önlüğün etekleri kömür tozuyla kararmış, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Ellerinin üstünde küçük yanık izleri, parmaklarının kenarında demir tozu, saçlarında ise sabaha kadar uyumamış insanların taşıdığı ağır bir dağınıklık vardı. Gözlerinin altı morarmıştı. Sakalı birkaç gündür düzeltilmemişti. İçeri girdiğinde kapı zili bir kez daha çaldı, ama bu kez sanki korkudan sesini kısarak.

Mina adamı hemen tanıdı. Kasabanın demircisi Runo’ydu. Ayvaçınarı’nda herkes onu bilirdi. Mina kasabaya geldiğinden beri birkaç kez uzaktan görmüştü. Meydandaki atölyesinin önünde, koca çekiçleri tek elle kaldırırken ya da kapısına gelen çocuklara eski çivilerden küçük oyuncak atlar yaparken. İnsanlar onun az konuştuğunu ama kötü biri olmadığını söylerdi. Toma bir keresinde, “Runo Usta gülünce bütün atölye ısınıyor, ama bu aralar gülmüyor,” demişti.

Şimdi Runo’nun gülmeye hiç niyeti yok gibi görünüyordu.

“Çay var mı?” dedi.

Sesi beklediğinden daha alçaktı. Kaba değildi, ama taşın üstünden yuvarlanan bir demir parçası gibi ağırdı.

Mina hemen başını salladı. “Var. Elbette var. Hangi çayı istersiniz? Bugün ayva çiçeği var, ballı nane var, hafif cesaret karışımı var ama onu sabah içince insan bazen gereğinden erken karar verebiliyor, bir de uyku nanesi var. Gerçi uyku nanesini fazla demlememek gerekiyor çünkü fazla demlenirse insan sadece uyumakla kalmıyor, rüyasında kendi horlamasını duyabiliyor ve bu biraz rahatsız edici olabilir. Ben bir kere—”

Pofur mutfaktan sertçe tıngırdadı.

Mina sustu.

Runo ona birkaç saniye baktı. Sonra büyük ellerinden birini yüzüne götürüp gözlerini ovuşturdu. “Uyku,” dedi. “Uyutan ne varsa ondan.”

Mina’nın gülümsemesi yumuşadı. “Elbette. Oturmak ister misiniz?”

Runo, pencere kenarındaki masaya baktı. Sonra ortadaki küçük masaya. Sonra sanki bütün sandalyelerin kendisini taşıyıp taşıyamayacağını hesaplar gibi durdu. Mina hemen en sağlam sandalyeyi işaret etti. “Bu sandalye dün Pofur’un üzerine devrilmesine rağmen kırılmadı. Oldukça güvenilir.”

Runo’nun kaşları hafifçe kalktı. “Kazan devrildi mi?”

Pofur mutfaktan, “Ben devrilmedim. Saldırıya uğradım,” dedi.

Runo ilk kez Pofur’a baktı. Konuşan bir kazan görmek onu şaşırtmış olmalıydı, ama yüzünde sadece yorgun bir kabulleniş belirdi. “Tabii,” dedi. “Konuşan kazan.”

Mina biraz utanarak ellerini önlüğüne sildi. “Pofur biraz… kendine özgüdür.”

“Ben rafineyim,” dedi Pofur.

Runo sandalyeye oturdu. Sandalye bir an inledi ama dayandı. Mina bunu da başarı olarak kabul etti.

Uyku çayı hazırlamak, Mina’nın akademide en az başarısız olduğu konulardan biriydi. En azından teoride. Uyku nanesi, biraz papatya, çok az yağmur lavantası ve bir damla bal. Ama Pofur’un söylediğine göre iyi bir uyku çayının asıl sırrı, suyun kaynadıktan sonra bir nefes beklemesiydi. “Fazla sıcak su, yorgun bir insanın üstüne bağırmak gibidir,” demişti bir keresinde. Mina o günden beri suyu hemen dökmüyordu. Bekliyordu. Bir nefes. Bazen iki.

Runo masada otururken gözleri kapanır gibi oluyor, sonra birden açılıyordu. Mina bunu fark etti. Adam uyumak istiyor ama uykuya yaklaşmaktan korkuyor gibiydi. Bu, sadece uykusuzluk değildi. Uykusuz kalan insanlar genelde yastık görünce teslim olurdu. Runo ise sanki yastığın altında onu bekleyen bir şey varmış gibi bütün bedeniyle tetikte duruyordu.

Mina fincanı hazırladı. Buhar yavaşça yükseldi. Önce sıradan bir uyku çayı gibi koktu: nane, papatya, biraz bal. Sonra buharın içinde çok ince, metalik bir koku belirdi. Sıcak demir kokusu. Mina kaşlarını çattı. Tarifte böyle bir şey yoktu.

Pofur mutfaktan alçak sesle konuştu. “Dikkatli ol.”

Mina fincanı Runo’nun önüne koydu. “Çayınız.”

Runo iki eliyle fincanı tuttu. Mina, içinden “iki elle tutanlar üşümüştür” diye geçirdi ama bunu yüksek sesle söylemedi. Runo ilk yudumu aldı. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra adamın omuzları çok az gevşedi. Gözleri kapanır gibi oldu. Mina rahatladı. Çay işe yarıyor olabilirdi.

Sonra fincanın üstündeki buhar şekil değiştirdi.

Buhar, bir yol gibi kıvrılmadı. Kalp olmadı. Çiçek de olmadı. Onun yerine ince, dikdörtgen bir şekil aldı. Eski bir kapı gibi. Kapının üstünde görünmeyen bir el varmış gibi üç kez vuruldu.

Tak.

Tak.

Tak.

Runo’nun gözleri aniden açıldı. Fincanı masaya koyarken eli titredi. Çay tabağa taştı.

Mina, “İyi misiniz?” diye sordu.

Runo ayağa kalkacak gibi oldu ama sonra kendini durdurdu. Kocaman adam, küçük çay evinin ortasında bir çocuk gibi yakalanmış görünüyordu. “Yanlış çay bu,” dedi.

Mina telaşlandı. “Çok mu acı oldu? Fazla mı demledim? Papatya bayat mıydı? Pofur, papatya bayat mıydı?”

“Papatya gayet düzgün,” dedi Pofur. “Çay yanlış değil. Adamın uykusu yanlış yere gidiyor.”

Runo başını çevirdi. “Ne demek bu?”

Pofur’un köz gözleri ağır ağır parladı. “Uyku çayı, insanı uykuya götürür. Ama bazen insanın uykusunun önünde kilitli bir kapı vardır. O zaman çay önce kapıyı gösterir.”

Runo’nun yüzü sertleşti. “Ben kapı görmek istemiyorum.”

Mina yavaşça sandalyenin karşısına oturdu. “Her gece aynı kapıyı mı görüyorsunuz?”

Runo’nun çenesi sıkıldı. Cevap vermek istemediği belliydi. Mina hemen ekledi: “Söylemek zorunda değilsiniz. Sadece… eğer çay böyle gösterdiyse belki uyuyamamanızın sebebi yorgun olmamanız değildir.”

Runo kısa, kırık bir gülüş çıkardı. “Yorgun değil miyim?”

“Yorgunsunuz,” dedi Mina dürüstçe. “Çok yorgunsunuz. Ama belki sadece bedeniniz değil.”

Çay evi sessizleşti. Dışarıda Ayvaçınarı’nın sabah sesleri başlamıştı. Bir araba tekeri taş yolda gıcırdadı, uzakta biri tavuklara seslendi, fırından gelen ekmek kokusu pencere aralığından içeri sızdı. Ama içeride, Runo’nun önünde duran fincanın buharı hâlâ kapı şeklinde duruyordu.

Runo sonunda konuştu. “Her gece aynı rüyayı görüyorum. Eski atölyenin kapısındayım. Kapıyı çalıyorum. İçeriden örs sesi geliyor. Çekiç sesi. Ustam çalışıyor. Ben kapıyı çalıyorum ama açmıyor. Bağırıyorum, yine açmıyor. Sonra sabah oluyor. Ben hiç uyumamış gibi uyanıyorum.”

Mina’nın sesi yumuşadı. “Ustanız…”

“Öldü,” dedi Runo. Kelimeyi hızlı söyledi. Sanki yavaş söylerse daha çok can yakacakmış gibi. “Üç yıl önce.”

Mina ne diyeceğini bilemedi. Başsağlığı dilemek istedi ama üç yıl geçmişti. Yine de bazı acıların tarihi geçmiyordu. Sadece insanlar artık onu sormayı bırakıyordu.

Runo fincana bakmaya devam etti. “Son gün kavga ettik. Büyük bir iş almıştık. Eski köprü için demir bağlantılar. Ben hızlı yapalım dedim. O ‘demir aceleyi sevmez’ dedi. Ben de onun yaşlandığını, artık her şeyi fazla yavaş yaptığını söyledim.” Parmakları fincanın kenarına bastı. “O gece atölyede kaldı. Sabah kalbi durmuş buldular. Son konuştuğumuz şey buydu.”

Mina, Runo’nun ellerine baktı. Kocaman, güçlü, demiri şekillendiren ellerdi. Ama şimdi fincanı kırmamak için kendini zor tutar gibi titriyordu.

“Özür dilemek istediniz,” dedi Mina.

Runo cevap vermedi.

Pofur, bu kez şaşırtıcı şekilde homurdanmadı.

Mina ayağa kalktı. “Size başka bir çay yapacağım.”

Runo başını kaldırdı. “Uyutacak mı?”

Mina kısa bir süre düşündü. “Belki hemen değil.”

“Ben uyumak için geldim.”

“Biliyorum,” dedi Mina. “Ama belki önce kapının önünden geçmemiz gerekiyor.”

Runo’nun yüzü yeniden kapandı. “Ben büyü istemiyorum.”

“Ben de büyük büyü yapamıyorum zaten,” dedi Mina. Sonra biraz utandı ama cümlesini geri almadı. “Ben sadece çay yapacağım. Kapıyı siz açacaksınız. Ya da açmayacaksınız. Bu size kalacak.”

Runo uzun süre ona baktı. Mina, onun kalkıp gideceğini sandı. Belki de gitmesi daha kolay olurdu. İnsanlar bazen uykusuzluğu, hatırlamaktan daha güvenli bulurdu. Ama Runo kalkmadı. Sadece çok yavaş başını eğdi.

Mina mutfağa geçti. Pofur suyu tekrar ısıtmaya başladı. “Ne koyacaksın?” diye sordu.

Mina raflara baktı. “Uyku nanesi az. Hatırlatan adaçayı çok az. Kırgınlık yasemini… belki yarım yaprak. Bir de bal.”

“Bal her şeyi düzeltmez.”

“Biliyorum.”

“Yine de koy.”

Mina gülümsedi. “Sen de bazen yumuşuyorsun.”

Pofur’un kapağı hızla tıngırdadı. “Ben ısı ile çalışan ciddi bir mutfak varlığıyım. Yumuşama teknik bir sonuçtur.”

Mina yeni çayı hazırladı. Bu kez suyu daha uzun bekletti. Buhar yükselirken acele etmedi. Fincanı Runo’nun önüne koyduğunda, çayın rengi önce altın sarısıydı. Sonra içine çok hafif bir gri gölge karıştı. Mina endişelendi ama Pofur bir şey demedi. Bu, kötüye işaret olmayabilirdi.

Runo fincana baktı. “Bunu içersem ne olacak?”

Mina dürüstçe cevap verdi. “Bilmiyorum.”

Runo’nun kaşları kalktı.

“Yani,” diye aceleyle ekledi Mina, “sizi uyutmayacak gibi. En azından hemen. Belki sadece söylemek istediğiniz şeyi biraz daha yakına getirir.”

Runo, “Söyleyecek kimse yoksa?” dedi.

Mina’nın aklına Merya Nine’ın eldiveni geldi. Bir tekini yıllarca saklamıştı. Çünkü bazı şeyler, sahibi gitse bile tamamen bitmiyordu. “Bazen,” dedi yavaşça, “insan cümleyi duyması gereken kişiye değil, içinde sıkıştığı yere söyler.”

Runo çayı içti.

Bu kez buhar kapı olmadı. Önce küçük bir örs şekli aldı. Sonra çekiç. Sonra dumanın içinde eski, dar bir atölye belirdi. Mina ve Runo, fincanın buharına bakarken sanki ikisi de aynı yeri görüyordu. Taş duvarlar, kömür ocağı, demir raflar, üstü çiziklerle dolu büyük bir çalışma masası. Ve kapı.

Kapı kapalıydı.

Runo’nun nefesi ağırlaştı.

Mina, “İsterseniz durabiliriz,” dedi.

Runo başını salladı. “Hayır.”

Buhardaki kapıya üç kez vuruldu.

Tak.

Tak.

Tak.

Bu kez içeriden çekiç sesi gelmedi. Sadece sessizlik vardı.

Runo ellerini dizlerine koydu. Kocaman parmakları yumruk oldu. “Usta,” dedi. Sesi o kadar alçaktı ki Mina neredeyse duymadı. “Ben… o gün söylediklerimi geri alamam. Biliyorum.”

Buhar titredi.

Runo gözlerini kapattı. “Sen yavaş değildin. Ben aceleciydim. Köprünün bağlantılarını hızlı bitirirsek herkes beni usta sanacak sandım. Senin gibi olmak istemiyordum. Seni geçmek istiyordum.” Uzun bir nefes aldı. “Sonra sen gittin. Ben atölyede kaldım. Herkes bana usta dedi. Ama ben o kapının önünde kaldım.”

Mina’nın boğazı düğümlendi. Pofur sessizdi. Çay evi de sessizdi.

Runo’nun sesi kırıldı ama dağılmadı. “Özür dilerim. Senden değil. Kendimden utanıyordum. O yüzden kapıyı sen açmıyorsun sandım. Belki de ben içeri girmeye cesaret edemedim.”

Buharın içindeki kapı yavaşça aralandı.

İçeriden parlak bir ışık çıkmadı. Hayalet belirmedi. Eski usta konuşmadı. Sadece kapının ardında sıcak bir atölye görünür gibi oldu. Örs yerindeydi. Çekiç masanın üstündeydi. Ocağın içinde küçük bir köz hâlâ yanıyordu. Sonra buhar dağıldı.

Runo fincana bakıyordu. Gözlerinden yaş düşmedi. Ama yüzündeki kaslar, uzun zamandır taşıdığı görünmez bir ağırlığı ilk kez yere bırakmış gibi gevşedi.

“Kapı açıldı,” dedi Mina.

Runo başını çok hafif salladı. “Evet.”

Pofur sonunda konuştu. “Bu, ikinci fincanın ücretini artırmaz. Merak etmeyin.”

Mina ona sert bir bakış attı. Runo ise beklenmedik şekilde güldü. Derin, yorgun ama gerçek bir gülüştü. Çay evinin içindeki hava, sanki sobaya yeni odun atılmış gibi ısındı.

Runo kalktı. Sandalye rahatlamış gibi bir ses çıkardı. “Atölyeye gitmem gerek.”

Mina endişelendi. “Dinlenmeyecek misiniz?”

“Önce bir şey yapacağım.”

“Ne?”

Runo kapıya doğru yürüdü. Eşiğe gelince döndü. “Ustamın eski çekici hâlâ duvarda asılı. Üç yıldır elimi sürmedim. Bugün onu indireceğim. Belki sadece temizlerim. Belki onunla bir çivi döverim. Sonra uyurum.”

Mina gülümsedi. “Bence güzel bir başlangıç.”

Runo cebinden birkaç bakır sikke çıkardı, masaya bıraktı. Mina itiraz edecekti ama Runo başını iki yana salladı. “Çayın ücretini ödemek istiyorum.”

Pofur mutfaktan, “Akıllı adam,” dedi.

Runo kapıdan çıkarken eğri tabelaya baktı. Sonra kemerinden küçük bir alet çıkardı. Mina ne yaptığını anlayamadan tabelayı tutan demir halkayı iki hamlede düzeltti. Tabela ilk kez gerçekten düz durdu.

Mina’nın gözleri parladı. “Aa!”

Runo, “Demir aceleyi sevmez,” dedi. Sonra kısa bir duraklamayla ekledi: “Ama doğru yerde hafifçe ikna edilebilir.”

Bunu söyledikten sonra yola çıktı. Mina kapının önünde durup onu izledi. Runo’nun adımları hâlâ ağırdı ama geldiği zamanki gibi sürüklenmiyordu. Sanki her adım, onu uykusuzluktan değil, kapının eşiğinden uzaklaştırıyordu.

O akşam, güneş Ayvaçınarı’nın çatılarına bal rengi bir ışık bırakırken, Runo’nun atölyesinden uzun zamandır duyulmayan bir ses yükseldi.

Tak.

Tak.

Tak.

Bu kez kapı sesi değildi.

Çekiç sesiydi.

Mina, çay evinin penceresinden o yöne baktı. Elinde kendi yaptığı üçüncü fincan çay vardı. Pofur yanında usulca kaynıyordu.

“Uyur mu sence?” diye sordu Mina.

Pofur biraz düşündü. “Bu gece mi? Belki. Tam uyumasa bile ilk kez uykudan korkmayacak.”

Mina fincanını iki eliyle tuttu. İçindeki çay ılıktı. Dışarıda akşam serinliği başlamıştı. Kapının üstündeki tabela sonunda düz duruyordu. Çay evinin içi hafif nane, bal ve köz kokuyordu.

“Pofur,” dedi Mina.

“Hımm?”

“Ben bugün uyku büyüsü yapamadım.”

Pofur’un gözleri yumuşar gibi oldu. “Hayır.”

Mina biraz hayal kırıklığıyla fincana baktı.

Pofur devam etti. “Daha zorunu yaptın.”

Mina başını kaldırdı. “Daha zorunu mu?”

“Bir adamı kendi kapısının önüne götürdün. Kapıyı açıp açmamayı ona bıraktın. Genç cadılar genelde herkesin kapısını kendileri kırmak ister.”

Mina gülümsedi. “Ben kapı kırmayı zaten beceremem.”

“İşte bu yüzden bazen iyi bir cadı olabilirsin.”

Bu cümle, Pofur’dan geldiği için neredeyse iltifat sayılırdı. Mina bunu defterine yazmaya karar verdi. Hemen tezgâha gitti, yeni defterini açtı ve bugünün sayfasına dikkatle not düştü:

Runo Usta — uyku çayı istemişti. Asıl ihtiyacı özür cümlesiydi.

Biraz düşündü, sonra altına ikinci bir satır ekledi:

Bazı kapılar anahtarla değil, söylenmemiş sözlerle açılıyor.

Defteri kapattığında dışarıdan Runo’nun çekiç sesi bir kez daha geldi. Bu kez daha düzenliydi. Daha sakin. Mina, çay evinin küçük penceresinden Ayvaçınarı’nın akşamına baktı ve içinden, belki de burada başarısız bir cadı olarak değil, başka türlü bir cadı olarak kalabileceğini geçirdi.

Büyük büyüler hâlâ elinden gelmiyordu.

Ama ikinci demlikte, birinin uykusuna giden yolu az da olsa yumuşatmıştı.

Ve Mina için, o gün bu kadarı fazlasıyla yeterliydi.


Bölüm Tamamlandı

Uyuyamayan Demirci

15 dk
Okuma Süresi
2/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 2
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.