Bölüm 5
Küçük Cadının Küçük Çay Evi

Pofur’un Homurtusu

14 dk okuma

Pofur o sabah ilk kez homurdanmadığında, Mina bunun kötüye işaret olduğunu hemen anladı.

Normalde Küçük Cadının Küçük Çay Evi güne Pofur’un en az üç şikâyetiyle başlardı. Su fazla yumuşaktı. Odun fazla nemliydi. Mina kavanoz kapaklarını gereğinden nazik kapatıyordu. Toma’nın getirdiği çörekler fazla neşeli kokuyordu. Maviş adı verilen çatlak fincanın pencere kenarında kendini fazla önemli sandığı bile olmuştu. Pofur, bir kazan ruhu için şaşırtıcı derecede geniş bir rahatsız olma listesine sahipti ve Mina, itiraf etmese de sabahları onun homurtularına alışmıştı. Çay evinin su kaynamadan önceki sessizliği, Pofur’un şikâyetleriyle dolunca daha ev gibi geliyordu.

Ama o sabah Pofur sessizdi.

Mina mutfağa girdiğinde kara kazan her zamanki yerinde duruyordu. Altındaki küçük ateş yanıyordu, kapağının kenarından çok ince bir buhar çıkıyordu, köz gözleri de açıktı. Yani uyumuyordu. Sadece konuşmuyordu. Bu, Mina’nın gözünde kaynayan suyun birdenbire buz tutması kadar garipti.

“Günaydın,” dedi Mina dikkatle.

Pofur cevap vermedi.

Mina, tezgâhın üstündeki kavanozları dizmeye başladı. Önce ayva çiçeği, sonra uyku nanesi, sonra cesaret tarçını. Normalde Pofur burada mutlaka bir şey söylerdi. “Cesaret tarçınını ayva çiçeğinin yanına koyma, genç cadı; biri diğerine kendini olduğundan önemli hissettirir,” gibi anlaşılması zor ama kesinlikle yargılayıcı bir cümle. Fakat bugün hiçbir şey demedi.

Mina bir kavanozu bilerek biraz eğri koydu.

Pofur yine konuşmadı.

Mina’nın içi sıkıldı. “Pofur?”

Kazan hafifçe fokurdadı. Bu cevap sayılmazdı. Pofur’un fokurdaması, çoğu zaman insanın omuz silkip arkasını dönmesiyle aynı şeydi.

“Hasta mısın?” diye sordu Mina.

Bu kez Pofur’un kapağı çok az kıpırdadı. “Kazanlar hasta olmaz.”

Mina rahatladı ama sadece bir anlığına. Çünkü Pofur’un sesi her zamankinden daha kısık çıkmıştı. Huysuzdu, evet, ama huysuzluğunda bile bir cansızlık vardı.

“Peki neyin var?”

“Hiçbir şey.”

Mina gözlerini kıstı. “Hiçbir şey diyen insanlar genelde bir şey saklar.”

“Ben insan değilim.”

“Hiçbir şey diyen kazanlar da bir şey saklıyor olabilir.”

Pofur, sanki bu mantığın kabalığından incinmiş gibi bir süre sessiz kaldı. Sonra, “Bugün çayları sen yap,” dedi.

Mina elindeki kaşığı neredeyse düşürüyordu. “Ben zaten çayları yapıyorum.”

“Hayır. Sen çayları karıştırıyorsun. Suyu ben dinliyorum.”

Bu cümle, Pofur’un ağzından çıktığında normalde kendini beğenmiş bir iddia gibi duyulurdu. O sabah ise daha çok yorgun bir itiraf gibiydi.

Mina yavaşça tezgâha yaklaştı. “Suyu dinlemek ne demek?”

Pofur’un gözleri kısa bir an parladı, sonra yeniden donuklaştı. “Bunu anlatacak kadar genç değilim.”

“Bu cevap olmadı.”

“Bugün cevap verme günüm değil.”

Mina onun üstüne gitmedi. En azından şimdilik. Pofur, canı sıkkın olduğunda daha çok homurdanırdı; bu kadar susması başka bir şeydi. Belki de dinlenmesi gerekiyordu. Belki kazan ruhlarının da bazı günler kapaklarını dünyaya kapatması normaldi.

Kapı zili çaldığında Mina kendini toparladı. İlk gelen Toma oldu. Elinde ekmek sepeti ve koltuğunun altında yeni bir kâğıt rulosu vardı. Fırınla ilgili konuşmasından sonra Toma’nın yüzünde başka bir açıklık belirmişti. Hâlâ telaşlıydı, hâlâ cümleleri birbirinin üstüne devriliyordu, ama artık bir şey saklamanın ağırlığı omuzlarında durmuyordu.

“Günaydın!” dedi. “Bugün babam bana fırının arka duvarını ölçtürdü. Neden biliyor musun? Çünkü oraya eski kasaba yollarının haritasını çizmemi istedi. Tabii annem önce duvara un bulaşır dedi, sonra kendisi en güzel köşeyi seçti. Bu arada çörek getirdim. Bu kez susamlar nemli değil. Yani biraz nemli ama kabul edilebilir nem. Pofur nerede?”

Mina mutfağı işaret etti. “Burada.”

Toma başını uzattı. “Günaydın Pofur Usta!”

Pofur sadece fokurdadı.

Toma geri çekildi. “Bana kızmadı.”

Mina fısıldadı. “Biliyorum.”

“Bu iyi mi kötü mü?”

“Bilmiyorum.”

Toma’nın yüzü ciddileşti. “Kazan hasta mı?”

Mina da aynı fısıltıyla, “Kazanlar hasta olmazmış,” dedi.

“Bunu kim söyledi?”

“Pofur.”

Toma kısa bir sessizlikten sonra başını salladı. “O zaman kesin hasta.”

O sabah çay evine Merya Nine de geldi, Pamuk da peşindeydi. Elma, okuldan önce babasıyla uğradı; babası gerçekten iki eliyle fincan tutuyordu ve Mina bunu fark etmemiş gibi davranarak onun için kuşburnu çayını biraz daha yumuşak demledi. Runo, atölyeye götürmek için küçük bir termos istedi; artık daha iyi uyuduğunu söylemedi ama gözlerinin altındaki morluklar biraz azalmıştı. Herkes çay istedi. Herkes her şeyin yolunda olduğunu sandı.

Mina ise o gün ilk kez Pofur’a danışmadan bütün çayları kendisi hazırladı.

Başta fena gitmedi. Ayva çiçeği doğru koktu. Kuşburnu fazla ekşi olmadı. Toma için hazırladığı hafif tarçınlı çay, onu gereğinden fazla cesur yapmadı; sadece fırındaki yeni haritadan bahsederken daha az hızlı konuşmasını sağladı. Mina içinden, belki de Pofur’un abarttığını düşündü. Belki gerçekten çayları kendi başına yapabiliyordu. Belki suyu dinlemek denilen şey, yaşlı kazanların kendilerini vazgeçilmez hissetmek için uydurduğu gizemli bir kavramdı.

Sonra Merya Nine ikinci fincanını içti ve kaşlarını çattı.

“Kötü değil,” dedi.

Mina’nın gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. “Kötü değil mi?”

“Hayır, hayır. Güzel. Sıcak. Kokusu da hoş.” Merya Nine fincana baktı. “Ama bugün biraz… düz.”

“Düz?”

“Yani çay çay gibi. Sadece çay.”

Mina bunun kötü bir şey olmadığını kendine söylemeye çalıştı. Çayın çay gibi olması, mantıken kötü olmamalıydı. Hatta bazı dükkânlarda bu başarı sayılırdı. Ama Merya Nine’ın söylediği şey, çayın tadından çok hissettirdiği şeyle ilgiliydi.

Elma’nın babası da benzer bir şey söyledi. “Kuşburnu güzel olmuş,” dedi nazikçe. “Ama geçen seferki gibi… nasıl desem… insanın boğazını yormadan içine oturmuyor.”

Toma, çöreğini çaya batırırken daha açık konuştu. “Bugünkü çaylar sanki iyi niyetli ama çekingen.”

Runo termosunu alırken Mina’ya baktı. “Ocağın sesi değişmiş.”

Mina dayanamadı. “Herkes bugün çaylara neden bu kadar dikkat ediyor?”

Çay evi aynı anda sessizleşti. Sonra herkes, çok nazik olmaya çalışan insanların yaptığı gibi birbirine baktı. Bu Mina’yı daha da kötü hissettirdi.

Pofur mutfakta hâlâ sessizdi.

Mina bütün gün gülümsedi, çay servis etti, kurabiye verdi, fincan topladı, Toma’nın getirdiği yeni haritayı duvara düzgün astı, Merya Nine’ın Pamuk için bıraktığı küçük yastığı pencere kenarına koydu. Ama içinde küçük bir yer, durmadan mutfağın sessizliğine takılıyordu. Pofur’un homurtusu yokken çay evi daha sakin değil, daha boş geliyordu.

Öğleden sonra müşteriler azalınca Mina mutfağa döndü. Pofur’un karşısına geçti. Bu kez elinde kaşık yoktu, kavanoz yoktu, çay yapma bahanesi yoktu.

“Bana ne olduğunu söyle,” dedi.

Pofur’un kapağı hafifçe kıpırdadı. “Bir şey olmadı.”

“Pofur.”

“Çaylar kötü müydü?”

Mina şaşırdı. “Ne?”

“Çaylar kötü müydü?”

“Hayır. Kötü değildi.”

“Düzdü.”

Mina’nın kalbi burkuldu. “Sen duydun mu?”

“Ben bir kazanım. Duymak istemediğim şeyleri de duyarım.”

Mina yere oturdu. Mutfağın taş zemini biraz soğuktu ama umursamadı. Pofur’un karşısında dizlerini kendine çekti. “Bugün neden yardım etmedin?”

Pofur uzun süre cevap vermedi. Ateşin çıtırtısı, çay evinin duvarlarına hafifçe yayıldı. Sonra kazan, her zamankinden daha alçak bir sesle konuştu.

“Çünkü bugün onun günüydü.”

“Onun?”

Pofur’un köz gözleri sönecek gibi kısıldı. “Eski sahibimin.”

Mina hiç kıpırdamadı. Pofur daha önce eski sahibinden bahsetmişti ama hep cümlelerin kenarından. “Bu evin eski sahibi şöyle yapardı”, “o kadın suyu böyle harcamazdı”, “eskiden fincanlar daha terbiyeliydi” gibi homurtuların içinde. Mina onun hakkında fazla soru sorduğunda Pofur ya susar ya da “genç cadılar geçmişi karıştırmak için çok heveslidir” derdi.

“Bugün ne günü?” diye sordu Mina.

Pofur’un buharı çok ince çıktı. “Çay evinin ilk açıldığı gün.”

Mina başını kaldırdı. “Bugün mü?”

“Yıllar önce. Bu ev ilk kez bugün çay koktu.”

Mina’nın içi sessizleşti. “Bilmiyordum.”

“Söylemedim.”

“Neden?”

Pofur bir süre homurdanmadı. Homurdanmaması, bu kez daha da üzücüydü. “Çünkü bazı günleri söyleyince gerçek olur.”

Mina bu cümleyi defterine yazmak istemedi. Yazamayacak kadar ağırdı. “Eski sahibinin adı neydi?”

“Vera.”

Mina bu ismi ilk kez duyuyordu. Çay evinin taş duvarları, sanki ismi tanıyormuş gibi biraz daha sıcaklaştı. Pofur devam etti.

“Vera büyük cadı değildi. En azından kimsenin büyük dediği türden değildi. Dağları oynatmazdı. Fırtınayı bölmezdi. Lanet kırarken üç kez hapşırırdı. Ama suyu dinlerdi. İnsan kapıdan girmeden önce hangi çayın onu karşılayacağını bilirdi. Bir fincanı masaya koyduğunda, o fincan bazen günlerce susmuş bir insanın ilk cümlesine yer açardı.”

Mina nefesini tutmuş gibi dinliyordu.

“Ben ona yardım ederdim,” dedi Pofur. “Suyu ben taşırdım. Ateşi ben tutardım. Buharı ben sakinleştirirdim. O da bana her sabah ‘günaydın huysuz dostum’ derdi.”

Mina’nın gözleri doldu. Pofur’un eski sahibini özlediğini biliyordu artık, ama özlemekle bunu duymak aynı şey değildi.

“Sonra?” diye sordu çok yavaş.

Pofur’un kapağı neredeyse hiç kıpırdamadı. “Sonra Vera bir gün çay evini kapatmadı. Sadece geri dönmedi.”

Mina’nın içi ürperdi. “Nereye gitti?”

“Bilmiyorum.”

Pofur’un sesi ilk kez gerçekten kırıldı. Bir kazan ruhunun sesi nasıl kırılırdı, Mina o ana kadar düşünmemişti. Ama kırılıyordu. Kapağın tıngırtısında, buharın inceliğinde, fokurdamanın düzensizliğinde.

“Bilmiyorum,” diye tekrarladı Pofur. “O sabah suyu hazırladım. Fincanları ısıttım. Kapı açılmadı. Öğlen oldu. Akşam oldu. Ertesi gün oldu. Sonra günler. Sonra yıllar. İnsanlar çay evinin kapalı olduğunu söyledi. Ben burada kaldım. Çünkü bir kazan, ocağını terk etmez.”

Mina artık ne söyleyeceğini bilmiyordu. Pofur’un huysuzluğu, bir anda daha farklı görünüyordu. Sadece eski alışkanlık değildi. Sadece kendini beğenmişlik değildi. O, bir gün geri dönecek birine mutfağı hazır tutmaya çalışan bir bekleyişti.

“Bugün onun açılış günü olduğu için mi sustun?”

“Bugün onun çaylarını hatırlamaya çalıştım,” dedi Pofur. “Ama suyu dinlemek… bazen iki kişi ister. Biri ateşi tutar, biri kalbi. Ben ateşi tuttum. Kalp kısmı…”

Sesi söndü.

Mina yavaşça ayağa kalktı. “O zaman birlikte yapalım.”

Pofur’un gözleri kısıldı. “Neyi?”

“Vera için bir çay. Belki eski tarifini bilmiyoruz. Ama sen onu hatırlıyorsun. Ben de… denemeye çalışırım.”

Pofur hemen karşı çıkmadı. Bu bile Mina için umut vericiydi.

“Genç cadı,” dedi sonunda, “hatıra çayı kolay değildir.”

“Ben kolay şeylerde de bazen başarısız oluyorum zaten,” dedi Mina. “O yüzden fark etmez.”

Pofur’un kapağı çok hafif tıngırdadı. Bu belki gülmekti, belki ağlamamak için çıkarılan bir sesti. Mina raflara döndü. “Ne koyardı?”

Pofur yavaşça kaynamaya başladı. “Ayva çiçeği. Çünkü bu kasabayı severdi. Biraz güneş kabuğu. Çünkü sabahları ışığı fincana koymak isterdi. Çok az kırgınlık yasemini. Ama çok az. Vera her kırgınlığın bütün çaya hükmetmesine izin vermezdi.”

Mina kavanozları tek tek aldı. “Başka?”

“Bir yaprak hatırlatan adaçayı.”

Mina durdu. “Bu ağır olabilir.”

“Bugün ağır.”

Mina başını salladı. Bir yaprak aldı. Sonra Pofur’un sesi, neredeyse fısıltı gibi çıktı.

“Ve bal.”

“Ne kadar?”

“Vera ölçmezdi.”

Mina gülümsedi. “Bu hiç yardımcı olmadı.”

“Kalbiyle koyardı.”

“Bu daha da az yardımcı oldu.”

Ama yine de bal kavanozunu aldı. Kaşığı batırdı. Ne kadar koyacağını gerçekten bilmiyordu. Sonra Pofur’un anlattığı Vera’yı düşündü. Büyük büyüler yapmayan, suyu dinleyen, Pofur’a her sabah huysuz dostum diyen, bir gün geri dönmeyen Vera’yı. Mina kaşığı kaldırdı ve balın kendi kendine damlamasına izin verdi. Bir damla. İki. Üçüncü damla uzadı, düştü, çayın içine karıştı.

Pofur, “Yeter,” dedi.

Mina suyu döktü. Bu kez acele etmedi. Buhar yükseldi. Önce sıradandı. Sonra çay evinin içine çok eski bir koku yayıldı. Mina bu kokuyu daha önce hiç duymamıştı ama duyar duymaz tanıdık geldi. Sanki bu evin taşlarına sinmiş, rafların arkasında saklanmış, kapının eşiğinde beklemişti. Ayva çiçeği, odun dumanı, eski kumaş, güneşli bir sabah, biraz da veda etmeden gidilmiş bir yol.

Pofur hiç konuşmadı.

Buharın içinde bir siluet belirmedi. Vera’nın yüzü görünmedi. Hayalet yoktu. Ses yoktu. Sadece çay evinin mutfağı bir anlığına başka bir zamana açılmış gibi oldu. Tezgâh daha yeni, raflar daha boş, Pofur’un gövdesi daha parlak, kapının önünde güneş daha gençti. Mina sanki bir kadının gülüşünü duyar gibi oldu ama emin olamadı.

Sonra buhar Pofur’un üstüne doğru kıvrıldı.

Kazan ruhu hafifçe titredi.

Mina fincanı iki eliyle tuttu. “Bu çayı sen içemezsin, değil mi?”

Pofur, “Ben kazanım,” dedi. “İçmem. Tutarım.”

Mina fincanı Pofur’un yanına koydu. “O zaman birlikte tutalım.”

Bir süre öyle kaldılar. Mina yerde oturdu, Pofur usulca kaynadı, fincandan yükselen buhar mutfağın tavanına doğru dağıldı. Çay evinin ön tarafında müşteriler yoktu. Dışarıda Ayvaçınarı’nın akşamüstü sesleri vardı. Ama mutfağın içinde, eski açılış gününden kalma bir sıcaklık ağır ağır dolaşıyordu.

Pofur sonunda konuştu. “Vera senin gibi değildi.”

Mina hafifçe gülümsedi. “Biliyorum.”

“Daha az sakardı.”

“Bunu tahmin etmiştim.”

“Fincanlara isim vermezdi.”

“Büyük eksiklik.”

“Ve çay yaparken çok daha az soru sorardı.”

Mina başını eğdi. “Peki ben çok mu kötüyüm?”

Pofur’un gözleri ona döndü. Bu kez içlerinde her zamanki alay değil, daha sessiz bir şey vardı. “Hayır. Sen Vera değilsin.”

Mina bunun iltifat mı, gerçek mi olduğunu anlayamadı.

Pofur devam etti. “Bugün bunu hatırlamam gerekiyordu.”

Mina’nın kalbi yumuşadı. “Ben onun yerini almaya çalışmıyorum.”

“Biliyorum.”

“Çay evini sevmeye çalışıyorum.”

“Onu da biliyorum.”

“Ve seni de.”

Pofur’un kapağı hiç beklenmedik şekilde sertçe tıngırdadı. “Aşırı duygusal cümle. Gereksiz. Teknik olarak kazan ruhları sevgiyle değil, bağlılık ve düzenli ateşle çalışır.”

Mina gülümsedi. “Tabii.”

“Yine de…” Pofur’un buharı biraz daha ısındı. “Yarın sabah suyu beraber dinleyebiliriz.”

Bu, Pofur dilinde büyük bir barış teklifiydi.

Mina başını salladı. “Memnuniyetle.”

O akşam çay evi kapanmadan önce Toma tekrar uğradı. Merya Nine de geldi. Elma ve babası da. Runo atölyeden çıkıp küçük bir fincan istedi. Mina, Vera için yaptıkları çaydan çok az hazırladı; bu kez Pofur da suyu dinledi, Mina da kalbini. Çay herkese aynı şeyi hissettirmedi. Merya Nine içince gençliğinde ilk kez pazara çıktığı günü hatırladı. Toma içince fırının ilk ekmek kokusunu. Runo içince ustasının bir keresinde ona hiçbir şey söylemeden omzuna dokunduğu anı. Elma içince annesinin saçını tarayışını.

Kimse çayın neden farklı olduğunu sormadı.

Ama herkes fincanı biraz daha yavaş içti.

Gece olduğunda Mina defterini açtı. Yeni sayfaya başlık attı:

Pofur — homurtunun altında bekleyen hatıra.

Bir süre düşündü. Sonra yazdı:

Bazı insanlar gider, bazı sesler susar, bazı kapılar yıllarca açılmaz. Ama sevilen bir yer, onu sevenlerin hatırasıyla yeniden ısınabilir.

Pofur yazıyı okur gibi buharını uzattı. “Fazla uzun.”

Mina gülümsedi. “Ama doğru mu?”

Pofur bir süre cevap vermedi. Sonra çok alçak sesle, “Fena değil,” dedi.

Mina bunun, “çok güzel” anlamına geldiğini artık öğrenmişti.

Çay evinin ışıkları sönerken mutfakta bir fincan çay daha duruyordu. İçilmeyen, ama tutulmuş bir çay. Vera için. Eski açılış günü için. Pofur’un yıllarca tek başına sıcak tuttuğu hatıra için.

Ve o gece, Küçük Cadının Küçük Çay Evi’nde ilk kez Pofur’un homurtusu geri döndü.

“Genç cadı,” dedi karanlık mutfaktan, “yarın sabah ayva çiçeğini soldan üçüncü rafa koy. Soldan ikinci rafın duygusal dengesi bozuldu.”

Mina odasının merdivenlerinde durdu. Gülümsedi.

“Tamam, huysuz dostum,” dedi.

Pofur birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra mutfaktan usul usul, memnun bir kaynama sesi yükseldi.


Bölüm Tamamlandı

Pofur’un Homurtusu

14 dk
Okuma Süresi
5/10
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Küçük Cadının Küçük Çay Evi, Bölüm 5
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.