Odanın ağır çelik kapısı üzerime kapanıp yankısı kesildikten kısa bir süre sonra tok bir tıslamayla yeniden açıldı.
İçeriye bu kez tek bir kişi girdi. O da az önce kanımı alanlar gibi kalın, sarı vizörlü bir hazmat tulumu giyiyordu ama elinde bir tür şeffaf kayıt tableti vardı. Az önce avazım çıktığı kadar atmış olduğum çığlıklar işe yaramış olmalıydı; vizörünün ardındaki gözleri şaşkınlık ve tedirginlikle üzerimde geziniyordu.
“Dilimizi konuşuyorsun,” dedi maskesinin ardındaki boğuk ve mekanik bir sesle. “Bizi anlıyorsun.”
“Siz… kimsiniz?” diye tekrarladım bitkin bir sesle, boğazımdaki kuruluk her kelimede canımı yakıyordu.
Adam sorumu tamamen görmezden geldi. Elindeki tableti yüzüme doğru kaldırıp soğuk bir ses tonuyla art arda sıraladı: “Adın ne? O tanımlanamayan zırhın içinde ne işin vardı? Nereden geldin?”
Zihnimin derinliklerinde sistemin uyarıcı frekansı titreşti: “Sadece temel bilgileri ver, Solas. Zırhın ve simülasyonun detaylarını şimdilik gizli tut. Gerçekleri ne kadar az bilirlerse o kadar güvende olursun.”
Derin bir nefes aldım, kelepçelerin izin verdiği ölçüde başımı dikleştirmeye çalıştım. “Solas,” dedim çatallı bir sesle. “Adım Solas. O zırh… felaket günü sadece beni korudu. İçine hapsoldum. Gerisini bilmiyorum.”
Adam başka bir soru sormadı. Söylediklerimi tablete işledi ve tıpkı diğerleri gibi bana bir anormallikmişim gibi son bir kez bakıp odadan çıktı.
Bu ilk temasın ardından zaman algımı tamamen yitirdim. Belki saatler, belki de günlerce o kör edici beyaz ışığın altında, steril metal masada öylece bekledim. Açlık, susuzluk ve o mutlak sessizlik zihnimi kemirmeye başlamıştı ki kapı nihayet yeniden açıldı.
Bu kez içeriye hazmat tulumlu araştırmacılar değil, tepeden tırnağa siyah zırhlara bürünmüş ağır silahlı askerler girdi. Manyetik kelepçelerimi çözüp ayaklarımın yere değmesine izin verdiler ama uyuşan bacaklarım beni taşımakta zorlanıyordu.
İki yanımdan kollarıma girerek beni bir tekerlekli sandalyeye oturup o cerrahi laboratuvardan çıkardılar. Loş, gri metal koridorlar boyunca sürüklendikten sonra daha resmi, daha karanlık ve çok daha soğuk olan ikinci bir sorgu odasına getirildim. Üstümdeki deli gömleğine benzer o kalın yalıtım malzemesi beni artık eskisi kadar sıkmıyordu, belki de bu esarete yavaş yavaş alıştığım içindi.
Beni metal bir sandalyeye oturtup odadan çıktılar. Çok geçmeden, odanın ağır çelik kapısı tok bir sesle açıldı.
İçeriye, omuzlarında yüksek rütbeli bir subayın ağırlığını taşıyan, yüzünde yılların ve sayısız savaşın izi olan bir adam girdi. Üzerindeki üniforma, beni buraya getiren askerlerin standart zırhlarından farklıydı; üzerinde Hollanda ordusuna ait eski amblemler vardı ve çok daha ağır, köklü bir askeri disiplini yansıtıyordu.
Sessizce karşıma oturdu.
Orada mısın? diye fısıldadım içimden, zihnimdeki o görünmez sığınağa tutunarak.
“Buradayım Solas,” diye yanıtladı o soğuk ses. “Şimdilik sadece durumu inceleyelim. Acele etme.”
Komutan, elinde tuttuğu kalın dosyayı masaya yavaşça bıraktı.
“Ben Hollanda savunma kuvvet komutanlarından biriyim,” dedi. Sesi bir kayanın sürtünmesi kadar pürüzlüydü ama içinde askerlere özgü o mekanik soğukluktan ziyade, tuhaf bir yorgunluk ve şefkat barındırıyordu.
Masaya doğru hafifçe eğildi, bakışları ciddileşti. “Bana o kısacık ifadende anlattığından daha fazlası lazım. Rotterdam’da gerçekte ne oldu? Üç yıl önce o gökyüzü yarıldığında ve o metal yığını şehre indiğinde… Neyi hatırlıyorsun?”
Yutkundum. Boğazımdaki o paslı düğüm, zihnimdeki o kanlı anılarla birleşti.
“O günü hatırlıyorum,” dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. “Annemin çığlığını, o devasa yaratıkları… Ve sonra o devasa zırhı. Beni korumaya çalışıyordu ama aynı zamanda beni içine hapsetti.”
Komutan uzun bir süre sessiz kaldı. Keskin, yorgun gözleriyle tepkilerimi ölçüyordu. Ardından parmaklarıyla masadaki dosyaya vurdu.
“Seni günlerce o hücrede bekletmek zorunda kaldık çünkü laboratuvardaki kan ve doku analizlerinin sonuçlanması zaman aldı,” dedi, sırtını sandalyeye yaslayarak. “Sistemlerimizin seni okuyamamasına ve o zırhın teknolojisinin bildiğimiz hiçbir şeye benzememesine rağmen… laboratuvar sonuçların genetik olarak tamamen insan olduğunu kanıtladı. En azından bilinçli bir biyolojik tehdit veya bir yaratık değilsin.”
Daralmış olan nefesimi verdim, omuzlarımdaki gerginlik biraz olsun azalmıştı. “O zaman gitmeme izin verecek misiniz?”
Komutan acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “İnsan olduğunu kanıtlaman seni sadece askerlerin namlularından kurtardı Solas, özgür kılmaz. Hükümet yetkilileri ve araştırmacılar seni anlamıyorlar. Anlamadıkları şeyden de korkarlar. Şu an kapıların ardında, senin o zırhın sırrını taşıyan paha biçilmez bir denek olduğunu savunan koca bir heyet var.”
Hücrenin soğukluğu yeniden içime işledi. “Yani sadece bir denek olarak mı yaşayacağım?”
“Eğer bu odadan sıradan bir sivil olarak çıkarsan evet, seni daha bu binadan ayrılamadan bir laboratuvar kafesine kapatırlar,” dedi Komutan. Sesini biraz daha alçalttı; o sert askeri duruşu bir anlığına kırılmış, yerini büyük bir keder almıştı. “Ama ben sana baktığımda bir tehdit ya da bir denek görmüyorum. Üç yıl önce o cehenneme dönen meydanda kurtaramadığım kızımı görüyorum. Bir Rotterdam kurbanının daha kafese kapatılmasına izin vermeyeceğim. Bu yüzden sana yasal bir çıkış yolu sunacağım: Atlantik Akademisi.”
“Orası neresi?”
“Atlantik Okyanusu’nun ortasında bulunan uluslararası, bağımsız bir bölge. Akademide bir pozisyonunun olması, seni açgözlü araştırmacıların ve hükümetlerin pençesinden kurtarır. Orada bir ‘öğrenci’ veya ‘inceleme altındaki Uyanmış’ statüsünde olursan, diplomatik dokunulmazlığın olur. Tabii ki bu, Akademi’nin acımasız testlerinden geçmene bağlı.”
Ayağa kalktı ve cebinden çıkardığı bir cihazla boynumdaki manyetik halkanın kilidini açtı. Boyunduruğun sert bir sesle masaya düşmesiyle ciğerlerime derin bir nefes çektim.
“Halk o heykeli ‘Kurtarıcı’ olarak gördü,” dedi Komutan kapıya doğru yürürken. Arkasına dönmeden hemen önce durakladı. “Akademideysen, o ismi gerçekten hak edip etmediğini kanıtlaman gerekecek. Hazırlan Solas. Yakında Akademinin ana yerleşkesine sevk edileceksin. Artık bir kargo değilsin ama henüz bir kahraman da değilsin. Sadece hayatta kalmaya çalışan birisin.”
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.