Fotoğraf gündüz çekilmişti.
Bunu ilk fark eden Jun-ho oldu. Apartmanın girişindeki camda, karşıdaki kuru temizlemecinin kırmızı tabelası yansıyordu. Tabela gece dokuzda kapanıyor ve ışıkları sönüyordu. Biz mandalina yerken saat ona yaklaşıyordu. Fotoğraf en az bir saat önce çekilmişti; gönderen kişi hâlâ dışarıda olmayabilirdi.
Bu bilgi bizi rahatlatmadı. Tam tersine, birinin biz eve dönmeden önce burada beklediğini gösteriyordu.
Eun-joo’yu aradım. Fotoğrafı ve numarayı gönderdiğimde yerimizden ayrılmamamızı söyledi. On beş dakika sonra apartmanın önüne üniformalı iki polis geldi. Merdiven boşluğunu, yangın çıkışını ve binanın arkasındaki dar avluyu kontrol ettiler. Kimseyi bulamadılar. Giriş kamerası aylardır bozuktu. Karşıdaki işletmenin kamerası ise sokağın diğer yönüne bakıyordu.
Polislerden biri bunun basit bir korkutma mesajı olabileceğini söyledi. “Basit” kelimesi tuhaf geldi. Bir yabancının evinizin önünde durup kapınızın fotoğrafını çekmesi, hayatınızın hangi noktasında sıradan bir tehdit sayılıyordu?
Eun-joo telefonda geceyi başka yerde geçirmemizi önerdi. Yu-na bizi kendi evine götürmek istedi. Bunu kabul edersem fotoğrafı çeken kişiyi onun kapısına taşıyacağımı düşündüm. Düşüncemi söylediğimde yüzü sertleşti. “Yine benim adıma karar veriyorsun,” dedi.
“Bu kez kapımızın fotoğrafını gönderdiler.”
“Evet, bizim kapımızın. Ben de buradayım.”
Jun-ho ikimizin arasına girip Tae-su’nun salonunda kalabileceğimizi söyledi. Salon gece boştu, girişinde kamera vardı ve adresi evraklarda görünmüyordu. Tae-su arandığında küfretti, sonra anahtarı minderlerin altındaki metal kutuya bıraktığını söyledi. Yarım saat içinde yanımıza gelecekti.
Gerekli eşyaları toplamak için odama girdim. Çantaya kıyafet, ilaç ve bilgisayarımı koydum. Duvardaki aile fotoğrafına uzandığımda durdum. Onu almak, bir daha dönemeyecekmişiz gibi hissettirdi. Yerinde bırakmaksa bir yabancının odama girip dokunabileceğini düşünmekti. Fotoğrafı banttan ayırıp defterimin arasına koydum.
Jun-ho kendi odasından çıkarken çalışma masasındaki küçük kaktüsü taşıyordu. Ona bakınca omuz silkti. “Üç yıldır ölmedi. Bizim yüzümüzden şimdi ölmesin.”
Gülmemem gereken bir anda güldüm. Yu-na da çantasını omzuna takarken başını eğip gülümsedi. Korku yok olmadı ama birkaç saniyeliğine odadaki tek şey değildi.
Kapıyı kilitleyip aşağı indik. Polis aracı biz sokağın köşesini dönene kadar bekledi.
Tae-su’nun salonunda uyumak, evde uyumaktan daha güvenli fakat daha rahatsızdı. Jun-ho ringin zeminine üç minder serdi. Yu-na ofisteki kısa kanepeyi aldı. Ben kum torbalarının yanında, sırtımı duvara vererek oturdum. Doktorun birkaç gün dinlenmem gerektiğini söylemesinin üzerinden kırk sekiz saat geçmemişti. Burnum her nefeste sızlıyor, sol kolum levyeyi karşıladığım yerde morarıyordu.
Tae-su gece yarısına doğru geldi. Elinde dört kap sıcak çorba ve yeni bir kapı kilidi vardı. Fotoğrafı dinledikten sonra ilk yaptığı şey salonun arka çıkışını kontrol etmek oldu. Ardından telefonlarımızı masaya koydurup perdeleri kapattı.
“Bu gece burada kalırsınız,” dedi. “Yarın evinize gündüz gideriz.”
“Belgelerin kopyaları evde değil,” dedi Jun-ho. Dosyaları şifreli bir çevrimiçi depoya yüklemiş, iki belleğe de kopyalamıştı. Birini iş yerindeki dolabına, diğerini kampüste Yu-na’nın kilitli çekmecesine koymuştu. Bana söylemeden yapmışlardı.
“İyi,” dedi Tae-su. “Min-jae’den saklayarak yapılan ilk doğru iş olabilir.”
Çorbanın kapağını açtım. “Herkes bugün çok komik.”
Kimse gülmedi.
Tae-su bilinmeyen numarayı sordu. Maç adresini gösterdim. Euljiro’daki yeri tanıyordu. Bilardo salonunun üst katında yasal bir işletme, bodrumunda davetli maçların yapıldığı küçük bir ring vardı. Demir Kapı kadar sert değildi; dövüşçüler sağlık kontrolünden geçiriliyor, sonuçlar bölge yöneticilerine raporlanıyordu. Burada kazanmak para dışında bir şey ifade ediyordu. Dövüşçünün başka bölgelerde eşleşme alabilecek kadar güvenilir olduğunu gösteriyordu.
“Jeong Woo-jin’i biliyor musun?” diye sordum.
Tae-su başını salladı. Yirmi dört yaşında, amatör kickboks geçmişi olan bir dövüşçüydü. İki yıl önce resmî maçlarda lisans cezası almış, sonra yeraltına geçmişti. Hızlı ayakları ve sol tekmesiyle biliniyordu. Son üç maçını kazanmıştı. “Ama bu eşleşme mantıklı değil,” dedi Tae-su. “Siz farklı bölgelerin dövüşçülerisiniz. Seni Kwon’a yaklaştıracak maç, onun adamlarından biriyle olmalı. Woo-jin’in burada ne işi var?”
“Beni gönderen kişi biliyordur.”
“Sana söylemiyorsa senin bilmeni istemiyordur.”
Yu-na çorbasını karıştırıyordu. “Maça gitmezse ne olur?”
“Numara başka yol bulur,” dedim.
“Sana sormadım.” Yu-na, Tae-su’ya baktı.
Tae-su dürüstçe cevap verdi. “Kwon, Min-jae’nin elindeki kanıtı aramaya devam eder. Maça çıkması bunu değiştirmez. Fakat eşleşmeyi hazırlayan kişiyi görünür olmaya zorlayabilir.”
“Nasıl?”
“Şart koyarak.” Tae-su bana döndü. “Körlemesine gitmeyeceksin. Organizasyonu kimin yaptığını, ödülü kimin verdiğini ve maçtan sonra kiminle görüşeceğini soracaksın. Cevap yoksa maç da yok.”
Telefonu elime aldım. Bilinmeyen numaraya şartları yazdım. Mesaj gitmedi. Numara kapanmıştı.
“Demek cevabımızı aldık,” dedi Yu-na.
Ben o kadar emin değildim.
Sabah Tae-su’yla eve döndüğümüzde kapıda zorlama izi yoktu. Kilit sağlam, pencereler kapalıydı. İçeri ilk o girdi. Salonu, mutfağı ve odaları tek tek kontrol etti. Ben kapının önünde beklerken her şeyin yerli yerinde olmasını umuyor, aynı zamanda bunun tehdidin yalnızca zihnimizde yaşadığı anlamına gelmesinden korkuyordum.
Tae-su odamdan çıktığında yüzündeki ifade cevabı verdi.
Çekmeceler boşaltılmıştı. Yatağın altındaki kutular açılmış, kıyafetler yere atılmıştı. Duvara bantladığım fotoğrafın yerinde dört sarı bant izi kalmıştı. Fotoğrafı yanımıza aldığım için sevinmem gerektiğini düşündüm. Bunun yerine, birinin annemle babamın yüzünü duvarda bulamamasından garip bir tatmin duydum.
Jun-ho’nun odasındaki bilgisayar kasası açılmış, depolama diski sökülmüştü. Mutfakta yalnızca dosya koyabileceğimiz dolaplar karıştırılmıştı. Televizyon, para zarfı ve diğer değerli eşyalar yerindeydi. Hırsızlık gibi görünmesi amaçlanmamıştı. Biri aradığını bulamadığını bilmemizi istemişti.
Eun-joo olay yeri ekibiyle geldi. Parmak izi aradılar, kapı kilidini incelediler. Apartman görevlisi gece su sayacı için iki kişinin geldiğini, üzerlerinde iş kıyafeti olduğunu söyledi. Kimlik sormamıştı. Anahtarı nasıl aldıkları bilinmiyordu. Kilitte hasar yoktu.
“Ev sahibinde yedek anahtar var,” dedi Jun-ho.
Ev sahibi arandığında anahtarın ofisindeki dolapta olduğunu söyledi. Kontrol etmek için gittiğinde dolabın açık olduğunu fark etti. Ne zaman alındığını bilmiyordu.
Eun-joo odamın kapısında durup dağınıklığa baktı. “Fotoğrafı gönderen kişiyle buraya girenler aynı taraf olmayabilir,” dedi.
“Neden?”
“Fotoğrafı gönderen kişi sizi evde birilerinin beklediği konusunda uyardı. Kwon’un adamlarıysa belgeleri arıyor. Biri sizi hedef gösterirken aynı zamanda diğerinden kaçırıyor.”
“Bana yardım ediyor.”
“Hayır. Taşını koruyor.”
Bu kelimeyi sevmedim. Yine de itiraz edemedim.
Polisler ayrıldıktan sonra evi toplamaya başladık. Yu-na kırılan çekmece raylarını bir kutuya koydu. Jun-ho yeni kilit için ölçü aldı. Ben yerdeki kıyafetleri toplarken babamın eski kol saatini yatağın altında buldum. Çalışmıyordu; yıllardır takmıyordum. Kayışı kopmuştu. Eve giren kişi saati eline almış, işe yaramadığını düşünüp yere atmış olmalıydı.
Öfke boğazımdan yukarı çıktı. Kimi yumruklayacağımı bilmiyordum. Bu yüzden odadaki her şey hedefe dönüşüyordu. Kırık çekmeceyi tekmeyle kapatmak üzereyken Yu-na önümde durdu.
“Dolaba vurursan dolap acımayacak,” dedi.
“Biliyorum.”
“Elin acıyacak. Sonra yine maça çıkacaksın.”
Ayağımı indirdim. Saatin kopan kayışını avucumda çevirdim. “Buraya geldiler.”
“Evet.”
“Bir dahaki sefer siz buradayken gelirlerse?”
Yu-na’nın yüzünde korku belirdi fakat geri çekilmedi. “O zaman birlikte karar veririz.”
Bu cümle sorunu çözmüyordu. Yine de ne yapmam gerektiğini söylüyordu. Onları hayatımdan çıkarmak yerine kararın içine almalıydım. Korumak, uzakta tutmakla aynı şey değildi.
O gün ev sahibinin izniyle kilidi değiştirdik. Jun-ho kamerayı kurdu. Yu-na sarı dosyanın kopyalarını üç farklı yere daha gönderdi. Ben Ma Gwang-su’nun istediği üç yüz bin wonu yatırdım. Para hesaptan çıktığında rahatlamadım; borç yalnızca sayı değiştirmişti.
Evi toparlamak akşama kadar sürdü. Çekmece raylarını değiştirecek paramız olmadığı için Jun-ho tahta parçalarını vidalayıp geçici destek yaptı. Yu-na kıyafetleri katlıyor, ben de kırılan küçük eşyaları ayırıyordum. Bir yabancının odamıza girmesi yalnızca korku bırakmamıştı; hangi eşyanın nerede durduğuna dair sessiz anlaşmamızı da bozmuştu. Çoraplar mutfak sandalyesinden, ders notları ayakkabılıktan çıkıyordu. Annemin eski tarif defterini banyonun önünde bulduk. İçindeki sayfalardan biri ıslanmış, mürekkebi dağılmıştı.
Defteri kaloriferin üzerine düz biçimde serdim. Yu-na yanına çömelip sayfaları ayırdı. “Bunu neden aramış olabilirler?” diye sordu.
“Her kâğıdı kontrol etmişler.”
“Belki de ne aradıklarını tam bilmiyorlardı.”
Bu ihtimal, Kwon’un elindeki bilginin sınırlı olduğunu gösteriyordu. Sarı dosyayı bulduğumuzu biliyorlardı ama babamın kopyaları nereye sakladığını bilmiyorlardı. İsimsiz kişi onlara söylememişti. İki taraf da aynı şeyin peşindeydi ve ikisi de benim elimde ne olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.
Jun-ho mutfaktan bir kutu getirdi. Kırılmayan aile eşyalarını içine koyduk: fotoğraf, saat, tarif defteri, annemin personel kartının kopyası ve babamdan kalan dolma kalem. Kutuyu Tae-su’nun salonundaki kilitli dolaba götürmeye karar verdik. Bunların hiçbirinin soruşturma değeri yoktu. Yine de bir daha eve girerlerse kaybetmek istemediğim şeyler kanıtlardan ibaret değildi.
Akşam yemeğini yerde oturarak yedik. Masa, sökülen çekmecelerin vidalarıyla doluydu. Jun-ho paket yemek kaplarını açarken “Taşınmalıyız,” dedi. Yeni depozito için paramız olmadığını söylediğimde bunu bildiğini, yalnızca yüksek sesle düşünmek istediğini anlattı. Yu-na kendi ailesinin yanında bir süre kalabileceğimizi söyledi. Jun-ho teşekkür etti. Ben sustum. İkisi de yüzüme baktı.
“Bu karar yalnızca senin değil,” dedi Jun-ho.
“Bir şey söylemedim.”
“Yüzün söyledi.”
Onların evine gitmenin tehlikeli olduğunu, Kwon’un bizi takip edebileceğini anlattım. Yu-na bunun mümkün olduğunu kabul etti. Sonra geçici olarak farklı günlerde farklı yerlerde kalmayı, evde kimse yalnızken kapıyı açmamayı ve canlı konumlarımızı ortak bir grupta tutmayı önerdi. Bunlar kusursuz çözümler değildi; fakat kaçmakla hiçbir şey olmamış gibi davranmak arasındaki ilk gerçek planımızdı.
Telefonlarımızda “Mandalina” adında bir grup kurduk. Jun-ho ismi seçti. Acil durumlarda tek bir kelime gönderecektik. “Kabuk” yazılırsa polisi arayacak, “çekirdek” yazılırsa bulunduğumuz yerden ayrılacaktık. Tae-su gruba eklendiğinde bunun hayatında gördüğü en aptal güvenlik sistemi olduğunu söyledi. Ardından bildirimleri açtı.
Öğleden sonra bilinmeyen bir numara beni aradı.
“Han Min-jae?” Ses genç bir erkeğe aitti. Ne tehditkâr ne de aceleciydi. Kendini Lim Seung-ho olarak tanıttı. Euljiro’daki maçın eşleştirme sorumlusuydu. Şartlarımı duyduğunu söyledi.
“Numaramı kim verdi?”
“Maçı isteyen kişi.”
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsan maçı nasıl ayarlıyorsun?”
Seung-ho kısa bir süre sustu. “Bu dünyada insanların adından önce parası gelir. Ücret ödendi. Rakip kabul etti. Ben ringi sağlıyorum.”
“Kazandıktan sonra Kwon’la görüşeceğim söylendi.”
“Ben böyle bir söz vermedim.”
“O zaman dövüşmüyorum.”
Telefonu kapatmaya hazırlanırken, “Bir milyon sekiz yüz bin won,” dedi. “Yarısı ringe çıktığınızda, yarısı kazanırsanız. Sağlık görevlisi ve hakem var. Woo-jin sizinle aynı sıklette. Bu, Demir Kapı değil.”
“Bunların hiçbiri soruma cevap değil.”
“Kwon Do-sik maç sonucunu görecek. Euljiro’daki eşleşmeler bölgelere bildirilir. Sizi doğrudan kabul etmesi için bundan fazlası gerekir.”
“Kaç maç?”
“Bu maçı kazanırsanız bir.”
İsimsiz mesaj da iki maç demişti. Seung-ho’nun bilmediğini iddia ettiği kişiyle aynı hesabı yapması tesadüf değildi. “Seni nerede bulurum?” diye sordum.
“Maç gecesi masada olurum.”
“Yüzünü görmeden kabul etmiyorum.”
Seung-ho bir adres verdi. Kalabalık bir kafede, bir saat sonra buluşacaktık. Eun-joo’yu arayıp görüşmeyi haber verdim. Tek başıma gitmememi söyledi. Tae-su benimle geldi; Yu-na ve Jun-ho karşı kaldırımdaki dükkânda bekledi.
Lim Seung-ho düşündüğümden gençti. Otuz yaşından küçük, ince yapılı ve sade giyimliydi. Masaya oturduğumuzda iki elini görünür yerde tuttu. Önünde kahve yoktu. İlk bakışta onu yeraltı dövüşleriyle bağdaştıracak hiçbir şey yoktu; belki de bu yüzden iyi bir aracıydı.
Tae-su rakibin tıbbi kaydını ve maç şartlarını istedi. Seung-ho tabletinden dosyaları gösterdi. Woo-jin’in lisans cezası sportmenlik dışı hareketten değil, izinsiz bir etkinliğe katıldığı için verilmişti. Son tartısı seksen üç kiloydu. Kurallar resmî karma dövüş sanatlarına yakındı: üç raund, yerde dirsek yok, ense ve eklem tersine darbeler yasak. Maç videosu çekilecek ama yayımlanmayacaktı.
“Videoyu kim izleyecek?” diye sordum.
“Bölge masaları.”
“Jang Tae-guk da mı?”
Seung-ho’nun yüzü değişmedi. “İsim konuşmam.”
“Kwon?”
“İsim konuşmam.”
“Beni buraya getiren kişi?”
“Onu ben de görmedim.”
Her cevabı kapalıydı ama masadan kalkmıyordu. Bizi ikna etmek için görevlendirilmişti. Kimin adına çalıştığını söylemeden güven vermeye uğraşıyordu. Eun-joo’nun sözü aklıma geldi: Yalan söylemeden de insan yönlendirilir.
“Şartım var,” dedim. “Maçtan sonra videonun bir kopyasını alacağım. Ödeme nakit değil, kayıtlı hesaptan yapılacak. Rakip değişirse kafese girmem.”
Seung-ho ilk kez gülümsedi. “Burası pazarlık masası değil.”
“O zaman başka dövüşçü bul.”
Tae-su bana bakmadı. Karşı kaldırımda Yu-na telefonuna bakıyor, Jun-ho camdan bizi izliyordu. Ayağa kalktım. Seung-ho ben kapıya ulaşmadan seslendi.
“Kabul.”
Arkamı döndüm. “Hepsi?”
“Hepsi.”
Bu kadar çabuk kabul etmesi şartlarımın güçlü olduğunu göstermiyordu. Beni ringe sokmanın onlar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.
Sözleşmeyi o gün imzalamadım. Fotoğrafını Eun-joo’ya gönderdim, Tae-su’yla birlikte her maddesini okudum. Eun-joo, ödemenin yapılacağı şirketin altı ay önce kurulmuş bir etkinlik firması olduğunu buldu. Şirket sahibinin sabıka kaydı yoktu fakat adresi boş bir ofise çıkıyordu. Seung-ho’nun adı resmî kayıtlarda görünmüyordu. “Şartlarını kabul etmeleri güvenli olduğun anlamına gelmez,” dedi. “Yalnızca maça çıkmanı istediklerini kanıtlar.”
Tae-su, Woo-jin’in internette kalmış iki amatör maç videosunu buldu. Akşam salondaki küçük televizyonda izledik. Woo-jin uzun gardla dövüşüyor, ön ayağını sürekli hareket ettiriyordu. Solaktı. Sağ eliyle görüşü ölçüyor, rakip içeri girdiğinde sol tekmesini gövdeye çıkarıyordu. İlk videoda rakibinin karaciğerine aynı tekmeyi üç kez vurmuş, dördüncüde başa çıkararak maçı bitirmişti. İkincisinde kafese sıkışınca yumruklaşmak yerine açı değiştirip merkezden kaçmıştı.
“Gyu-min’in tam tersi,” dedim.
“Bu yüzden onu seçmiş olabilirler,” dedi Tae-su. “Gyu-min seni sıkıştırdı. Woo-jin senin peşinden koşmanı sağlayacak. Sabırsızlaşırsan yorulursun. Öfkelenirsen kafana tekme yersin.”
Videoyu yavaşlattı. Woo-jin tekme atmadan hemen önce sağ topuğunu dışarı çeviriyor, omzunu ise neredeyse hiç oynatmıyordu. Hareketi önceden okumak zordu. Tae-su bana kum torbasının karşısında aynı pozisyonu aldırdı. Solak rakibe karşı dış ayağı kazanmamı, ön elini aşağı çektikten sonra gövdesine düz sağ vurmamı çalıştırdı. Burnumdaki çatlak yüzünden sert temas yasaktı. Bu nedenle bütün antrenman yarım hızda, mesafe ve zamanlama üzerine geçti.
Yarım hız bazen tam güçten daha yorucuydu. Her hatayı hissediyor, hiçbirini hızın arkasına saklayamıyordum. Woo-jin’in videosundaki adımları tekrar ederken, dövüşün yalnızca vurmak olmadığını yeniden gördüm. Rakibin ne yapacağını tahmin etmek, onun tahmin ettiği kişi olmamayı gerektiriyordu.
Akşam Yu-na ve Jun-ho’yla masaya oturduk. Gitmemi istemiyorlardı. Ben de gitmek zorunda olduğumu söylemedim. Bildiklerimizi, riskleri ve başka yolları konuştuk. Yu-na, maçtan Kwon’a ulaşamazsam üçüncü bir eşleşmeyi otomatik olarak kabul edip etmeyeceğimi sordu. Hayır dedim. Jun-ho, isimsiz kişinin yüzünü göstermeden başka talimat verirse ne yapacağımı sordu. Cevap vermeden önce düşündüm. “Bilgiyi kontrol ederim. Sonra kararı biz veririz,” dedim.
Biz kelimesini kullanınca Yu-na’nın yüzü yumuşadı. Sonunda karar benimdi ama ilk kez karar yalnızca benim kafamın içinde verilmedi.
Ertesi sabah Seung-ho’ya tek kelimelik cevap gönderdim.
Kabul.
Bu kez ringe isimsiz birinin emriyle çıkmıyordum.
Onun beni neden oraya istediğini öğrenmek için çıkıyordum.

Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.