Bölüm 3
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

Kırık Fincandaki Ses

12 dk okuma

Mina, üçüncü sabah çay evini açmadan önce, kırık bir fincanın hâlâ fincan sayılıp sayılmayacağını düşünüyordu.

Bu soru durup dururken aklına gelmemişti. Tezgâhın üstünde duran küçük beyaz fincanın kenarında ince bir çatlak vardı. Çatlak, fincanın kulpundan başlayıp gövdesine doğru zarif ama endişe verici bir çizgi gibi uzanıyor, sonra küçük mavi çiçek deseninin yanında kayboluyordu. Mina fincanı dün akşam rafları dizerken bulmuştu. Aslında kullanmaması gerekirdi. Çatlak fincanlar sıcak suyla biraz daha çatlayabilir, kötü bir günde tamamen kırılabilir, çok kötü bir günde ise içine konan çayı kendinden şüphe ettirebilirdi. Mina, akademide bununla ilgili bir ders almıştı. Dersin adı “Ev Eşyalarında Büyüsel Kararlılık ve Isı Güvenliği” idi ve Mina o derste yanlışlıkla üç tabağı birbirine âşık ettiği için notu pek iyi değildi.

Yine de fincanı atamamıştı.

Çünkü fincanın çatlağı ona çirkin görünmüyordu. Sanki bir şey kırılmış ama tamamen vazgeçmemiş gibiydi. Mina parmağını çatlağın üstünde gezdirdi. Çizginin kenarı pürüzlüydü ama keskin değildi. Bir fincanın da insan gibi olabileceğini düşündü; bazıları dışarıdan sağlam görünür, ama sıcak bir şey değdiğinde içindeki çizgi belli olurdu.

Mutfaktan Pofur’un sesi geldi. “O fincana öyle bakmaya devam edersen, birazdan ona isim vereceksin.”

Mina elini hemen çekti. “Vermeyeceğim.”

“Kulpu olan her şeye bağlanma hastalığın var.”

“Ben her şeye bağlanmıyorum.”

“Dün eski süzgece ‘emekli ama onurlu’ dedin.”

“Çünkü öyleydi.”

Pofur’un kapağı hafifçe tıngırdadı. “Genç cadı, kırık şeyleri saklamak başka, onları kullanılır sanmak başka.”

Mina fincanı dikkatle iki eliyle kaldırdı. “Belki tamir edebilirim.”

“Büyüyle mi?”

Mina kısa bir sessizlik yaşadı. “Belki yapıştırıcıyla.”

“Gelişme var. Gerçekçi olmaya başlamışsın.”

Mina cevap vermek üzereydi ki kapının zili çaldı. Bu kez zil ürkek bir ses çıkardı; sanki içeri girecek kişinin bile tereddüdünü önceden hissetmişti. Mina fincanı tezgâhın arkasındaki güvenli bir yere bıraktı ve kapıya döndü.

İçeri küçük bir kız girdi.

On yaşlarında olmalıydı. Saçları iki yandan gevşekçe örülmüş, uçlarına mavi kurdeleler bağlanmıştı ama kurdelelerden biri çözülmek üzereydi. Üzerinde açık sarı bir hırka, kahverengi bir etek ve dizlerine kadar çekilmiş çoraplar vardı. Kollarının arasında, kumaş bir mendile sarılmış bir şey taşıyordu. O şeyi öyle sıkı tutuyordu ki, Mina ilk anda bunun yaralı bir kuş ya da küçük bir kedi olduğunu sandı.

Kız kapının eşiğinde durdu. İçeri girmişti ama sanki her an fikrini değiştirip kaçabilirdi.

Mina hemen gülümsedi. “Merhaba. Hoş geldin.”

Kız başını hafifçe eğdi. “Burası… cadının çay evi mi?”

“Evet,” dedi Mina. Sonra biraz düşündü. “Ama korkulacak türden bir cadı değilim. Daha çok çay dökmemeye çalışan türden.”

Kızın yüzünde çok küçük bir gülümseme kıpırdadı ama hemen kayboldu. “Ben bir şey getirdim.”

Mina tezgâhın önünden çıktı. “Bakabilir miyim?”

Kız mendili biraz daha sıkı tuttu. “Kırılmasın.”

“Tamam,” dedi Mina. “Çok dikkatli olurum.”

Kız yavaşça masalardan birine oturdu. Kumaş mendili masanın üstüne koydu, sonra katlarını tek tek açtı. İçinden küçük bir fincan çıktı. Fincan, Mina’nın biraz önce elinde tuttuğu fincandan çok daha eskiydi. İnce porselendi. Üzerinde solmuş pembe güller vardı. Kulpunun yarısı kırılmış, gövdesinin bir yanında yıldız gibi dağılan ince çatlaklar oluşmuştu. Fincan birkaç yerinden yapıştırılmıştı, ama yapıştırıcı izleri yaşlı bir ağacın damarları gibi belirgindi.

Kız fincana sanki canlıymış gibi baktı.

“Bunun içinde annemin sesi var,” dedi.

Mina’nın içi bir an yumuşadı. Pofur mutfakta kaynamayı bıraktı. Çay evinin içindeki küçük sesler bile inceldi; raflardaki kavanozların camı, pencereye vuran sabah ışığı, sobanın içindeki hafif çıtırtı… Hepsi sanki kızın cümlesine yer açıyordu.

Mina sandalyeye oturdu. “Adın ne?”

“Elma.”

Bu isim, Ayvaçınarı kasabasına tuhaf şekilde yakışıyordu. Mina gülümsememek için kendini tuttu ama Elma bunu fark etmiş olmalıydı.

“Biliyorum,” dedi kız. “Herkes ismimle şaka yapıyor.”

“Ben yapmayacağım,” dedi Mina hemen. “Çok güzel bir isim.”

Elma’nın parmakları fincanın kenarında dolaştı. “Annem koymuş.”

Mina başını yavaşça salladı. “Fincan da onun muydu?”

“Elma evet anlamında başını salladı. “Her sabah bu fincandan kuşburnu çayı içerdi. Bazen beni de kucağına alırdı. Fincanı iki eliyle tutardı, çünkü elleri hep üşürdü. Sonra…” Kız cümlenin kalanını yuttu. “Sonra fincan kırıldı. Annemden sonra. Ben düşürdüm.”

Mina, “Üzgünüm,” dedi. Bunun neye dair olduğunu özellikle söylemedi. Bazen insanlar tek bir cümlede birden fazla şeyi kaybederdi.

Elma gözlerini fincandan ayırmadan konuştu. “O günden beri bazen ses geliyor. Geceleri. Herkes evin gıcırdaması diyor. Babam ‘özlediğin için öyle sanıyorsun’ diyor. Komşu teyze fincanı atmamı söyledi. Ama ben uydurmuyorum.” Kız başını kaldırdı. Gözleri dolu değildi; daha kötüsü, dolmamak için çok uğraşıyordu. “Ben gerçekten duyuyorum.”

Mina’nın ilk aklına gelen şey “hayalet” oldu. Sonra bu düşünceden hemen utandı. Çünkü her eski eşya, içinde bir hayalet taşımıyordu. Bazen sadece bir hatıra taşırdı. Bazen de hatıra, hayaletten daha inatçı olurdu.

Pofur mutfağın kapısına doğru kaydı. “Fincanı yaklaştır.”

Elma yerinden sıçrar gibi oldu. “Kazan konuştu.”

Mina sakinleşmesini ister gibi ellerini kaldırdı. “Evet. Bu Pofur. Bazen biraz kaba konuşur ama genelde iyi niyetlidir.”

“Genelde?” dedi Elma.

Pofur’un gözleri köz gibi parladı. “Bugün nazik davranmaya çalışıyorum. Fincanı yaklaştırın.”

Elma, Mina’ya baktı. Mina başıyla onay verdi. Kız fincanı mendilin üstünde dikkatle Pofur’a doğru itti. Pofur, kapağının altından ince bir buhar çıkardı. Buhar fincana yaklaştı, çatlakların üstünde dolaştı, sonra birden geri çekildi.

Pofur homurdandı. “Bu fincanda hayalet yok.”

Elma’nın yüzü düştü.

Mina hemen, “Ama bu, senin duyduğun şeyin gerçek olmadığı anlamına gelmez,” dedi.

Pofur, “Ben daha cümlemi bitirmemiştim,” dedi. “Hayalet yok. Ama fincanın içinde sıkışmış bir ses var.”

Elma nefesini tuttu. “Annemin sesi mi?”

Pofur sessiz kaldı. Mina, onun bu soruya hemen cevap vermemesinin iyiye işaret olmadığını anladı. Çünkü Pofur, genelde bilmediği şeyleri de biliyormuş gibi söylerdi. Şimdi ise dikkatliydi.

Mina ayağa kalktı. “Bir çay yapalım.”

Elma’nın gözleri büyüdü. “Ses için mi?”

“Belki,” dedi Mina. “Ama önce fincanın ne sakladığını anlamamız gerek.”

Mutfağa geçti. Rafların önünde durdu. Hangi çayın uygun olduğunu seçmek kolay değildi. Uyku nanesi olmazdı. Cesaret tarçını fazla sertti. Kırgınlık yasemini belki ağır gelebilirdi. Mina’nın eli, küçük bir kavanozun önünde durdu: hatırlatan adaçayı. Onu az kullanmak gerekirdi. Fazlası, insanın yıllardır tozlanmış bütün anılarını aynı anda havalandırabilirdi. Mina bu hatayı bir kez yapmıştı; üç saat boyunca kendi üçüncü yaş gününü, komşunun kayıp kedisini ve hiç gitmediği halde rüyasında gördüğü bir panayırı hatırlamıştı.

“Çok az,” dedi kendi kendine.

Pofur da aynı anda, “Çok az,” dedi.

Mina biraz bal, bir yaprak hatırlatan adaçayı, iki damla kuşburnu şurubu ve fincanın çatlaklarını fazla zorlamaması için ılık su hazırladı. Kızın getirdiği fincana doğrudan sıcak su dökmedi. Önce başka bir fincanda demledi, sonra çayı Elma’nın annesinin fincanına sadece bir yudumluk kadar aktardı.

Çay fincanın dibine değdiğinde, çatlaklardan ince bir ışık geçti.

Elma iki eliyle masanın kenarına tutundu.

Mina da nefesini tuttu.

İlk ses çok zayıftı. Sanki uzak bir odada bir kaşık porselene değmişti. Sonra hafif bir gülüş duyuldu. Genç bir kadının gülüşü. Kısa, sıcak, ama yarım kalmış.

Elma’nın yüzü bembeyaz oldu. “Anne…”

Mina yutkundu. Pofur bile kıpırdamadı.

Fincandan sonra bir cümle geldi. Ama cümle eksikti. Ses boğuk ve kırık çıkıyordu.

“Eğer bunu… duyuyorsan… Elma…”

Ses kesildi.

Elma fincana sarılmak ister gibi eğildi. “Devam etsin. Lütfen devam etsin.”

Mina fincanın çatlaklarına baktı. Işık tekrar zayıflamıştı. “Fincan kırıldığı için ses de kırılmış olabilir.”

“Tamir edebilir misin?”

Mina’nın kalbi sıkıştı. Bu soru, bir fincan için sorulmuştu ama aslında başka bir şey içindi. Annesinden kalan son ses tamir edilebilir miydi? Yarım kalan bir cümle tamamlanabilir miydi? Kaybolan biri, bir fincanın içinden biraz olsun geri gelebilir miydi?

“Deneyebilirim,” dedi Mina. “Ama söz veremem.”

Elma başını salladı. “Ben söz istemiyorum. Sadece… lütfen dene.”

Mina tezgâhtan küçük tamir kutusunu getirdi. İçinde ince fırça, şeffaf yapıştırıcı, seramik tozu ve Pofur’un “asla kullanma” dediği parlak altın renkli bir toz vardı. Mina altın toza baktı.

“Hayır,” dedi Pofur.

“Ben bir şey demedim.”

“Gözlerin dedi.”

“Azıcık kullansam?”

“Bu toz çatlakları kapatmaz, onları hatırlanır hale getirir.”

Mina durdu. “Bu kötü bir şey mi?”

Pofur cevap vermeden önce Elma konuştu. “Ben çatlağı görmemden korkmuyorum. Sadece ses kaybolmasın.”

Bu cümle, Mina’nın karar vermesine yetti.

Fincanı tamamen eski haline getirmeye çalışmadı. Kırık kulpu yokmuş gibi davranmadı. Çatlakları gizlemedi. Onların üstüne çok ince bir seramik karışımı sürdü, sonra altın tozundan bir tutam ekledi. Toz, çatlakların içinde ince bir ışık gibi yerleşti. Fincan hâlâ kırıktı. Ama artık kırığı saklamıyordu. Sanki biri ona, “Bunu yaşadın ve hâlâ buradasın,” demişti.

Mina son dokunuşu yaparken elleri titredi. Bir an için büyünün fazla kaçmasından korktu. Fincan parlayabilir, patlayabilir, şarkı söyleyebilir, hatta Pofur’un iddia ettiği gibi geçmişten gelen bütün aile toplantılarını aynı anda anlatmaya başlayabilirdi. Ama hiçbiri olmadı.

Fincan sadece ısındı.

Mina onu dikkatle masaya koydu. “Şimdi bir yudum daha deneyelim.”

Elma, fincana dokunmadan önce Mina’ya baktı. Mina başıyla cesaret verdi. Kız fincanı iki eliyle tuttu. Çayın buharı yükseldi. Bu kez ses daha temizdi. Aynı kadın sesi, aynı sıcaklıkla, ama hâlâ biraz uzaktan geliyormuş gibi konuştu.

“Eğer bunu duyuyorsan, Elma, bil ki fincanı sakladığın için sana kızmadım.”

Elma’nın dudakları titredi.

Ses devam etti.

“Benim küçük elma çiçeğim… Bir gün bu fincan kırılırsa üzülme. Eşyalar kırılır. Bazen insanlar da kırılır. Ama sevgi, kırıldığı yerden tamamen dökülmez. Birazı çatlaklarda kalır. Bazen de oradan ışır.”

Mina’nın gözleri doldu. Pofur kapağını sessizce kapattı, sanki buharının bile konuşmayı bölmesini istemiyordu.

Elma fincanı göğsüne bastırmadı. Sıkmadı. Sadece iki eliyle tuttu. Dikkatlice. Annesinin elleri de böyle tutarmış gibi.

Ses son kez yumuşadı.

“Babanla çay içmeyi unutma. O güçlü görünmeye çalışınca daha çok susar. Ama elleri hâlâ üşür.”

Sonra ses kesildi.

Fincanın üstündeki buhar yavaşça dağıldı.

Elma uzun süre hiçbir şey söylemedi. Mina da söylemedi. Çünkü bazı anlarda konuşmak, sıcak bir çayın içine soğuk su katmak gibi olurdu. İyi niyetli olsa bile tadını değiştirirdi.

Sonunda Elma burnunu çekti. “Babam da iki eliyle fincan tutuyor,” dedi.

Mina yumuşakça gülümsedi. “Belki o da üşüyordur.”

Elma başını salladı. “O, annemden sonra kuşburnu çayı içmeyi bıraktı. Kokusu ağır geliyor dedi.”

“Belki bugün beraber içersiniz,” dedi Mina. “İstersen sana biraz karışım verebilirim. Çok güçlü değil. Sadece… can yakmadan hatırlatır.”

Elma fincana baktı. “Ben babama kızıyordum. Çünkü annemin adını söylemiyordu. Ben de o unutmak istiyor sanıyordum.”

Pofur alçak sesle konuştu. “Bazı insanlar unutmak istediği için susmaz. Konuşursa kırılır diye susar.”

Elma, Pofur’a baktı. Bu kez konuşan kazandan korkmadı. “Sen de mi kırıldın?” diye sordu.

Pofur bir an tamamen sessiz kaldı. Mina onun cevap vermeyeceğini sandı.

“Ben,” dedi Pofur sonunda, “bir kazanım. Biz çatlarız. Kırılmak daha dramatik yaratıklara özgü.”

Elma ilk kez gerçekten gülümsedi.

Mina küçük bir paket hazırladı. İçine azıcık kuşburnu, minicik hatırlatan adaçayı, biraz bal şekeri ve iki tane kurabiye koydu. Kurabiyeler bu kez sert değildi; Mina sabah erkenden yapmıştı ve sadece bir tepsi hafif yanmıştı. Yanık olanları Pofur “karakterli” diyerek mutfağa ayırmıştı.

Elma paketi aldı. Sonra durdu. “Fincan hâlâ kırık.”

Mina nazikçe başını salladı. “Evet.”

“Ama artık daha güzel görünüyor.”

“Bence de.”

Elma kapıya doğru yürüdü, sonra geri dönüp Mina’ya baktı. “Sen başarısız cadı mısın?”

Mina hazırlıksız yakalandı. “Ben… kim söyledi?”

“Kimse. Ama dün Toma, senin büyük büyülerde kötü ama küçük şeylerde iyi olduğunu söyledi.”

Mina ne hissedeceğini bilemedi. Bu bir iltifat mıydı, yoksa çok nazikçe sarılmış bir gerçek miydi?

Elma fincanı mendiline sardı. “Bence küçük şeyler daha zor. Çünkü büyük şeyleri herkes görür. Küçük şeyleri fark etmek gerekiyor.”

Bunu söyledikten sonra kapıdan çıktı.

Mina kapının arkasından uzun süre baktı. Ayvaçınarı’nın sabahı artık iyice aydınlanmıştı. Elma, fincanı iki eliyle tutarak meydan yoluna doğru yürüyordu. Bu kez adımları gelirken olduğundan biraz daha hafifti.

Pofur mutfaktan usulca seslendi. “Defterine yazmayacak mısın?”

Mina kendine geldi. Hemen tezgâha gitti, defterini açtı. Runo’nun sayfasından sonraki yeni sayfaya dikkatle başlık attı:

Elma — kırık fincan. Hayalet değil, tamamlanmamış hatıra.

Biraz düşündü. Sonra altına yazdı:

Bazı sesler geri dönmek için değil, geride kalanların birbirine yaklaşması için saklanır.

Kalemi bıraktıktan sonra tezgâhın arkasındaki kendi çatlak fincanını aldı. Onu atmayı düşünmüyordu artık. Belki bir gün tamir ederdi. Belki sadece saklardı. Belki de içine çay koymadan, pencere kenarında küçük bir saksı gibi kullanırdı.

Pofur, “O fincana isim vermedin, değil mi?” dedi.

Mina fincanı pencere kenarına koydu. “Hayır.”

“Güzel.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Mina çok masum bir sesle ekledi: “Sadece ona Maviş demeye karar verdim.”

Pofur’un kapağı öyle sert tıngırdadı ki, raftaki alıngan fincan hafifçe titredi.

Mina gülümsedi. Çay evi gün ışığıyla doluydu. Dışarıda kasaba yavaş yavaş uyanıyor, içeride su usulca kaynıyor, pencere kenarında çatlak bir fincan sessizce duruyordu.

Ve Küçük Cadının Küçük Çay Evi’nde, o sabah Mina bir şey daha öğrendi: Her kırığı kapatmak gerekmiyordu. Bazen kırığın içinden gelen sesi dinlemek yeterliydi.


Bölüm Tamamlandı

Kırık Fincandaki Ses

12 dk
Okuma Süresi
3/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 3
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.