Bölüm 1
Kafesin Bedeli

Bir Maç Daha

14 dk okuma

Çocukken yetişkinlerin para hakkında neden fısıldadığını anlayamazdım. Babam faturaları mutfak masasının üzerine dizer, annem çayı soğuyana kadar elindeki hesap makinesine bakardı. Ben salonda televizyonun sesini biraz açınca ikisi de susar, sanki konuşmalarını değil de beni rahatsız eden bir sineği kovuyorlarmış gibi gülümserdi. O yaşta paranın kâğıttan yapıldığını sanıyordum. Yırtılırsa bantlanır, kaybolursa yenisi bulunurdu. İnsanların onun yüzünden uykusuz kalabileceğini, birbirine yalan söyleyebileceğini ya da sabah evden çıkarken akşam geri dönüp dönemeyeceğini düşünmeden kapıyı çekebileceğini bilmiyordum.

Anne babam öldüğünde yirmi yaşındaydım. Polis buna trafik kazası dedi. Yağmur, kaygan yol, kontrolünü kaybeden bir sürücü ve bariyerlere çarpan bir otomobil. Dört kelimelik nedenler, on iki sayfalık rapor, iki tabut. Cenazeden sonraki hafta evimize gelen adamlar ise ölümün geride yalnızca sessizlik bırakmadığını öğretti. Masanın üzerine kredi sözleşmeleri, gecikme bildirimleri ve babamın adını taşıyan borç dökümleri koydular. Annemin dolabında sakladığı acil durum parasının acil durum denilen şeye yetmediğini o gün anladım.

İki yıl sonra hâlâ aynı hesabı yapıyordum: Bu ay kaç kez dayak yemem gerekiyordu?

✦ ✦ ✦

Rakibim sol omzunu düşürdüğünde kroşe atacağını sandı. Daha doğrusu, benim öyle sanmamı istedi. Omzu aşağı inerken sağ ayağı yarım adım dışarı açıldı; kalçası dönmedi. Yumruk gelmeyecekti. Tekme gelecekti.

Düşünmek için zamanım yoktu. Sağ dizimi kaldırıp kaval kemiğimi onunkine çevirdim. Çarpışmanın sesi bodrumdaki uğultunun içinden bile duyuldu. Min-cheol’un yüzü bir anlığına buruştu. Benim bacağım da uyuşmuştu ama bunu ona göstermedim. Kafesin arkasına sıkışmış seyirciler bağırıyor, tavana asılı iki hoparlörden gelen bozuk bas sesi metal örgüyü titretiyordu. Ter, ucuz bira ve dezenfektan kokusu birbirine karışmıştı. Burası spor salonuna benzemek için fazla karanlık, depoya benzemek için fazla kalabalıktı.

Min-cheol geri çekilirken ağzındaki kanı yere tükürdü. Ona “Boğa” diyorlardı. İlk raundun başında nedenini göstermiş, başını göğsüme gömüp beni kafes boyunca sürüklemişti. Sırtımın hâlâ yandığını hissediyordum. Fakat boğaların bir sorunu vardı: İleri gitmeyi çok seviyorlardı.

Ellerimi çenemin hizasında tuttum, nefesimi burnumdan kısa kısa verdim. Min-cheol’un sağ kaşındaki kesik büyümüştü. Sol gözünün çevresi şişmeye başlıyordu. Benim alt dudağım yarılmış, dilime demir tadı çökmüştü. İkimiz de üçüncü raundun son iki dakikasında olduğumuzu biliyorduk. Aramızdaki fark, onun maçı bitirmek için acele etmesi, benimse acele eden insanların ne kadar açık verdiğini iki yılda öğrenmiş olmamdı.

Kalabalığın arasından Sang-ho’nun sesi yükseldi: “Uyuma, Min-jae!” Uyumuyordum. Yalnızca kirayı düşünüyordum.

Min-cheol yeniden geldi. Bu kez numara yapmadı. Sol direği kısa kaldı, sağ eli bütün ağırlığıyla arkasından fırladı. Başımı dışarı kaçırdım; yumruğu kulağımın yanından geçerken omzuna girdim. Belini sardığım anda dirseğini enseme indirdi. Bir kere, sonra bir kere daha. Üçüncüsüne fırsat vermeden ayağımı topuğunun arkasına geçirip onu çevirdim. Sırtı zemine vurduğunda kafesin çevresindeki insanlar tek bir ağız olmuş gibi bağırdı.

Üzerine kapandım. Min-cheol dizini aramıza sokmaya çalışırken sol kolumu boynunun altından geçirdim. Sağ eliyle bileğimi yakaladı. Parmakları bandajımın üzerinde kaydı. Göğsü hızla inip kalkıyor, yüzü omzumun yanında sıkışıyordu. Boğazını tamamen kapatacak açı bende değildi. Zorlasam kollarımı tüketirdim. O da bunu biliyordu. Kalçasını kaldırıp beni üzerinden atmaya çalışırken tutuşumu gevşettim; kaçtığını sandığı anda ağırlığımı ters tarafa taşıdım ve sağ dirseğimi açıkta kalan kaburgalarına indirdim.

İlk darbede homurdandı. İkincisinde vücudu kıvrıldı. Üçüncüsünü atamadım; hakem bileğimi tuttu. Min-cheol hâlâ savunabiliyordu ama ayağa kalkmak istemiyordu. Bodrumda bir zil çaldı. Kalabalığın sesi daha da yükseldi. Hakem beni geriye ittiğinde dizlerimin titrediğini fark ettim.

Kazandığımı anons eden adam adımı yanlış söyledi. Bunun önemi yoktu. Burada kimse gerçek adını duymak için dövüşmüyordu.

Kafesin kapısı açılınca soğuk hava yerine daha yoğun bir sigara kokusu geldi. Metal basamaklardan inerken sağ bacağım ağırlığımı taşımayı bir an reddetti. Düşmemek için kapıya tutundum. Seyircilerden biri omzuma vurup kulağıma bir şey bağırdı; müzikten anlayamadım. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa beni tebrik ediyordu ya da üzerine para yatırdığı adamın hâlâ ayakta olmasına seviniyordu. İkisi arasındaki farkı merak etmedim.

Bae Sang-ho beni soyunma odası dedikleri bölmeye götürdü. İnce kontrplakla ayrılmış üç kabin, paslı bir lavabo ve floresan lambanın altında sararmış bir ayna vardı. Sang-ho kapıyı ayağıyla kapatıp cebinden kalın bir zarf çıkardı. Kırklı yaşlarının sonunda, göbeğini pahalı gömleklerle saklamaya çalışan bir adamdı. Saçlarını her zaman geriye tarar, gecenin sonunda bile yakası bozulmazdı. Kafese çıkan herkes kan içinde kalırken onun üzerine tek damla sıçramaması bana doğaüstü geliyordu.

Zarfı uzatırken, “Yedi yüz,” dedi. Bandajlı ellerimle parayı sayamadığım için zarfın ağzını başparmağımla araladım. Banknotların kalınlığı yanlıştı. “Sekiz yüz demiştin.” Sang-ho paslı lavaboya bakıp “Sekiz yüz kazanırsan demiştim,” deyince ona az önce ne yaptığımı sordum. “Min-cheol üçüncü raundu tamamladı. Erken bitiriş primi yok.” Hakemin maçı durdurduğunu hatırlattım. Omuz silkti. Raundun bitmesine on bir saniye kalmıştı. Yüz bin won, on bir saniyeye sığmıştı.

“Ben kesmedim. Kural böyle.” Sang-ho bunu söylerken gözlerini benden kaçırmadı. Kuralların kendisi olduğunu ikimiz de biliyorduk. Zarfı geri istemedi; kabul edeceğimi de biliyordu. “Gelecek cuma daha büyük maç var. İstersen açığı orada kapatırsın.”

Kulağımın içinde hâlâ uğultu vardı. Aynadaki yüzüme baktım. Alt dudağım iki katına çıkmış, yanağımda mor bir çizgi belirmişti. Üniversitedeki insanların merdivenden düştüğüme inanması için bu kez oldukça yaratıcı olmam gerekecekti. Rakibin kim olduğunu sordum. “Henüz belli değil,” dedi. Ödül bir milyon iki yüz bin wondu.

Böyle yerlerde rakibi belli olmayan maçların tehlikesi belliydi. Ya son anda ağırlık farkı çıkar ya da başka bir bölgede başını belaya sokmuş biri ucuzca elden çıkarılmak istenirdi. Sang-ho rakibin adını bilmiyor değildi; benim paraya ne kadar ihtiyacım olduğunu ölçüyordu. O an cebimde kalan on sekiz bin wonu, üç gün sonra ödenecek kirayı ve sabah telefonuma düşen banka mesajını düşündüm. Babamın borcu ölünce kaybolmamış, yalnızca daha sabırlı birine dönüşmüştü.

“Saati yazarsın,” dedim. Sang-ho’nun dudaklarının kenarı hafifçe kalktı. Buz koymamı, dudağımı diktirmemi söyledi; Yu-na beni bu hâlde görürse yine onu arayıp sövecekmiş. Yu-na’nın onu aradığını ilk kez duyuyordum. Bunu sormak istedim ama Sang-ho kapıyı açıp çoktan çıkmıştı. Aynadaki yüzüm birkaç saniye daha bana baktı. Sonra musluğu açtım. Borudan önce kahverengi bir su geldi, ardından berraklaştı. Avucumu doldurup yüzüme götürdüğümde parmak eklemlerim sızladı.

Bir milyon iki yüz bin won. Kendime her seferinde bunun son maç olacağını söylemiyordum. İnsan aynı yalana sürekli inanacak kadar aptal olsa bile bir süre sonra cümleden sıkılıyordu. Ben daha dürüst bir yalan bulmuştum: Bir maç daha.

✦ ✦ ✦

Sangsu’ya giden ilk otobüste cam kenarına oturdum. Seul sabahın dördünde bile tam olarak susmuyordu; yalnızca sesini kısıyor, temizlik araçlarının ve uzaktan geçen kamyonların uğultusuna çekiliyordu. Cama yansıyan yüzüm, sokak lambalarının arasından geçtikçe görünüp kayboluyordu. Şişliğin üzerine kapüşonumu çekmiş, dudaktaki kanı peçeteyle silmiştim. İnsanlar bu saatte başkasının yarasını merak edecek kadar uyanık değildi. Karşımda uyuyan adamın çenesi göğsüne düşmüş, elindeki market poşetinden yeşil soğanlar dışarı uzanmıştı. Yan tarafta üniformalı iki genç kadın fısıltıyla konuşuyor, ara sıra telefonlarına bakıp gülüyordu. Onların arasında sıradan görünmek kolaydı. Seul, yorgun insanları saklama konusunda iyiydi.

Telefonumu çıkardığımda Jun-ho’dan sekiz cevapsız arama gördüm. Son mesajı yirmi dakika önce gelmişti: Yaşıyorsan nokta koy. Ekrana tek bir nokta yazdım. Hemen ardından aradı.

“Bunun nokta koy demek olduğunu sanmıyordum,” dedi telefonu açtığım anda. Sesi uykulu değildi; belli ki beni bekliyordu. Kazandığımı söyleyince sorusunu yineledi: “Harika. Şimdi tekrar soruyorum. Yaşıyor musun?” Otobüste olduğumu söyledim. Bu cevabı da kabul etmedi. Birkaç saniye sustu, ardından hastaneye gitmem gerekip gerekmediğini sordu.

Kafamı koltuğun arkasına yasladım. Enseme inen dirseklerin bıraktığı ağrı yeni yeni beliriyordu. “Dikiş gerekmiyor. Eve gelince bakarsın.” Jun-ho tıp öğrencisi olmadığını hatırlattı. İnternette fotoğraflara bakmayı sevdiğini söyledim. Geçen sefer kaburgamın çatlak olmadığını da internetten anlamıştı. “Çatlak değildi,” dedim. Hastaneye gidip öğrendiğimizi söyleyince sustum.

Jun-ho’nun öfkesi hiçbir zaman yüksek sesli olmazdı. Cümlelerin arasında bekler, insanı kendi savunmasını dinlemek zorunda bırakırdı. Lisede tanıştığımızdan beri bu huyuna alışamamıştım. Parayı aldığımı ve sabah kiradaki payımı göndereceğimi söyledim. “Ben kirayı sormadım,” dedi. Ev sahibinin soracağını söyleyince de konuyu Yu-na’ya getirdi.

Camdaki yansımama yeniden baktım. “Henüz düşünmedim.” Jun-ho, düşünmemi söyledi; çünkü Yu-na dün akşam eve gelmişti. Telefonumu açmayınca odamdaki spor çantasını görüp nerede olduğumu anlamıştı. “Bana bir şey söylemedi ama bu, kızmadığı anlamına gelmiyor.” Bunu bildiğimi söyledim.

“Hayır, bence bilmiyorsun.” Jun-ho’nun sesi ilk kez sertleşti. “Saat sekizde dersin var. Hoca geçen hafta seni yoklamada son kez uyardı. Eve gelip iki saat uyuyacaksın, sonra yüzün böyleyken kampüse gideceksin ve herkes hiçbir şey olmamış gibi davranacak. Sen de bunun işe yaradığını sanacaksın.”

Otobüs kırmızı ışıkta durdu. Bir marketin önünde çalışan adam kasaları içeri taşıyor, turuncu yelekli bir belediye işçisi kaldırımın kenarındaki çöpleri topluyordu. Herkes kendine ait bir sabaha hazırlanıyordu. Başka bir önerisi olup olmadığını sordum. Dövüşleri bırakmamı söyledi. “Borçları sen mi ödeyeceksin?” diye karşılık verdim.

Cümle ağzımdan çıktığı anda pişman oldum. Jun-ho cevap vermedi. Onun ailesi zengin değildi; kafede vardiya alıyor, okul ücretinin bir kısmını bursla karşılıyordu. İki aydır kiradaki açığımı ses çıkarmadan kapatmıştı. Ona söyleyebileceğim en haksız şeyi seçmiş, sonra da yorgunluğumun arkasına saklanmıştım. Öyle demek istemediğimi söyledim. “Evet,” dedi. “Hepimiz son zamanlarda istemediğimiz şeyleri yapıyoruz.” Hat kapandığında otobüs yeniden hareket etmişti.

✦ ✦ ✦

Eve vardığımda Jun-ho salondaki küçük masanın başında uyuyakalmıştı. Önünde açık duran dizüstü bilgisayarın ekranı kararmış, yanağının altında ders notları buruşmuştu. Mutfakla salon arasındaki dar koridorda ayakkabılarımı çıkarmaya çalışırken duvara çarptım. Sesle birlikte başını kaldırdı. Gözlerini açması birkaç saniye sürdü; beni gördüğünde uykusu tamamen kayboldu.

“Berbat görünüyorsun,” dedi. Ben de onun iyi görünmediğini söyleyince ayağa kalkıp yanıma geldi. Dudağıma bakmak için çenemi ışığa çevirdi, sonra sağ gözümün altındaki şişliği parmağıyla yokladı. Elini itince dokunmadan nasıl bakacağını sordu. Buzdolabından bezelye paketini çıkarıp yüzüme bastırdı. Buz torbası almaya hiçbir zaman para ayırmamıştık. Aynı donmuş bezelye paketi son altı ayda benim yanağımda, Jun-ho’nun burkulan bileğinde ve bozulmak üzere olan küçük buzdolabının kapağında görev yapmıştı.

Zarfı masaya bıraktım. Jun-ho paraya bakmadı. Sang-ho’nun ne kadar kestiğini sordu. Yüz bin deyince nedenini merak etti. “Yeterince hızlı kazanmadım.” Jun-ho gülecekmiş gibi oldu ama vazgeçti. “Normal bir işte patronun tuvalete fazla gittin diye maaşından keser. Seninki adamı on bir saniye geç dövdün diye kesiyor.” Normal bir iş bulduğumda haber vermesini söyledim. Geçen ay kampüsün yanındaki kafede ilan olduğunu hatırlattı. Gece vardiyasıyla bu paranın yarısını alamayacağımı söyleyince de orada yüzüme dirsek yemeyeceğimi söyledi.

Bezelye paketini biraz daha bastırdım. Soğuk, morluğun altında nabız gibi atan ağrıyı uyuşturuyordu. Masanın köşesinde üç zarf duruyordu: elektrik faturası, ev sahibinin bıraktığı gecikme bildirimi ve kredi şirketinden gelen kırmızı damgalı mektup. Üçünü de ters çevirmiştik. Üzerlerindeki yazıları görmeyince rakamların küçülmediğini biliyorduk ama evin içinde bize bakmalarından hoşlanmıyordum.

Jun-ho su ısıtıcısını çalıştırdı. Yu-na’ya kendisinin haber vermediğini, geldiğinde durumu anladığını söyledi. Neden yalan söylediğini sorunca, Yu-na gece yarısı tek başına depoya gitmeye kalkmasın diye yaptığını anlattı. İki kupaya hazır kahve boşalttı. Benimkine şeker koymadı; iki yıldır hâlâ sade içtiğimi unutuyordu. Ardından Yu-na’nın odama bir şey bıraktığını söyledi.

Odamız diye adlandırdığımız yerlerden benimki, eskiden muhtemelen bir dolaptı. Tek kişilik yatakla duvar arasında ancak yan dönerek yürünebiliyor, çalışma masamın çekmecesi yatağa çarptığı için tamamen açılmıyordu. Kapının arkasında asılı duran montumu kaldırınca yatağın üzerinde siyah bir plastik poşet gördüm. İçinden temiz bir sweatshirt, küçük bir yara bandı kutusu ve Yu-na’nın geçen hafta bende unuttuğu telefon şarj cihazı çıktı. Hiç not bırakmamıştı.

Şarj cihazını elime aldığımda göğsümde maç sırasında hissetmediğim türden bir ağrı oluştu. Yu-na kızdığında eşyalarını toplamazdı. Birer birer geri alırdı. Önce şarj cihazı, sonra diş fırçası, sonra raftaki kitap. İnsana ayrılığın bir anda olmadığını, küçük boşluklar hâlinde odaya yerleştiğini gösterirdi.

Telefonum çaldı. Ekranda onun adı görünmedi. Bankadan gelen otomatik mesajdı: Gecikmiş borcuma işleyen faizin yeni tutarı bildirilmişti. Aldığım yedi yüz bin wonun nereye gideceğini zihnimde yeniden böldüm. Beş yüz yirmi bin kira payı, altmış sekiz bin elektrik ve su, elli bin ulaşım kartı, kalanla yemek. Faize hiçbir şey kalmıyordu. Gelecek cuma kazanırsam bir kısmını yatırabilirdim. Gelecek cuma kaybedersem hastane masrafını düşünmem gerekirdi.

Yatağa oturdum. Yaylardan biri metal bir ses çıkardı. Duvarda anne babamın bir fotoğrafı vardı; çerçevesiz, köşesinden bantlanmış sıradan bir fotoğraf. Annem kameraya bakarken gözlerini kısmış, babam yanında bir şey anlatıyordu. O fotoğrafın çekildiği gün ne konuştuklarını hatırlamıyordum. İnsan kaybettiklerinden sonra önemli sözleri hatırlayacağını sanıyordu. Bende kalanlar ise babamın arabanın camını indirirken çıkardığı ses, annemin market listesini buzdolabına mıknatısla tutturması ve pazar sabahları mutfakta kızaran hamurun kokusuydu. İki saat sonra alarm çaldığında hiç uyumamış gibi kalktım.

✦ ✦ ✦

Hongik Üniversitesi’ne yürürken güneş binaların arasından yükselmişti. Hongdae’nin gece insanlarından kalan bardaklar kaldırım kenarlarında toplanıyor, kafeler kepenklerini açıyordu. Başımın üzerine siyah bir şapka geçirmiş, sweatshirtün kapüşonunu da kaldırmıştım. Eylül sabahı bu kadar örtünmek için yeterince soğuk değildi. Kampüs girişinde yanımdan geçen iki öğrenci dönüp yüzüme baktı; biri beni tanıyor olabilir, diğeri yalnızca morluğu merak etmiş olabilirdi. Yürümeye devam ettim.

Derslikte en arka sıraya oturdum. Profesör Lee içeri girdiğinde yoklama listesini masaya bıraktı ve gözlüğünün üzerinden bana baktı. Bakışının yüzümde bir saniye fazla kaldığını hissettim. Hiçbir şey söylemedi. Tahtaya gerilme ve şekil değiştirme bağıntılarını yazmaya başladığında defterimi açtım. Kalemi tutan parmaklarım şişmişti; her harfte bandajın altında deri geriliyordu.

İlk yirmi dakika boyunca dersi takip ettim. Sonra tahtadaki çizgiler birbirine karışmaya başladı. Profesör bir kirişin yük altındaki davranışını anlatıyor, ben Min-cheol’un sağ ayağını neden dışarı açtığını düşünüyordum. Formülün yanına farkında olmadan bir ayak izi çizmiş, ağırlık aktarım yönünü okla göstermiştim. Defterimi kapatırken yanımdaki sandalyeye biri oturdu.

Yu-na çantasını yere bıraktı. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Bana bakmadan defterini açtı, kalem kutusunu çıkardı ve profesörün anlattığı yere yetişmeye çalıştı. On dakika boyunca aramızda tek kelime geçmedi. Onun sessizliği Jun-ho’nunkine benzemezdi. Jun-ho insana konuşması için alan bırakırdı; Yu-na’nın sessizliği o alanı yavaşça daraltırdı.

Profesör tahtaya döndüğünde kaç dikiş atıldığını sordu. Dikiş olmadığını söyledim. “Güzel. Demek ki bu hafta ucuz kurtuldun.” Sesindeki sakinlik, bağırmasından daha kötüydü. Dün onu arayacağımı söyleyince dövüşten önce mi sonra mı arayacağımı sordu. Cevap vermedim. Sang-ho’ya geçen ay beni bir daha aramamasını söylediğini, buna rağmen yine gittiğimi hatırlattı. Kiranın üç gün geciktiğini söyledim. Biliyordu; Jun-ho anlatmıştı. “Her şeyi konuşmuşsunuz,” dedim. Bu kez yüzünü bana çevirdi. Gözleri morluklarımda dolaşmadan doğrudan gözlerime baktı. “Sen konuşmayınca birbirimizle konuşuyoruz.”

Profesörün sesi derslikte yankılanıyor, ön sıralarda klavye sesleri duyuluyordu. Yu-na’yla aramızdaki konuşma, kalabalığın içinde küçük ve kapalı bir odada geçiyor gibiydi. Ona zarfı, kesilen yüz bini, gelecek cuma teklif edilen parayı anlatabilirdim. Rakamları sıralayınca yaptığım şeyin mantıklı görüneceğini umuyordum. Fakat Yu-na rakamlara değil, ellerime bakıyordu. Beyaz bandajların arasından kurumuş kan çizgileri görünüyordu.

“Bırakamam,” dedim. Yu-na bırak demediğini söyledi. Ben diyeceğini biliyordum. Başını iki yana salladı. “Bana yalan söylemeyi bırak diyecektim. Nereye gittiğini bilmediğim her gece telefonun çaldığında birinin hastaneden aradığını sanıyorum. Buna devam edeceksen en azından ne zaman korkmam gerektiğini bileyim.”

Söyleyecek bir şey bulamadım. Özür dilemek kolay olurdu; geçen aylarda o kelimeyi çok kullanmıştım. Özrün ardından davranış değişmediğinde kelime borca benziyordu. Her tekrarında değeri biraz daha düşüyordu.

Ders bittiğinde Yu-na eşyalarını topladı. Kapıya yönelmeden önce yatağıma bıraktığı sweatshirtü işaret etti. Onun bende kalabileceğini ama şarj cihazını bugün getirmemi söyledi. Peşinden çıkmak istedim fakat Profesör Lee adımı söyledi. Sınıf boşalırken masasının önüne gittim. Yoklama listesini kapatıp yüzüme baktı. Bir kazaya karıştığımı söylemeyeceğimi umduğunu belirtti; geçen dönem merdivenden düşmüş, ondan önce bisiklet kazası geçirmiştim. Kampüs benim için tehlikeli bir yer hâline geliyordu.

Antrenman sırasında olduğunu söyledim. Ne antrenmanı yaptığımı sorunca boks dedim. Yalanın yarısı doğruydu. Profesör bandajlarıma baktı, ardından iç çekti. Devamsızlık sınırında olduğumu, bir sonraki laboratuvara gelmezsem beni kurtaramayacağını anlattı. “Hayatınızda ne olduğunu bilmiyorum ve bilmek zorunda da değilim. Fakat okul, boş zamanınız kaldığında uğradığınız bir yer değildir.” Bu cümleyi babam yaşarken duysaydı bana haftalarca tekrar ederdi. Başımı ikinci kez eğip odadan çıktım.

Koridorda Yu-na yoktu. Telefonumda ondan mesaj da yoktu. Bunun yerine bilinmeyen bir numaradan tek satırlık bir bildirim vardı: Kargonuz kapınıza bırakıldı. Hiçbir şey sipariş etmemiştim.

✦ ✦ ✦

Öğleden sonraki dersi beklemeden eve döndüm. Yol boyunca kendime paketin Jun-ho’ya ait olabileceğini söyledim. Kapının önüne bırakılmış küçük kahverengi zarfı görünce bu ihtimal kayboldu. Üzerinde kargo şirketinin etiketi yoktu. Adım siyah tükenmez kalemle yazılmıştı: HAN MIN-JAE. Adres eksiksizdi. Gönderen kısmı boştu.

Kapıyı açmadan önce koridorun iki ucuna baktım. Üst kattaki televizyondan bir yarışma programının alkışları geliyor, aşağıda bir çocuk ağlıyordu. Merdiven boşluğunda kimse yoktu. Zarfı yerden alırken kâğıdın içindeki sert köşeleri hissettim.

Jun-ho evde değildi. Mutfak masasına oturup zarfı önüme koydum. Açmadan önce birkaç dakika baktım. Borç tahsilatçıları isimlerini gizlemezdi. Sang-ho mesaj atmayı tercih ederdi. Yu-na böyle oyunlar oynamazdı. Kenarını parmağımla yokladığımda bantlanmadığını, yalnızca kapağının içine geçirildiğini fark ettim.

İçinden üç şey çıktı. İlki, anne babamın kazasına ait polis raporunun bir sayfasıydı. Fotokopinin üst köşesinde dosya numarası duruyordu. O numarayı tanıyordum; iki yıl boyunca bir kez bile açmadığım çekmecede aynı raporun tamamı vardı. Sayfanın üzerinde kırmızı kalemle tek bir cümle daire içine alınmıştı: Fren sisteminde kazadan önce oluşmuş mekanik arızaya rastlanmamıştır.

İkincisi, bulanık bir trafik kamerası görüntüsüydü. Tarih, kazanın olduğu geceyi gösteriyordu. Babamın gri otomobili kavşaktan geçiyordu. Arkasında siyah bir araç vardı; plakası ışık yüzünden seçilmiyordu. Fotoğrafın arkasına yalnızca bir saat yazılmıştı: 01.12. Kaza raporundaki saat 01.17’ydi.

Üçüncü parça daha eski bir fotoğraftı. Babam bir restoranın arka kapısında, takım elbiseli iri bir adamın karşısında duruyordu. Fotoğraf uzaktan çekilmişti ama babamı yan duruşundan, ellerini konuşurken ceplerine sokmasından tanıdım. Diğer adamın yüzünün çevresine kırmızı bir daire çizilmişti. Altında bir isim vardı: KWON DO-SIK. İsmi daha önce hiç duymamıştım.

Fotoğrafın altına katlanmış küçük bir kâğıt iliştirilmişti. Bilgisayarda yazılmış dört satır vardı.

“Anne ve babanın ölümü kaza değildi.

Kwon Do-sik o gece onları takip eden araçtaydı.

Gerçeği istiyorsan 14 Ekim’de Mullae’ye gel.

Demir Kapı’da dövüş ve kazan.”

Sandalyede ne kadar süre hareketsiz kaldığımı bilmiyorum. Buzdolabının motoru çalıştı, borulardan su sesi geçti, üst kattaki yarışma programında insanlar bir kez daha alkışladı. Hayat, masanın üzerindeki üç parça kâğıdın etrafından akıp gidiyordu.

Polisin söylediği her şeyi hatırladım. Yağmur çok şiddetliydi. Görüş mesafesi düşüktü. Babam viraja hızlı girmişti. Başka bir araçla temasa dair kesin kanıt yoktu. Annem olay yerinde, babam ambulansta ölmüştü. Bu cümleleri o kadar çok dinlemiştim ki zamanla kendi anılarımın yerine geçmişlerdi. O geceyi düşündüğümde yağmuru değil, rapordaki “yoğun yağış” ifadesini hatırlıyordum.

Trafik kamerası fotoğrafını ışığa kaldırdım. Siyah araç gerçekten babamın arkasındaydı. Bu tek başına hiçbir şey kanıtlamıyordu. Kwon Do-sik’in fotoğrafı başka bir gün çekilmiş olabilirdi. Dosya sayfası elimdeki rapordan kopyalanmıştı. Bunların hepsi birinin hazırladığı kötü bir şaka, bir borç tuzağı ya da beni bilinmeyen bir maça çekmek için kurulmuş düzen olabilirdi.

Sonra fotoğrafın köşesindeki tarihi gördüm. Kazadan üç gün önceydi.

Babamın son haftasını düşündüm. Telefonunu sürekli sessize almasını, eve geç gelmesini, annem mutfağa girince konuşmayı kesmesini. O günlerde bunları borçlardan utandığı için yaptığını sanmıştım. Cenazeden sonra gelen belgeler bu açıklamayı yeterince inandırıcı kılmıştı. İnsan önüne konan ilk acıya tutunuyordu; ikincisini taşıyacak yeri kalmıyordu.

Telefonumu çıkarıp Kwon Do-sik adını arattım. İlk sonuçlar sıradan insanlara aitti: bir emlakçı, eski bir belediye çalışanı, aynı isimde bir lise beyzbol antrenörü. Fotoğraftaki yüzü bulamadım. Ardından Demir Kapı’yı aradım. Mullae’de bu isimde kayıtlı bir spor salonu, bar ya da işletme görünmüyordu.

Kâğıdın son satırına yeniden baktım: Demir Kapı’da dövüş ve kazan. İki yıldır kafese para için çıkıyordum. Her yumruğun bir rakamı vardı. Kira, faiz, elektrik, yemek. Acının bile hesap dökümü yapılabiliyordu. İlk kez önümde parayla ölçemediğim bir maç duruyordu.

Yu-na’nın şarj cihazı masanın kenarındaydı. Jun-ho’nun sabah söylediği söz hâlâ kulağımdaydı. Profesör Lee’nin devamsızlık uyarısı, gelecek cuma Sang-ho’nun teklif ettiği para, ev sahibinin ters çevirdiğimiz mektubu… Hepsi aynı anda önümdeydi. Hayatım zaten taşıyabildiğimden daha ağırdı. Akıllı bir insan zarfı polise götürür, fotoğrafların kaynağını araştırır, bilinmeyen birinin gösterdiği kapıdan içeri girmezdi. Ben de bir zamanlar akıllı biri olduğumu düşünürdüm.

Masadaki fotoğrafta babam, Kwon Do-sik’in karşısında başını hafifçe öne eğmişti. Korkmuş görünmüyordu. Öfkeli görünüyordu. Onu son gördüğüm sabah da aynı gömleği giyip giymediğini hatırlamaya çalıştım. Hatırlayamadım.

Kâğıdı katlayıp cebime koydum. Trafik kamerası görüntüsünü ve eski fotoğrafı odamdaki çekmeceye, polis raporunun altına yerleştirdim. Ardından telefonumdan Sang-ho’nun numarasını açtım. Mesajı yazmam uzun sürmedi: Gelecek cuma değil. 14 Ekim’de Mullae’de dövüşmek istiyorum. Demir Kapı’yı bul.

Gönder tuşuna bastığım anda cevabı gelmedi. Ekran karardı ve kendi yüzümü gördüm: şişmiş göz, yarılmış dudak, hâlâ çözmediğim kirli bandajlar. O sabah aynadaki adamdan daha yaşlı görünüyordum.

Belki de annemle babamın ölümünün ardında hiç kimse yoktu. Belki biri beni kullanmaya çalışıyordu. Belki Demir Kapı’ya gittiğimde bulacağım tek şey, daha sert vuran başka bir adamdı. Ama iki yıl sonra ilk kez borçları düşünmeden dövüşmek istedim.

Bir maç daha.

Bu kez para için değil.

Bölüm Tamamlandı

Bir Maç Daha

14 dk
Okuma Süresi
1/2
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
— Kafesin Bedeli, Bölüm 1
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.