Gözleri, yatağının başucundaki masanın üzerinde duran takvime takıldı. Orada yazan yıla boş boş bakarken zihni anında Rotterdam’ın o paslı gökyüzüne, Korozyon’un şehri tamamen yuttuğu o son güne gitti.
“Üç yıl mı?” diye fısıldadı kendi kendine, sesindeki inanamayışla. “Üç yıl olamaz…”
“Hesaplamaların doğru, Solas,” diye yankılandı Pax’in sesi, zihninin derinliklerinde. “Bilinçsiz ve o zırhın içinde simülasyona bağlı şekilde geçen tam üç yıl, iki ay ve on dört gün. Biyolojik bütünlüğünü ve hayatta kalmanı sağlamak birincil önceliğimdi; bu gereklilik nedeniyle zaman algın askıya alınmıştı.”
Solas’ın parmaklarının ucunda tuttuğu takvim yavaşça kayıp yere düştü. Bir kapsülün içinde silinip giden zaman ve bu yeni gerçekliğin bir anda, acımasız bir hızla üzerine çökmesi onu ruhen ezmişti.
Bana dayatılan bu dünyaya karşı ayakta kalmanın ne anlamı var? diye geçirdi içinden. Derse girmenin ne önemi var? Ben kimim?Kendimi bile tanıyamaz hale geldim. Zırhın içinde üç yılımı kaybettim… Daha da önemlisi, ailemi kaybettim.
Solas’ın gözleri karardı, nefesi kesildi. O karanlık gün bir anda tüm dehşetiyle gözlerinin önüne serildi. Ailesinin ölümüne tekrar tekrar şahit oluyordu; zihni o kanlı sokağa geri dönmüştü. Kesilen nefesine ve göğsündeki o ezici baskıya rağmen çaresizce boşluğa doğru elini uzattı.
“Uyarı,” diye yankılandı Pax’in sesi. “Sinir sisteminin ani tepkisi halüsinasyonlara neden oluyor. Acil müdahale protokolü başlatılıyor.”
Solas hâlâ zor nefes alıyordu, titreyen elleriyle başını iki yandan sıktı. “Pax…” diye inledi kesik kesik. “Pax, ailemi gördüm… Ailem oradaydı ama… ama yüzleri yoktu! Onlar nerede? Ailem nerede?”
Solas gözyaşlarını tutamıyordu. Boğazından dökülen ses, koca bir çaresizlikle titriyordu.
“Ailen hakkında bir bilgi sağlamam mümkün değil,” diye yanıtladı Pax aynı mekanik soğuklukla. “Sadece sinir sistemine müdahale ederek bu ani tepkilerini yatıştırabilirim. Ayrıca zırhın içinde geçirdiğin zaman bir kayıp sayılmaz, Solas. Zırh, biyolojik olarak senin için zamanı durdurdu ve vücudunu yeniledi—”
Solas, bu sözler karşısında başını yavaşça yere eğdi. Titreyen dudaklarından dökülen fısıltı, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti:
“Kayıp yok mu? Ailemi kaybettim… Nasıl kayıp yok?”
Gözlerinden akan yaşlar, Solas’ın bütün perişanlığını ve o üç yıllık ağır enkazı gözler önüne seriyordu. Birkaç saniye sonra, görünmez bir el omuzlarına basmış gibi bedeninin ağırlığına yenik düştü ve kendini o soğuk, steril odanın zeminine bıraktı.
O soğuk zeminde ne kadar kaldığını bilmiyordu. Saatler, belki de koca bir gün bilincinin bulanık sınırlarında kayıp gitmişti. Gözlerini her kapattığında Rotterdam’ın o kül rengi gökyüzünü ve ailesinin o silik, yüzsüz gölgelerini görüyordu. Öfke ve keder, yerini kemikleri bile sızlatan ağır bir uyuşukluğa bırakmıştı.
“Durum tespiti,” diye mırıldandı Pax, zihninin çeperlerine hafifçe dokunarak. “Zırhın enerji matrisinden aniden kopmanın getirdiği nörolojik şok ve adaptasyon süreci devam ediyor. Fiziksel bütünlüğünün tamamen oturması için statik konumda kalman önerilir.”
Solas cevap vermedi. Karanlık odayı izlemeye, duvarlardaki gölgelerin ritmik hareketlerini seyretmeye devam etti. Dışarıdaki o dünyaya adım atmak, içindeki boşluğu daha da büyütecekmiş gibi hissediyordu. Kendini bu dört duvar arasında zemine sabitlemek, zamana karşı verebileceği tek sessiz savaştı.
Ancak üçüncü günün sabahında, bu karanlık sessizlik resmi bir sesle bölündü.
Tak. Tak.
Kapı iki kez, net ve tok bir şekilde vuruldu. Solas yerinden kıpırdamadı. Ayağa kalkacak gücü ya da isteği yoktu. Başını bile çevirmeden öylece boşluğa bakmaya devam etti.
Kısa bir sessizliğin ardından, kapının altındaki dar boşluktan siyah, mühürlü bir zarf içeri kaydırıldı. Hemen ardından kapının arkasından pürüzsüz ve düz bir kız sesi duyuldu:
“Kayıt ofisindeydim,” dedi ses. “Bunu sana iletmemi söylediler.”
Başka tek bir kelime edilmedi. Koridorun loş ışığında uzaklaşan sessiz adım sesleri saniyeler içinde kayboldu.
Solas, zeminde yattığı yerden uzanıp siyah zarfı parmaklarının arasına aldı. Ağır hareketlerle mührü yırtıp kâğıdı açtı. Komutan Seçkin’in el yazısı, tıpkı kendisi gibi köşeli, sert ve tavizsizdi:
“Solas. Odanın içinde ne yaşadığın, aklını kaçırıp kaçırmadığın ya da burada kalıp kalmaman zerre umurumda değil. Ancak o toplantı salonunda seni Almanlara verip o metal yığınıyla birlikte yakılmana izin vermememin bir bedeli var. Akademi bir hayır kurumu değil. Eğer o odada kendi kendine çürümeyi seçersen, diplomatlara seni seve seve teslim ederim. Hayatta kalmak istiyorsan o tabuttan çık ve yatırımıma değeceğini kanıtla.”
Kâğıt Solas’ın parmaklarının arasında ezilirken, gözlerindeki o ölü ifade aniden dağıldı. Seçkin ona yas tutma lüksü tanımıyordu. Eğer burada durup çürümeye devam ederse, onu o laboratuvar masalarına veya kendisini yok etmek isteyenlerin ateşine geri fırlatacaklardı.
Hayatta kalmak… Simülasyonda geçirdiği üç yıl boyunca zihnine kazınan tek gerçek buydu.
Yavaşça yerden doğruldu. Soğuktan uyuşmuş parmaklarıyla kâğıdı bir kenara bıraktı ve köşede duran Akademi üniformasına doğru baktı. Ayağa kalkıp o cehennemin içine, amfiye doğru yürümek zorundaydı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.