Bölüm 1
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

İlk Demlik

14 dk okuma

Mina, çay evinin kapısındaki küçük tabelayı üçüncü kez düzelttiğinde, tabelanın yine eğri durduğunu fark etti.

Aslında tabelanın kendisi kötü değildi. Eski ceviz ağacından yapılmıştı, kenarlarına papatya ve adaçayı yaprakları işlenmişti, ortasında da altın rengi boyayla titrek ama sevimli harflerle “Küçük Cadının Küçük Çay Evi” yazıyordu. Sorun tabelada değil, onu tutan demir halkadaydı. Demir halka biraz yamuktu. Mina bunu düzeltmek için sabahın erken saatlerinden beri üç kez merdivene çıkmış, iki kez başını kapı pervazına çarpmış, bir kez de yanlışlıkla tabelaya “hafifçe parlasın” büyüsü yapmaya çalışırken tabelanın beş dakika boyunca mor duman çıkarmasına sebep olmuştu.

Şimdi ise tabela mor duman çıkarmıyordu. Bu bir başarıydı.

Yine de eğriydi.

Mina merdivenin en üst basamağında durup tabelaya uzun uzun baktı. Geniş kenarlı kahverengi şapkası rüzgârla gözlerinin üstüne düşüyor, koyu kestane saçlarının arasına sıkıştırdığı küçük sarı çiçekler sürekli yerinden kayıyordu. Üzerindeki önlükte un lekesi, çay yaprağı tozu, kurumuş bal damlası ve Mina’nın bile açıklayamadığı parlak yeşil bir iz vardı. O iz sabah yaptığı nane şurubundan mı kalmıştı, yoksa dün gece yanlışlıkla kavanozdan kaçan kıpır kıpır yosun şekerinden mi, emin değildi.

“Bence yeterince düz,” dedi kapının yanındaki kara kazan.

Mina aşağı baktı. Kazan, taş basamağın sağ tarafında duruyordu. Siyah, yuvarlak, eski ve fazlasıyla kendini beğenmiş bir kazandı. Gövdesinde kömür lekeleri, ağzının kenarında küçük bir çatlak ve tam ortasında köz gibi parlayan iki sarı göz vardı. Mina onu çay eviyle birlikte bulmuştu. Daha doğrusu, ilk gece mutfağın ortasında boş bir kazan sandığı şey sabaha karşı “bu evde su böyle kaynatılmaz” diye homurdanınca, onun sıradan bir kazan olmadığını anlamıştı.

Adı Pofur’du.

En azından kendisine öyle hitap edilmesini istiyordu.

“Yeterince düz diye bir şey yoktur,” dedi Mina. “Ya düzdür ya değildir.”

Pofur’un kapağı hafifçe titredi. “Bunu söyleyen cadı, dün rafları hizalamaya çalışırken bütün fincanları boy sırasına göre değil, duygusal hassasiyetlerine göre dizdi.”

Mina’nın yanakları kızardı. “O sadece geçici bir sınıflandırmaydı.”

“En soldaki fincanın ‘alıngan’ olduğunu söyledin.”

“Çünkü gerçekten öyle. Ona sıcak suyu hızlı dökünce çatlıyor.”

“Fincan çatlar. Alınmaz.”

Mina merdivenden inmeye çalışırken eteğinin ucu basamağa takıldı. Bir saniye boyunca dünyadaki bütün cadı ataları, büyü akademileri, kadim iksir kitapları ve uçan süpürge efsaneleri onu izliyormuş gibi hissetti. Sonra dengesini kaybedip kollarını iki yana açtı.

Pofur iç çekti.

Kazan, basamağın üstünde kendi kendine iki santim kaydı ve Mina tam düşecekken eteğinin ucundan çıkan küçük bir buhar eli onu hafifçe itti. Mina kapının yanındaki tahta direğe tutunarak ayakta kaldı.

“Ben düşmüyordum,” dedi hemen.

“Tabii,” dedi Pofur. “Yer sana doğru fazla hızlı geliyordu.”

Mina cevap vermedi. Çünkü Pofur bazen haklı oluyordu ve bu, onun en sinir bozucu özelliğiydi.

Ayvaçınarı kasabası o sabah yavaş uyanıyordu. Kasabanın taş sokakları, geceden kalan serinliği hâlâ üstünde tutuyordu. Uzaktaki fırından yeni ekmek kokusu geliyor, yamaçtaki küçük evlerin bacalarından ince dumanlar yükseliyordu. Kasabanın tam ortasında yaşlı bir ayva ağacı vardı; dalları o kadar genişti ki meydanın yarısını gölgeler, sonbaharda düşen meyveler yüzünden bütün çocuklar ceplerinde tatlı sarı kokularla dolaşırdı. Mina’nın çay evi ise meydanın biraz dışında, ormana giden eski yolun başındaydı. Taş duvarlı, eğri çatılı, küçük pencereli, sarmaşıkların fazlasıyla sahiplendiği bir evdi. İnsan onu uzaktan görünce ya “ne sevimli yer” derdi ya da “burada kesin bir şeyler ters gidiyordur” diye düşünürdü.

Mina ikisinin de doğru olabileceğini kabul ediyordu.

Bugün çay evinin ilk günüydü.

En azından resmi olarak.

Dün bütün gün masaları silmişti. Önce bezle, sonra limonlu suyla, sonra da “misafirleri mutlu etsin” diye küçük bir neşe büyüsüyle. Neşe büyüsü beklediğinden güçlü çalışınca masalardan biri kahkahaya benzer bir gıcırtı çıkarmış, diğeri ise üzerine konan her şeyi hafifçe zıplatmaya başlamıştı. Mina onu hallettiğini düşünüyordu. Yine de güvenlik için o masaya şimdilik sadece peçete koymuştu.

Raflarda çay kavanozları diziliydi: uyku nanesi, ayva çiçeği, tarçın kökü, yağmur lavantası, kırgınlık yasemini, güneş kabuğu, hatırlatan adaçayı, hafif cesaret karışımı ve üstünde üç kez “DOKUNMA” yazan küçük lacivert bir kavanoz. Mina o kavanozun içinde ne olduğunu bilmiyordu. Pofur biliyor olabilirdi ama her sorulduğunda “genç cadıların bazı şeyleri deneyimleyerek öğrenmesi gerekir” diyordu. Mina bunun iyi bir cevap olmadığını düşünüyordu.

Kapının önündeki küçük kara tahtaya tebeşirle şöyle yazmıştı:

Bugünün Çayı: Ayva Çiçeği ve Bal

Altına da küçük bir fincan resmi çizmişti. Fincan, biraz ördeğe benzemişti ama uzaktan bakınca sevimliydi.

Mina derin bir nefes aldı.

“Bugün güzel geçecek,” dedi.

Pofur kaynamaya başladı. “Bunu evrene meydan okumak için mi söyledin?”

“Hayır. Kendimi cesaretlendirmek için söyledim.”

“Cesareti çaydan almam gerekseydi çoktan kapanırdım.”

Mina ellerini beline koydu. “Sen bir kazansın. Zaten kapanman gerekiyor.”

Pofur’un kapağı kısaca tıngırdadı. Bu, onun güldüğü anlamına geliyordu. Muhtemelen.

Mina kapıyı açtı. İçerideki küçük zil tatlı bir ses çıkardı. Güneş ışığı, pencereden içeri süzüldü ve yerdeki ahşap tahtaların üstünde uzun, sıcak çizgiler bıraktı. Çay evi hazır görünüyordu. Raflar düzenliydi, fincanlar parlıyordu, kurabiyeler yanmamıştı. Sadece üçü fazla sertti ama Mina onları “kıtır” diye adlandırmaya karar vermişti. Bir köşede küçük bir soba, diğer köşede iki minderli koltuk, pencere kenarında dört kişilik bir masa vardı. Duvarlarda kurutulmuş ot demetleri asılıydı. Her şey sıcak, temiz ve davetkâr görünüyordu.

Mina kapının eşiğinde durup bekledi.

Bir dakika geçti.

Sonra beş dakika.

Sonra on.

Kasabadan geçen ilk kişi, başında sepet taşıyan yaşlı bir kadındı. Çay evine baktı. Mina hemen gülümsedi. Kadın da gülümsedi ama içeri girmedi. Yoluna devam etti.

İkinci kişi, fırıncı çırağı Toma’ydı. Kollarında ekmek sepeti vardı. Mina’ya el salladı.

“Bugün açılıyor musun?” diye bağırdı.

“Açıldım!” dedi Mina.

“Güzel! Sonra uğrarım!”

Toma koşarak uzaklaştı.

Mina gülümsemesini biraz daha tuttu. Sonra yavaşça indirdi.

“Sonra ne zaman?” diye mırıldandı.

Pofur içeriden seslendi. “İnsanların ‘sonra’ dediği vakit, çoğu zaman hiçbir takvimde bulunmaz.”

Mina içeri girip tezgâhın arkasına geçti. “İlk gün olduğu için normal.”

“Kimse gelmediği için mi normal, yoksa sen normal olsun istediğin için mi normal?”

“Pofur.”

“Homurdanmayı bırakıyorum.”

“Hiç bırakmıyorsun.”

“Bırakma niyetimden bahsettim.”

Mina bir fincan ayva çiçeği çayı hazırladı. Kendisi için. Çünkü müşteri gelene kadar ellerinin boş durması onu daha çok heyecanlandırıyordu. Suyu kaynatırken Pofur’dan gelen buhar ince bir şerit halinde yükseldi, sonra fincanın üstünde küçük bir kalp şekli yapıp dağıldı. Mina gülümsedi. Pofur hemen homurdandı.

“Ben yapmadım.”

“Yaptın.”

“Kanıtın yok.”

Tam o sırada kapının zili çaldı.

Mina öyle hızlı döndü ki fincandaki çayın yarısı tabağa döküldü.

Kapıda bir müşteri yoktu.

Kapının eşiğinde, yağmurdan ıslanmış gibi görünen küçük bir tilki yavrusu duruyordu. Tüyleri turuncu değil, daha çok soluk bal rengindeydi. Kulaklarının uçları siyahtı. Burnu titriyor, patilerinden biri havada duruyordu. Boynunda ince bir mavi kurdele vardı ama kurdele kirlenmiş, ucundaki küçük metal düğme çamurla kaplanmıştı.

Mina yavaşça çömeldi.

“Merhaba,” dedi olabildiğince yumuşak bir sesle. “Sen müşteri misin?”

Tilki yavrusu hapşırdı.

Pofur mutfaktan bağırdı. “Eğer ödeme yapabiliyorsa müşteri. Yapamıyorsa sorun.”

Mina arkasına bakmadan, “Pofur,” dedi.

“Tamam. Tüylü müşteri.”

Tilki yavrusu bir adım attı, sonra sendeledi. Mina hemen ellerini uzattı ama yavru ondan korkar gibi geri çekildi. Gözleri iri ve yorgundu. Mina bir şeylerin ters olduğunu hissetti. Bu his, büyü akademisindeki derslerde anlatılan parlak, güçlü büyüler gibi değildi. Havada kıvılcım çakmadı, yerde semboller belirmedi, Mina’nın gözleri altın rengine dönmedi. Sadece göğsünün içinde küçük bir ip gerildi. Sanki tilki yavrusunun taşıdığı şey görünmez bir düğümdü ve o düğüm, Mina’nın kalbinin kenarına takılmıştı.

“Patin acıyor,” dedi Mina.

Tilki yavrusu cevap vermedi. Ama havada tuttuğu patisi biraz daha titredi.

Mina içeri koşup küçük ilk yardım sepetini aldı. Sepetin içinde temiz bez, bal mumu merhemi, kırık dikenler için cımbız, iki tane kurutulmuş papatya yaprağı ve Pofur’un “bunu sakın yaraya sürme, bu reçel” diye etiketlediği küçük bir kavanoz vardı. Mina tilkinin önüne bir parça yumuşak ekmek koydu. Yavru önce kokladı, sonra açlığını saklayamayıp hızlı hızlı yemeye başladı.

“İzin verirsen bakacağım,” dedi Mina.

Tilki yavrusu onu izledi. Sonra çok yavaş patisini indirdi.

Mina yarayı temizlerken patide ince bir diken olduğunu gördü. Ormandan gelmiş olmalıydı. Diken derine batmamıştı ama can yakıyordu. Mina cımbızı aldı, nefesini tuttu ve dikeni çekti. Tilki küçük bir ses çıkardı ama kaçmadı.

“Bitti,” dedi Mina. “Bak, çok cesursun.”

Pofur mutfaktan homurdandı. “Biri bana da böyle söylese ben de bütün gün kaynamazdım.”

“Senin dikenin yok,” dedi Mina.

“Benim varoluşsal dikenlerim var.”

Mina tilkinin patisine merhem sürdü. Sonra kurdeleyi temizlemeye çalıştı. Mavi kurdelenin ucundaki metal düğmede küçük bir işaret vardı: bir ayva yaprağı ve altında iki harf.

Mina harfleri okumaya çalıştı.

M.N.

“M.N. kim acaba?” diye fısıldadı.

Tilki yavrusu başını kaldırdı. Gözlerinde bir anlık bir parıltı belirdi. Mina o bakışı görünce tilkinin sadece kaybolmadığını, birini aradığını anladı. Ya da biri onu arıyordu. Bazen dertler konuşmadan da kapıdan içeri girerdi.

Mina mutfağa geçti. “Pofur, dönüş yolu lavantası nerede?”

“Üçüncü raf, soldan ikinci kavanoz. Ama o yavruya fazla koyma. Bir keresinde bir kirpiye fazla verdiler, üç gün boyunca çocukluk yuvasına dönmeye çalıştı. Yuva artık yoktu. Çok dramatikti.”

Mina kavanozu aldı. “Ben sadece biraz koklatacağım.”

“Genç cadıların ‘biraz’ kelimesiyle olan ilişkisi beni korkutuyor.”

Mina küçük bir tabağa ılık su, bir damla bal ve iki lavanta tanesi koydu. Sonra üstüne ayva çiçeği yaprağı ekledi. Tarif kitaplarında böyle bir çay yoktu. Akademide olsaydı, hocaları muhtemelen kaşlarını çatıp “amacı belirsiz, büyü yoğunluğu düşük, sonuç garantisi yok” derdi. Mina da başını öne eğip özür dilerdi. Çünkü akademide büyü, büyük ve kesin olmalıydı. Kapıları mühürlemeli, fırtına çağırmalı, hastalıkları tek sözle dağıtmalı, düşman ordularını sisle uyutmalıydı.

Ama burada, küçük çay evinde, kapının eşiğinde patisi sarılı bir tilki yavrusu vardı.

Ve onun ihtiyacı olan şey fırtına değildi.

Mina fincanı tilkinin önüne koydu. Buhar yavaşça yükseldi. Önce sıradan bir buhardı. Sonra ince bir yol gibi kıvrıldı. Kapıdan dışarı süzüldü, taş basamaklardan indi, bahçe yoluna uzandı. Tilki yavrusu burnunu kaldırdı. Gözleri büyüdü. Bir an için yorgunluğu azalmış gibi göründü.

Mina’nın yüzü aydınlandı. “İşe yarıyor.”

Pofur alçak sesle, “Şaşırtıcı ama evet,” dedi.

Tilki yavrusu ayağa kalktı. Mina hemen onu durdurmak istedi ama yavru artık sendelemiyordu. Buhardan oluşan ince yol, çay evinin önünden orman yoluna doğru uzanıyordu. Mina pelerinini aldı, kapıya koştu.

“Ben onunla gidiyorum.”

Pofur’un kapağı sertçe tıngırdadı. “Çay evi açık!”

“Müşterim dışarı çıkıyor!”

“Bu iş modelinde açıklar var!”

Mina tilki yavrusunun peşinden bahçe yoluna çıktı. Buhar yolu çok uzun değildi; birkaç adımda inceliyor, sonra tekrar güçleniyordu. Orman yolunun kenarındaki yaşlı çalılıkların arasında durdu. Tilki yavrusu çalıların altına girdi. Mina eğilip baktığında, orada küçük bir çocuk eldiveni buldu. Mavi yün bir eldiven. Üstünde aynı ayva yaprağı işlemesi vardı.

Mina eldiveni eline aldı.

O sırada uzaktan bir ses duyuldu.

“Pamuuk! Pamuk, neredesin?”

Tilki yavrusu kulaklarını dikti. Sonra çalılıktan fırlayıp yola doğru koştu. Mina da arkasından gitti. Yolun kıvrımında, elinde küçük bir fener taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Saçları bembeyazdı, omuzlarına mor bir şal almıştı. Nefes nefese kalmıştı ama tilkiyi görünce yüzündeki bütün yorgunluk dağıldı.

“Pamuk!”

Tilki yavrusu kadının ayaklarına atıldı. Kadın dizlerinin üstüne çöktü, onu kucağına aldı ve öyle sıkı sarıldı ki Mina bir an ikisinin de nefes alamayacağını düşündü. Sonra kadın Mina’yı fark etti.

“Sen…” dedi. “Sen yeni açılan çay evindeki cadısın.”

Mina eldiveni uzattı. “Sanırım bu da sizin.”

Kadının gözleri doldu. “Torunumun. Yıllar önce kaybetmiştik. Pamuk o gün de onun peşinden ormana gitmişti. Bugün sabah bu eldiveni koklayıp kaçtı. Ben de… ben de yine bir şey kaybedeceğim sandım.”

Mina ne söyleyeceğini bilemedi. Bazı insanların derdi, ilk bakışta küçük görünürdü; bir tilki kaybolmuş, bir eldiven bulunmuş, bir yaşlı kadın telaşlanmış. Ama Mina kadının sesindeki titremeyi duyunca, asıl meselenin bugünkü kayboluş değil, yıllar önce kapanmamış bir boşluk olduğunu anladı.

“Pamuk yolu buldu,” dedi Mina yavaşça. “Belki eldiven de dönmek istemiştir.”

Kadın eldiveni avuçlarının arasına aldı. Uzun süre baktı. Sonra hafifçe gülümsedi. “Biliyor musun, ben bu eldivenin eşini hâlâ sandığımda saklarım. Hep diğer tekini aramayı bırakmam gerektiğini söylerlerdi. Ama bazı şeyleri aramayı bırakmak, onları unutmak gibi gelir.”

Mina başını salladı. “Unutmak zorunda değilsiniz.”

Kadın ona baktı. Mina’nın bu cümleyi bir cadı bilgeliğiyle değil, içinden geldiği için söylediği belliydi.

“Çay evin açık mı?” diye sordu kadın.

Mina bir an durdu. Sonra gülümsedi.

“Evet. İlk müşterimi dışarıda teslim ettim ama hâlâ açık.”

Kadın güldü. Bu gülüş yorgun ama gerçekti. “O zaman bana bir fincan çay yapar mısın küçük cadı? Unutturmayacak bir çay olsun. Ama canımı da fazla yakmasın.”

Mina’nın içi ısındı. “Sanırım bunu yapabilirim.”

Çay evine birlikte döndüler. Pofur onları görünce hemen homurdandı ama Mina onun kapağının memnuniyetle hafifçe buhar çıkardığını gördü. Yaşlı kadın pencere kenarındaki masaya oturdu. Pamuk, patisi sarılı halde minderin üstüne kıvrıldı. Mina, ayva çiçeği, azıcık hatırlatan adaçayı ve bir damla bal ile yeni bir çay hazırladı. Bu kez buhar kalp ya da yol şekli almadı. Sadece fincanın üstünde yumuşakça yükseldi ve yaşlı kadının yüzüne ince bir sıcaklık bıraktı.

Kadın ilk yudumu aldığında gözlerini kapattı.

“Güzel,” dedi. “Çok güzel.”

Mina hiçbir büyü kitabında bu cümlenin nasıl bir başarı ölçüsü olduğunu okumamıştı. Yine de o an, akademide aldığı bütün notlardan daha değerli geldi.

Kapının üstündeki zil hafifçe çaldı.

Mina başını kaldırdı. İçeri Toma girmişti. Kucağında bir sepet ekmek vardı. Arkasında sabah kapının önünden geçen yaşlı kadın, onun arkasında da meraklı gözlerle çay evine bakan iki kasabalı daha vardı.

Toma gülümsedi. “Sonra uğrarım demiştim ya. Sonra şimdi oldu.”

Mina şaşkınlıkla tezgâha, raflara, fincanlara baktı. Sonra Pofur’a baktı.

Pofur’un gözleri köz gibi parladı. “İlk demlik yetmeyecek gibi görünüyor.”

Mina derin bir nefes aldı. Bu kez heyecandan elleri titriyordu ama korkudan değil.

“Peki,” dedi. “O zaman ikinci demliği hazırlayalım.”

Ve Küçük Cadının Küçük Çay Evi’nde, ilk günün gerçek açılışı böyle başladı: büyük bir büyüyle değil, kaybolmuş bir tilki yavrusu, eski bir eldiven ve canı fazla yanmadan hatırlamak isteyen bir kadının fincanından yükselen sıcak buharla.


Bölüm Tamamlandı

İlk Demlik

14 dk
Okuma Süresi
1/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 1
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.