Sang-ho mesajıma on yedi dakika sonra cevap verdi.
Arama
İki kelimenin altında gri bir saat vardı. Mesajı okuduğumu gösteren işareti kapatmıştım ama bunun bir önemi yoktu; o saatte telefonun başında beklediğimi biliyordu. Bir dakika sonra ikinci mesaj geldi.
Akşam yedide salon.
Mutfak masasındaki kâğıtları çoktan çekmeceye kaldırmıştım. Yine de evin havası değişmişti. Buzdolabının üzerine asılı elektrik faturası, lavaboda bekleyen iki kupa, Jun-ho’nun koltuğa bıraktığı çoraplar aynı yerdeydi. Fakat artık kapının öte yanında birinin durduğunu, anahtar deliğinden içeri baktığını düşünmeden hiçbirine bakamıyordum. Zarfı kimin bıraktığını bilmiyordum. Ev adresimi nereden bulduğunu, babamın dosyasına nasıl ulaştığını veya iki yıldır dövüştüğümü nasıl öğrendiğini de bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o kişinin benim hakkımda benim ondan bildiğimden çok daha fazla şey bildiğiydi.
Telefonum yeniden titredi. Bu kez Yu-na yazmıştı: Şarj aletim?
Masadaki beyaz kabloya baktım. Cevap olarak öğleden sonra getireceğimi söyledim. Üç nokta bir süre göründü, kayboldu, tekrar göründü. Sonunda yalnızca Tamam yazdı.
İnsan bazen bir ilişkinin bozulduğunu büyük bir kavgadan değil, cümlelerin kısalmasından anlıyordu.
Öğle arasında onu kampüsün arkasındaki küçük kafede buldum. Yuna pencerenin önünde oturmuş, dizüstü bilgisayarında bir sunum hazırlıyordu. Masasında eriyen buzlu kahve ve yarısı yenmiş bir sandviç vardı. Karşısına geçtiğimde ekrandan başını kaldırmadı. Şarj cihazını masanın kenarına bıraktım. Teşekkür edip kabloyu çantasına koydu. Hareketlerinde ne acele ne de öfke vardı; bu sakinlik, kendimi açıklamak için hazırladığım bütün cümleleri gereksiz gösteriyordu.
“Dün söylediklerini düşündüm,” dedim.
“Hangisini?”
“Sana haber vermemi.”
Yu-na ellerini klavyeden çekti. Sağ kaşını çok hafif kaldırdı. “Düşünmekle ne sonuca vardın?”
Demir Kapı’dan söz edebilirdim. İsimsiz zarfı, babamın fotoğrafını ve Kwon Do-sik’i anlatabilirdim. Bunu yaparsam yalnızca kendimi değil, onu da zarfı bırakan kişinin görüş alanına sokacağımı düşündüm. Bu mantıklı bir gerekçe gibi geliyordu. İnsan sevdiği birine yalan söyleyeceği zaman yalanın çevresine önce iyi niyetli bir duvar örüyordu.
“Gelecek cuma bir maç daha var,” dedim.
Tarih doğru değildi. Maçın nerede olduğu belli değildi. Yine de bir kısmı gerçekti ve o an bana yeterli geldi.
Yu-na bakışını yüzümden çekmedi. “Bu bir haber mi, izin mi?”
“İzin istemediğimi biliyorsun.”
“Evet. Çünkü hayır cevabı alabileceğin hiçbir soruyu sormuyorsun.”
Yan masadaki iki öğrenci kahkaha attı. Kahve makinesi tısladı; görevli metal sürahiyi tezgâha vurdu. Yu-na’nın karşısında otururken çevremizdeki herkesin normal hayatlarını fazla gürültülü yaşadığını hissettim. “Borçlar bitene kadar bırakmam zor,” dedim.
“Borçların ne zaman bitecek?”
Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Babamdan kalan toplam borç, faiz ve yasal masraflarla her ay biçim değiştiriyordu. Bir kısmını reddedebilir, mirastan feragat etmiş olsaydım çoğundan kurtulabilirdim. Fakat ev, sigorta ödemesi ve annemin adına kalmış küçük hesaplar o sürecin içine düğümlenmişti. Cenazeden sonraki günlerde önümüze konan belgeleri yeterince anlamadan imzalamıştım. Belki doğru bir avukat bulsam yükün bir bölümünü silebilirdim. Avukatın istediği ilk ücret, iki maç parasıydı.
“Bilmiyorum,” dedim.
Yu-na başını eğip parmaklarını birbirine geçirdi. “Ben senden güçlü görünmeni istemiyorum, Min-jae. Her şeyi tek başına çözmeni de istemiyorum. Sadece hayatında neye yer kaldığını bilmek istiyorum. Okula mı? Bana mı? Kendine mi?”
“Hepsine.”
“O zaman hiçbirine böyle davranmazdın.”
Sesi yükselmemişti. Bazen en ağır darbeler, insanın geldiğini gördüğü hâlde savunamadıklarıydı. Masanın üzerindeki sandviçe baktım. Kenarındaki ekmek kurumuştu. Ona zarfı anlatmak istedim. Babamın fotoğrafını çıkarıp önüne koymak, iki yıldır ilk kez neden dövüştüğümü açıklayabilecek gerçek bir sebebim olduğunu göstermek istedim. Fakat bu kez dövüşün sebebi para değildi ve bunun Yu-na’yı rahatlatmayacağını biliyordum.
Ayağa kalkarken bileğimi tuttu. Parmakları bandajın açıkta bıraktığı deriye denk geldi. “Maçtan önce yaz,” dedi. “Sonra da. İki kelime yeter.”
Başımı salladım. Bana inanıp inanmadığını sormadım. İnsanların söylediklerinize inanmasını istiyorsanız önce aynı şeyi iki kez söylemeniz gerekiyordu. Ben henüz birinciyi bile becerememiştim.
Kang Tae-su’nun salonu, Sangsu’daki evimizden yürüyerek yirmi dakika uzaktaydı. İkinci kattaki dar mekânın tabelasında hâlâ sekiz yıl önce kapanmış bir tekvando okulunun adı duruyordu. Tae-su yeni tabela yaptırmayı gereksiz bulmuştu. “İçeri girecek adam zaten yolu biliyorsa tabelaya niye para vereyim?” derdi. Salonun yarısını eski minderler, diğer yarısını kum torbaları ve iki yamuk ring kaplıyordu. Duşlardan biri yazın bile sıcak akmıyor, pencerelerin kenarından kışın rüzgâr giriyordu. Buna rağmen yeraltında dövüşenlerin çoğu bir dönem buradan geçmişti.
Tae-su beni gördüğü anda elindeki kronometreyi durdurdu. Elli yaşına yaklaşmasına rağmen omuzları hâlâ geniş, boynu kalındı. Sağ kulağı yıllar önce aldığı darbeler yüzünden kıvrılmıştı. Kaşının üzerinden şakağına uzanan ince iz, yüzündeki tek sabit ifade gibiydi.
“Üç gün dinlen dedim,” diye homurdandı.
“İki gün oldu.”
“Demek saymayı biliyorsun. Dinlemeyi bilmiyorsun.”
Torbanın başındaki iki genç bize bakınca Tae-su elini sallayıp çalışmalarını sürdürmelerini söyledi. Beni ofis diye kullandığı camlı bölmeye götürdü. İçeride katlanır bir masa, ilk yardım dolabı ve duvara asılmış eski maç fotoğrafları vardı. Birinde Tae-su, benden daha genç hâliyle bir ringin köşesinde duruyordu. Fotoğrafın altına siyah kalemle 2004 yazılmıştı.
Kapıyı kapatır kapatmaz “Demir Kapı’yı biliyor musun?” diye sordum.
Yüzündeki kızgınlık kaybolmadı ama yer değiştirdi. “Kim söyledi?”
“Var mı böyle bir yer?”
“Kim söyledi, Min-jae?”
“Bir maç teklifi aldım.”
Tae-su sandalyeye oturmadı. Ellerini masanın kenarına koydu. “Sang-ho mu?”
“Hayır.”
“O zaman teklif almamışsın. Yem almışsın.”
Demir Kapı’nın kayıtlı bir mekân olmadığını anlattı. Mullae’deki eski metal atölyelerinin altında, yeri zaman zaman değişen bir dövüş ağıydı. Aynı isim bazen bir depoyu, bazen kapatılmış bir fabrikayı, bazen de yalnızca maçların düzenlendiği çevreyi ifade ediyordu. Oraya herkes seyirci olarak girebilirdi; dövüşçü olarak girmek içinse içeriden birinin adınızı söylemesi gerekirdi. Kuralları vardı ama bu kurallar dövüşçüleri korumaktan çok bahisleri düzenli tutmaya yarıyordu. Silah yoktu. Isırmak, göze parmak sokmak ve boğaz ezmek yasaktı. Geri kalan her şey, hakem sıkılana veya para yatırılan taraf kazanamayacak hâle gelene kadar serbestti.
“Oradaki maçlar para için değil mi?” diye sordum.
Tae-su kısa, kuru bir kahkaha attı. “Her maç para içindir. Ama bazılarında para, kazananın cebine girmez.”
Kwon Do-sik ismini söylediğimde bu kez sandalyeye oturdu. Tepkisinin küçük olmasına çalışmıştı; yine de gözleri bir anlığına kapıya kaydı. “Nereden duydun?”
“Tanıyor musun?”
“Adını bilen çoktur. Tanıdığını söyleyen azdır.” Tae-su, Kwon’un Jang Tae-guk adına çalışan biri olduğunu söyledi. Jang’ın adını ben de duymuştum. Haberlerde hayır yemeklerinde, belediye etkinliklerinde veya sahibi olduğu lojistik şirketinin açılışlarında görünürdü. Tae-su’nun anlattığı adam ise ekrandakinden farklıydı. Mullae ve Yeongdeungpo çevresindeki kaçak bahisleri, özel tahsilat işlerini ve dövüş salonlarını yöneten bölge şefiydi. Kwon Do-sik, onun sahadaki eli sayılırdı.
“Babamın onunla bir fotoğrafı var,” dedim.
Tae-su’nun yüzü değişti. Zarfı tamamen anlatmadım ama fotoğrafı telefonumda çektiğim görüntüden gösterdim. Ekranı büyüttü, uzun süre iki adama baktı. Sonra telefonu masaya bıraktı. “Baban ne iş yapıyordu?”
“Mirae Lojistik’te mali denetim bölümündeydi. Annem de aynı şirketin arşiv biriminde çalışıyordu.”
Şirketin adını söylerken daha önce hiç düşünmediğim bir bağlantı ortaya çıktı. Jang Tae-guk’un haberlerde gördüğüm şirketi Jinsung Taşımacılık’tı. Mirae, iki yıl önce kapanmış küçük bir alt yükleniciydi. Babam işini kaybettiğini söylemiş, kazadan önceki son haftalarda yeni bir yer aradığını anlatmıştı. O sırada kapanmanın nedenini sormamıştım.
Tae-su fotoğrafa tekrar baktı. “Bu maça çıkmanı istemiyorum.”
“Sen istemesen de çıkacağım.”
“O zaman neden bana geldin?”
“Hazırlanmak için.”
“Hazırlanmakla kurtulacağını kim söyledi?”
Sesindeki sertliğe rağmen korktuğunu anladım. Tae-su, insanların yüzüne yumruk yerken gözünü kırpmayan bir adamdı. Onu korkutan şey rakibim değildi. “Beni iki yıldır sen hazırlıyorsun,” dedim. “Bundan sonra da ya seninle hazırlanırım ya tek başıma.”
Tae-su bir süre cevap vermedi. Salonun öte tarafından torbaya vuran eldivenlerin ritmi geliyordu. Sonunda duvardaki beyaz tahtayı aldı, üzerindeki antrenman programını koluyla sildi. “Tarih?” diye sordu.
“On dört Ekim.”
“On sekiz gün.” Kalemi tahtaya bastırarak üç sütun çizdi. “İlk dört gün darbe yok. Boynun, bacağın ve kaburgaların toparlanacak. Sonra güreş. Demir Kapı’ya seni çağıran biri varsa rakibini de seçmiştir. Senin yumruklarını gördüler. Görmedikleri tarafı kullanacağız.”
“Rakibi bilmiyoruz.”
“Bu yüzden tekniğe değil, duruma hazırlanacaksın. Kafese yaslanınca nefes almayı, yerde kalınca ayağa kalkmayı, yorulunca ellerini düşürmemeyi öğreneceksin. Ve bir şey daha.” Tae-su kalemi bıraktı. “Orada öfkelendiğinde maç bitmez. Öfkelendiğinde düşünmen biter. Bunu birbirine karıştırma.”
Başımı salladım. O sırada ne demek istediğini anladığımı sanıyordum.
Sonraki on sekiz gün, ders saatleriyle raundlar arasında bölündü. Sabahları kampüse gidiyor, öğleden sonra salonda güreşiyor, geceleri Jun-ho uyuduktan sonra anne babamın dosyasını inceliyordum. Borç kâğıtlarının arasında Mirae Lojistik’e ait iki eski maaş bordrosu, annemin personel kartı ve babamın el yazısıyla tuttuğu birkaç sayı buldum. Sayıların neyi anlattığını çıkaramadım. Bazılarının yanında konteyner koduna benzeyen harfler, bazılarının yanında tarihler vardı. Kazadan iki gün önce yazılmış son satırın altı iki kez çizilmişti: JS-417 / 23.40 / eksik beyan.
İnternette JS-417’yi aradığımda anlamlı bir sonuç çıkmadı. Jinsung’un liman sevkiyat kodları halka açık değildi. Mirae’nin eski çalışanlarına ulaşmaya çalıştım. Şirket sayfası kapanmış, telefon numarası başkasına geçmişti. Sosyal medya üzerinden bulduğum üç kişiden biri cevap vermedi, biri babamı hatırlamadığını söyledi, üçüncüsü ise mesajımı gördükten sonra hesabını gizledi.
Yu-na’ya maç gününü söyledim. Yerini bilmediğimi söylediğimde bunun doğru olduğunu düşünüyordum; Demir Kapı’nın adresi hâlâ gelmemişti. Her antrenmandan sonra ona iki kelimelik mesajlar attım: Çıktım. İyiyim. Bazen hemen cevap verdi, bazen saatler sonra. Aramızdaki mesafe kapanmadı ama büyümesi durdu.
Jun-ho, yüzümdeki morluklar sarıya dönerken şüphelerini çoğalttı. Bir gece masanın üzerinde annemin personel kartını görünce ne aradığımı sordu. Ona kazayla ilgili bazı tutarsızlıklar bulduğumu söyledim. Zarfı anlatmadım. “Polise gittin mi?” diye sordu. Henüz yeterli bir şey olmadığını söyledim. Haklı olarak, yeterli bir şey yoksa neden geceleri uyumadığımı sordu. Cevabım yoktu.
O konuşmanın ertesi sabahı kapımız çalındı. Jun-ho duşta, ben mutfakta hazır eriştenin üzerine kaynar su döküyordum. Kapı dürbününden baktığımda koridorda gri takım elbiseli, kısa boylu bir adam gördüm. Kravatı yoktu. Bir elinde deri evrak çantası, diğerinde ekranı çatlamış bir telefon vardı. Kapıyı açmayınca zile ikinci kez bastı ve adımı söyledi.
“Han Min-jae, evde olduğunuzu biliyorum. Ayakkabınız dışarıda.”
Kapıyı zincir takılıyken araladım. Adam kendisini Ma Gwang-su olarak tanıttı. Kartında bir varlık yönetim şirketinin adı vardı. Şirketi daha önce mektuplarda görmüştüm; babamın borçlarından birini asıl bankadan satın almışlardı. İnsanların borcu da ikinci el eşya gibi el değiştiriyordu. Gwang-su kartı uzatmadı, yalnızca okuyabileceğim kadar tuttu. “Ödeme planınız iki aydır aksıyor,” dedi. “Telefonlarımıza da dönmüyorsunuz.”
“Geçen hafta ödeme yaptım.”
“O ödeme yalnızca gecikme masrafının bir kısmını karşıladı.”
Eriştenin kokusu dar koridora yayılıyordu. Zincirin aralığından adamın cilalı ayakkabılarını gördüm. Bizim kapının önündeki muşamba yırtılmış, altındaki beton ortaya çıkmıştı. Gwang-su bu manzaraya alışkın görünüyordu. Ne tehditkâr ne de utanmıştı; sabahın bu saatinde ekmek dağıtır gibi borç topluyordu.
“Ay sonunda daha fazlasını yatıracağım,” dedim.
“Bunu geçen ay da söylediniz.” Telefonundan bir kayıt açtı, başparmağıyla aşağı kaydırdı. “Öğrenci olduğunuzu biliyoruz. Düzenli geliriniz görünmüyor. Buna rağmen bazı geceler hesabınıza yüksek nakit girişleri yapılıyor. Kaynağını belgeleyebilirseniz yeni plan oluşturabiliriz.”
Kafes maçlarının parasını banka hesabıma yatırmıyordum. Kirayı gönderirken Sang-ho’nun verdiği nakdi ATM’den yatırıyordum. Gwang-su’nun bunu görmesi şaşırtıcı değildi, fakat hayatımın benden habersiz izleniyor olması zarfı yeniden hatırlattı. “Aileden geliyor,” dedim.
Gwang-su ilk kez gülümsedi. “Ailenizin durumunu biliyoruz, Bay Han.”
Zinciri çıkarıp kapıyı açma isteği duydum. Onu yakasından tutup duvara yaslamak, annemle babamı ağzına alırken yüzündeki o küçük gülümsemeyi silmek istedim. Tam o sırada Jun-ho arkamda belirdi. Saçından hâlâ su damlıyor, omzunda havlu duruyordu. Elini kapının kenarına koydu. Beni tutmadı; yalnızca orada olduğunu hissettirdi.
Gwang-su evin içine göz gezdirmeye çalıştı. “Cuma gününe kadar en az üç yüz bin won ödeme yapın. Aksi hâlde dosya hukuki takibe döner. Adresinize yeniden gelmemiz gerekebilir.”
“Adresimizi bildiğini gösterdin. Şimdi gidebilirsin,” dedi Jun-ho.
Adam ona baktı, ayakkabısının ucunu yarım adım geri çekti. “Borç size ait değil, genç bey.”
“O zaman benim evimin kapısında konuşmayı bırak.”
Gwang-su itiraz etmedi. Çantasından katlı bir bildirim çıkarıp kapının aralığından uzattı ve koridor boyunca yürüdü. Asansörü beklerken arkasını dönmedi. Kapıyı kapattığımızda Jun-ho zinciri tekrar taktı. Sonra bana bakmadan erişte kabının üzerine tabak kapattı; sıcaklığı kaçmasın diye annemin yaptığı hareketin aynısıydı.
“Üç yüz bini nereden bulacaksın?” diye sordu.
“Maçtan.”
Başını iki yana salladı. “Adamın gelmesi seni korkutmadı. Hoşuna gitti. Şimdi maça çıkmak için yeni bir sebebin oldu.”
İtiraz etmek istedim ama haklıydı. Borç tahsilatçısından nefret ediyordum; yine de onun gelişi kararımı kolaylaştırmıştı. Açıklayamadığım bir maça gitmek yerine kira ve borç için dövüşen eski hâlime dönebiliyordum. İnsan bazen kendisini köşeye sıkıştıran şeyi, seçim yapmak zorunda kalmadığı için seviyordu.
Masadaki bildirimi katlayıp cebime koydum. Aynı cebin içinde isimsiz mektup da vardı. Kâğıtların köşeleri birbirine değiyordu: biri geçmişten kalan borcu, diğeri geçmişin kendisini tahsil etmeye gelmişti.
Tae-su salonda beni yorup karar vermeye zorluyordu. Üç ağır rakibi sırayla üzerime salıyor, biri kalkar kalkmaz diğeri giriyordu. Ellerimi kullanmamı sınırlıyor, yalnızca kaçış ve denge çalıştırıyordu. Kafese benzeyen tel bölmenin önünde saatlerce kalça açısı, baş pozisyonu ve bilek kontrolü tekrarladık. Boynum ağrıdan taş gibi olduğunda “Bir daha,” diyordu. Dizlerim minderin üzerinde sürtünmekten soyulduğunda “Bir daha.” Nefesim kesilip görüşüm daraldığında kulağıma eğilip aynı şeyi söylüyordu: “Öfke yakıt değildir. Ateştir. İçinde tutarsan seni de yakar.”
En zor çalışma yumruk atmadığımız gündü. Tae-su beni tel bölmeye yasladı, salondaki en ağır öğrencisi Dae-hyun’a da belime girmesini söyledi. Görevim üç dakika boyunca yere düşmemekti. Dae-hyun alnını çenemin altına sokup omzuyla göğsümü ezdi. Nefes almak için başımı kaldırdığım anda bacaklarımı topladı; kollarımı ayırınca bileğimi kontrol etti. Güç kullanarak çıktığım her pozisyonda başka bir yere sıkıştım. İlk raundun sonunda mindere çöktüğümde Tae-su kronometreyi yüzüme tuttu: bir dakika on dokuz saniye.
“Onu yenmeye çalışıyorsun,” dedi. “Görevin bu değildi.”
İkinci denemede alnımı Dae-hyun’un şakağına dayadım, kalçamı telden ayırmadan ayaklarımı genişlettim. Dizlerimi kilitlemek yerine ağırlığımı sırayla iki bacağa aktardım. Beni kaldırmaya çalıştığında sağ kolunun altına çapraz baskı uyguladım. Bir önceki denemedeki kadar güçlü değildim ama daha az yoruluyordum. Süre iki dakikayı geçtiğinde Dae-hyun nefesini ağzından vermeye başladı. Üç dakikanın sonunda hâlâ ayaktaydım.
Tae-su kronometreyi kapattı. “Kafeste hayatta kalmak bazen rakibinden daha iyi olmak değildir,” dedi. “Onun istediği şeyi üç dakika boyunca vermemektir.” Bu sözü not etmedim. Sonraki haftalarda, istemediğim hâlde birçok kez hatırlayacaktım.
On dördü akşamı adres geldi.
Mesaj bilinmeyen bir numaradandı. Haritada işaretlenen nokta Mullae İstasyonu’nun güneyinde, dar bir sanayi sokağındaydı. Altına bir saat ve tek cümle yazılmıştı: 22.30 — Arka girişte adını söyleme.
Telefonu Tae-su’ya gösterdim. Hiç konuşmadan spor çantasını omzuna aldı. Onun benimle geleceğini o ana kadar bilmiyordum. “Seni hazırladım,” dedi. “Şimdi hangi aptalın karşısına çıkardıklarını göreceğim.”
Yu-na’ya mesaj yazmak daha uzun sürdü. Maç başlıyor. Mullae’deyim. Telefon yanımda olmayacak. Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra ekranımda arama belirdi. Açarsam sesini duyunca gitmekten vazgeçebileceğimi düşündüm. Bu düşünce beni korkuttu; çünkü bir yanım vazgeçmek istiyordu. Aramayı reddetmedim. Çalmasına izin verdim. Sonunda sustu.
Tae-su hiçbir şey söylemedi. Metro vagonunun camında yan yana duran yansımalarımıza baktı. Ben kapüşonumun altında, o koyu renk montunun içinde, gecenin geç saatinde işe gidiyormuş gibi görünen iki adamdık. Çantamızda eldiven, bandaj, vazelin ve kanı durdurmak için soğuk metal parça vardı.
Mullae’de indiğimizde sokaklar yarı yarıya boşalmıştı. Gündüz metal kesme sesleriyle dolan atölyelerin kepenkleri inmiş, aralarında açılan küçük barların ışıkları dar kaldırımlara taşmıştı. Bir köşede iş önlüklerini çıkarmamış üç adam plastik masada içiyor, karşı kaldırımda genç bir çift duvar resimlerinin önünde fotoğraf çekiyordu. Aynı sokak, kimin baktığına göre atölye, eğlence yeri veya saklanma noktası olabiliyordu. Haritadaki nokta bizi iki binanın arasındaki geçide götürdü. Duvarlarda kaynak isi, yerde yağmur suyuna karışmış metal tozu vardı. Geçidin sonunda kırmızı boyası dökülmüş ağır bir kapı duruyordu.
Kapının üzerinde tabela yoktu. Yalnızca ortasında, yumruk büyüklüğünde siyah bir demir parçası kaynaklanmıştı.
Tae-su kolumu tuttu. “İçeri girdikten sonra kimseye ailenden söz etme. Kwon’u görsen bile üstüne yürüme. Önce neden seni çağırdıklarını anlayacağız.”
Başımı salladım.
Kapıya üç kez vurdum. İçeriden sürgünün çekilme sesi geldi. Kapı, yüzü görünmeyen bir adamın sığacağı kadar aralandı. Adam bana baktı, sonra Tae-su’ya. Adımı sormadı. Cebinden çıkardığı fotoğrafla yüzümü karşılaştırdı.
Demek beni bekliyorlardı.
Kapıyı biraz daha açtı. Aşağı inen beton merdivenlerden sıcak hava, ter ve metal kokusu yükseldi. Derinden gelen kalabalık sesi ayaklarımın altındaki basamakları titretiyordu.
Telefonumu kapatırken Yu-na’dan gelen son mesajı gördüm.
Kazan demeyeceğim. Geri dön.
Ekranı karartıp telefonu Tae-su’ya verdim. Sonra kırmızı kapının ardına geçtim.
Demir Kapı arkamdan kapandı. Sürgünün sesi, dışarıdaki hayatımla arama çekilmiş kalın bir çizgi gibi merdiven boşluğunda uzun süre yankılandı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.