İçimde inanılmaz bir stresle odamda volta atıyordum. Ne kadar süredir yaptığımı hatırlayamıyorum ancak en son oğlumu giydirirken yeni aydınlanmaya başlayan havaya karşın şuan bulutların kapatmasına rağmen aralıklardan azar azar sızan güneş tepeye çok yakındı. Kapının tıklatılması ile irkildim.
“Gel!” demem ile baş hizmetçim içeri girdi. Oldukça dikkat çekici süslemelere sahip olan gri bir bluz omzundan dökülüp sırtına doğru yol alan uzun saçları ile oldukça güzel gözüküyordu, yine de detaylara çok dikkat edemedim. Stresim biriyle konuşacak olduğum için daha da kötüleşti ve bacaklarımın titremesine zar zor engel oldum.
“Bugün bahçe süslemeleri hakkında tercih yapmanız lazımdı Hanım’ım” “İlla bugün mü olacak!” diye gürledim. Bir an neden bu kadar tepki verdiğimi bile bilemeden afalladım. Hizmetçime de durumumu belli eden kısa ve şaşkın bir bakış attım, bunu fark edip etmediğine emin olamadığım hizmetçim de sanki fark etmiş gibi bana acıyan bir ifade ile baktı yada ben kuruntu yapmıştım ama kuruntu olmasa bile hemen normal haline dönen hizmetçime karşı durumu toparlamak için devam ettim.
“Lütfen sonra yapmak için ertele yada yetkili olan başka birine sor. Ayrıca herkese bugün boyunca rahatsız edilmemek istediğimi de söyle.” dedim. Bu defa oldukça nazik söyleyip kendime hakim olabilmiştim. Hizmetçim beni onaylar şekilde başını eğdikten sonra odadan çıkıp kapıyı elinden geldiğince sessiz olarak kapattı.
Tekrar odanın içinde anlamsızca gezinmeye başladım, o sırada gözüm pencereye takıldı. Dışarda hummalı bir çalışma ile koşuşturan birkaç kişiyi buradan bile görebiliyordum. Yavaş yavaş gözlerim yukarı doğru kaydı ve kentin yanındaki yüksek dağlara ardından da ufka doğru bakmaya başladım. Sanki ufuktan ardında kalan her şeyi görebilecekmişim gibi uzun bir süre baktıktan sonra cama yağmur damlaları düşmeye başladı. Çok sevdiğim ıslak toprak kokusunu almak için pencereyi açarken odanın dışından fısıldama sesleri duyunca kapıya yaklaşıp dinlemeye başladım.
Sesinden anladığım kadarıyla burada birkaç ay önce çalışmaya başlayan hizmetçilerden biri “Hanım bugün biraz garip gibi sabah kendisi ile görüşmem gerekirken daha sonra gelmemi isteyip kendini odasına kapattı.” dedi.
“Oğlunun turnuvaya gitmiş olması onu etkilemiş olmalı, rahatsız edilmemek istediğini söyledi.” Belli ki hizmetçimin yüzünde gördüğüm ifade kuruntu değildi. ama bu çok şaşırtıcı bir durum olmadı, sonuçta uzun zamandır iyi veya kötü yanımda olan hep o olmuştu.
“Bu durum Hanım’ı neden gersin ki gençler orada savaşıp cesaret ve savaşçılıklarını kanıtlamak için can atıyor. Buna rağmen koruyucu klan içinde olan her çocuk bile oraya gidemiyor.”
Baş hizmetçim o kadar derin bir iç çekti ki sesini kapının arkasından bile netçe duyabildim, neden sonra sesini kısarak konuşmaya başladı. “Sen burada çalışmaya yeni başladığın için bilmemen normal ama Hanım’ın aslında Fuji üç yaşındayken bir oğlu daha vardı. O çocuk da on iki yaşında ve o zamanlar on beş yaşında olan Hideyoshi’den üç yaş küçüktü. O da şimdiki gibi dostluk turnuvasına katılmıştı ve orada hayatını kaybetti tabii böyle şeylerin üstü kapalı tutulur ve kimseye söylenmez onun için sakın başka yerlerde anlatma. O zamanlar klan liderliğine yeni gelen Takeshi Bey oğlunun ölümünün bir cinayet olup olmadığı hakkında uzun süre soruşturmalarda bulundu. Hatta önemsemiyor gibi gözükse de Fuji’nin katıldığı bu turnuvada bile katılımcıları ve diğer şartları uzun süredir inceliyordu ama Hanım oğlunun ölümüyle çok kötü hale geldi, o zamanlar kendisini odasına kapatıp onunla konuşabilen az kişilere de oldukça kaba ve sert davranırdı. Şu anki Hanım’a oldukça ters olduğu için anlaşılması zor biliyorum ama bunu Hanım koca bir ateşmiş de ona yaklaşan her şeyi yakıyormuş gibi düşün. Sonra Hanım yavaş yavaş düzeldi ve hayat amacını diğer iki oğlu olarak belirledi onun için Hideyoshi ve Fuji çok kıymetli. Şu anki durumu da sönmüş bir ateş küllerden oluşsa da içinde hala yanmaya hazır korlar vardır diye anlatabilirim.”
İkisi de bir süre sessizce bekledi, bense bunları dinlerken sürekli daha da heyecanlandım ve nefes alış verişim hızlandı, dayanamayıp dengemi kaybettiğimde duvara sırtımı yasladım. Sonra yavaş yavaş duvardan kayarak yere oturdum. Her şeyi tek seferde duymak oldukça ağır gelmişti, kafam karışık şekilde otururken yatağın yanındaki sehpanın işlemelerine bakınmaya başladım. Sanki onları izlemek ve incelemek o andaki düşüncelerimi yavaşlatmamı ve rahatlamamı sağlamıştı.
Etrafın ve gökyüzünün oldukça soluk olduğu bir yerdeydim. Sanki hiçbir şey yok gibiyken çevre hızlıca değişmeye başladı ama yeni gelen görüntüyle eski görüntü birbirine girip renkleri bozuyordu. Sanki aynanda iki yerden bakıyormuşum gibi olan yerde sonradan gelen görüntü zamanla ilkinin önüne geçti ve bir savaş alanında olduğumu fark ettim. Etrafta ortalığa dikilmiş sancaklar ve yerde binlerce hatta daha fazla olacak kadar önceden parlak olduğu belli olsa da şimdi kanlara bulanmış zırhlara bürünen cesetler… Bunlara rağmen ortada hiçbir orduya dair iz yoktu, sonra korkunç rüzgar esmeye ve ağaçlar bu rüzgarla savrulmaya başladı. Birbirlerine çarpan ağaçlar düzenli sesler çıkarıyor ve gittikçe ses sertleşiyordu sonra aniden…
“Kapıyı biraz daha açmazsan kırmak zorunda kalacağım anne.” diyen oğlumun sesiyle bir anda gözlerim açıldı ama rüyanın etkisinden bir süre kurtulamadım. Bir süre sonra ayağa kalkıp üstümü silkeledim ve oğluma kapıyı açtım ama açtığım gibi bir şok yaşadım.
Saygın ve bilge bir kişi olarak bilinip genç yaşta olmasına rağmen ihtiyarların bile saygı duyduğu oğlum buruşuk kıyafetleri ve dağınık saçıyla odama dalıp beni çekiştirmeye ve konsey hakkında zırvalamaya başladı. Onu hiç tanımıyor olsaydım kesinlikle deli sanabilirdim.
Oğlum beni odadan çıkarmak için ısrarla uğraşırken sanki bir anda kendine gelmiş gibi durdu ve konuşmaya başladı. “Garip geldiğini biliyorum anne ama babam için acil bir şekilde konseye gitmemiz lazım.”
Oğlumun ilk kez konseyden yana stresli olduğunu görmek bir yana konuşurken sesinin titremesi beni daha da şaşırtmıştı. Onu ne kadar az tanıdığımı düşünerek iç geçirdim, bunu fark eden oğlum başını biraz yana eğip bana sorgulayıcı gözlerle bakarak “İyi misin?” demeye çalıştı ama hiçbir şey söylemedi.
“Tabii hadi hemen gidelim o zaman.” deyince oğlum rahatladı ve hemen benimle birlikte toplantı salonuna yürümeye başladı hatta buna koşmak bile denebileceğinden şüpheleniyorum. Daha önce işleri için şatodaki uzun karmaşık yollardan yakınan ve arada burada kaybolduğunu iddia eden oğlum koridorlarda rüzgar gibi esiyor ve her yolu zaten ezbereymiş gibi hızlı yürüyüşündeki istikrarını hiç kaybetmiyordu.
Sonunda toplantı odasına vardığımızda oğlum benim için kapıyı açarak önden girmemi bekledi. Kapının açılması ile içerdeki herkesin gözleri bize dikildi ve eğilerek selam durdular. Oğlumla kocamın yanındaki yerlerimize geçince konuşmaya tekrar devam edildi.
Sınır geçişlerinden halk problemlerine halk problemlerinden vergilere kadar oldukça saçma ve gereksiz şey konuşulduktan sonra dikkatlerin kocamda ve bende olmadığı bir esnada yavaşça kulağına eğildim ve kısaca neden oğlumla beni bu kadar acil çağırdığını sordum.
Kocam şaşırmış gibi durdu ve sonra yüzünün tamamını bana dönerek fısıldadı. “Benim sizi çağırdığımı kim söyledi ki burada olmak ve senin de gelmen için bana ısrar eden Hideyoshi’ydi.”
Oğlumun yalan söylemesi oldukça saçma olmakla beraber neden beni getirme gerekliliği olsun ki? Diye düşünürken kocama basit bir baş selamı verdikten sonra normal pozisyonumu alıp oğlumu izlemeye başladım ama o hiçbir şey yokmuş gibi tartışmaları dinliyor ve diğerlerini süzüyor gibiydi.
Kapının bir anda açılıp hizmetçilerden birinin içeri dalması ile konuşmalar kesildi. Hizmetçi nerede olduğunu bilmezmiş gibi bide hemen lafa başlayınca bazı homurtular oldu ancak hemen kesildi.
“Turnuvaya giden genç efendiler az önce döndüler.”
İstemsizce tahtımın kolçaklarını sıkıp tırnaklarımı geçirdim hatta tırnaklarımı geçirirken uyguladığım fazla kuvvetten dolayı kolçak gıcırdayıp parmaklarımdan kan süzülmeye başladı ancak pek bir şey hissedemedim.
“Genç hanım Naoki’nin ve yaralansa da şuan iyi durumda olan Jin’in durumu oldukça yerinde ancak genç efendi Fuji’ye oradaki şifacıların müdahalesi yetersiz kaldı ve şuan şatodaki şifacılar ilgilenecek ancak durumunun kötü olduğunu açıkça ilettiler.”
Fuji’den bahsettiği yerlerin başlarından itibaren onu duymayı kesip gözlerim kararmaya başlamıştı. Midemde dayanılmaz bir bulantı baş gösterirken yanaklarımdan süzülen gözyaşlarım dudaklarımda tuzlu bir tat bırakıyordu, mide bulantısına daha fazla dayanamayacak gibiyken gözlerim kapandı ve kendimden geçtim. Hayal meyal birileri tarafından taşındığımı hatırlıyor gibi olsam da bir süre sonra tamamen bilinçsiz hale geldim.
Hâkim Bakış Açısı:
Günün ilk ışıklarıyla görkemli bir evin bahçesinde balık etli, genç gözüken, kahverengi kaşlarını ela renkli gözleri ile tamamlayan, keskin yüz hatlarına sahip ve saçlarında mavi kanatlarını lekeleyen beyaz noktalara sahip kelebek tokası olan bir kadın; çiçeklerle ilgilenirken bir şarkı mırıldanıyordu.
“Ey! Kibâl Kızıl Hiddet,
İhtiyacımız biraz mühlet.
Senin olmayan yeryüzü
Kimseye kalmaz elbet.”
Kadının söylediği şarkı tarihi bir kişilik olarak hükümdarlar bile yokken yeryüzündeki bütün ırkları ve ulusları kendi himayesi altında toplamış olan Kızıl Kibâl’e yakın arkadaşları tarafından yakılmış ağıtın kısa bir kısmı olsa da kadının yumuşak sesi ve yavaş okuyuşu ruha huzur vericiydi.
Kadının huzurlu sesinin dolduğu odalardan birinde kırklı yaşlara yakın gibi gözüken üzerine ince bir örtü örtülmüşken oturur pozisyonda uyuyakalmış bir kadın vardı. Siması oldukça tedirgin ve uyuma şekli ona biraz varoş havası katsa da giysileri ve bakımlı yüzü onu soylu gibi gösteriyordu.
Uyuyan kadının yanında elindeki kitabı okurken dışardaki şarkıyı dinlemek için biraz duraklamış gibi olan yirmili yaşlara gözüken sandalyesine yaslanmış dik şekilde oturan bir genç vardı. Hemen ikisinin karşısında mavi bir kıyafet içerisinde boylu boyunca yatağa uzanmış siyah saçlı bir genç bilincine sızan huzurlu şarkıyla gözlerini araladı.
Oldukça yabancı bir tavan diye düşündü Fuji, yine de bir yandan biraz tanıdık gibi de hissettiriyordu. Sonra en son yaşadıklarını hatırlamak için hafızasını zorlamaya başladı.
Abisi uyandığını fark edince annesini uyandırmamaya dikkat ederek kardeşine yaklaştı. Fuji tam onu fark edip tepki verecekken abisi sağ eliyle susmasını işaret edip sol elinin başparmağıyla arkasında kalan annesini gösterdi. Annesi de yeni uyanmış bir şekilde gözlerini ovuşturuyordu.
Gözlerini açtığında oğlunu görünce hemen ayağa kalkıp Hideyoshiyi ittirerek Fuji’ye sarıldı. Hideyoshi kendini toparlayınca gülümseyerek lafa girdi. “İlk çocuğunu ittirerek oğluna koştun demek böyle şeyler çok kırıcı.”Hoshiko oğlunu ittiğini fark edince ne yapacağını şaşırdı hem Hideyoshi’den özür dilemek için ayağa kalkarken hem de Fuji’ye sarılmaya çalışınca Fuji’yi neredeyse yataktan ayıracaktı.
Fuji ve abisi annelerinin kararsızlığını izlerken kahkahalara boğuldular hatta Fuji o kadar güldü ki daha tam tedavi olmamış vücudunun acısıyla kahkahasını kesmek zorunda kaldı.
Fuji’nin uyandığını haber alan şifacı da hemen geldi. Hoshiko oğlundan ayrılınca şifacı Fuji’yi kontrol etmeye başladı. Sırtına ve göğsündeki eziklere tekrar baktı, kafasında pek problem olmasa da vücudunda hala can yakıcı ezikler bulunuyordu.
“Durumu iyi gibi sadece birkaç gün burada dinlenmesi yeterli olur.” Dedi ve reverans yaptıktan sonra odadan çıktı. Tekrar baş başa kalan aile Fuji’nin sorularıyla tatlı ve sıcak bir sohbet ettiler.
Birkaç ziyaretçinin ardından artık akşam olmaya yaklaşınca Hideyoshi ayrılması gerektiğini belirterek ayrıldı. Aslında Hideyoshi’nin o kadar kalması bile Fuji’yi oldukça şaşırtmıştı, normalde günün neredeyse her saatinde meşgul olan abisi uyanması için başında beklemiş ve bu kadar süre onunla kalmıştı.
Sonra Fuji pek de idrak edemeyeceği bir süre yataktan hiç ayrılmadan dinlendi. Bu sırada annesi neredeyse hiç yanından ayrılmadı ve gelenlerin ardı arkası kesilmedi, hatta bir ara babası bile uğrayıp durumuna baktı. Tabii ki öyle pek de duygusal bir ziyaret değildi ama Fuji’yi mutlu etmeye yetmişti.
Birkaç gün sonra şifacı artık dinlenmesine gerek kalmadığını ancak dikkatli olmasını ve her gün kontrole gelmesi gerektiğini söyleyerek onu bu odanın daraltıcı havasından kurtardı.
Annesi odasına geçmesi için de Fuji’ye yardımcı oldu ama çok sürmeden oldukça birikmiş işleri için ondan ayrıldı. Fuji odasında sakin bir ana kavuştuğu için yayılarak yatağına uzandı ama hemen turnuvada olanlar aklına geldi.
Uzun süre aklı boş kaldıktan sonra olan şeyleri hatırlayıp yüzleşmek bir süre çok zor gelse de sonra olaylar üzerine düşünmeye başladı ama bunu kendisine bile nasıl tanımlayacağını bilemiyordu, o anki korkusu ve ölümle yaşam arasındaki fikirleri ona bir ağırlık katıyordu sanki.
Yüzünde iğrenç bir şeye bakıyormuş gibi bir iğrenme ifadesi varken kapısı bir anda açıldı ve birisi içeri daldı. Fuji şaşkınlıktan doğrulmaya bile fırsat bulamadan Morwi onu tutup doğrulttu. Fuji’yi dinlenirken ziyaret etmiş olsa da pek konuşamamış olduklarından dolayı gelmiş gibiydi.
“Nasılsın bakalım genç efendi?” Fuji Morwi’nin dalga geçmek için genç efendi kelimesini vurguladığını biliyordu. Zaten bu konuyla genelde beraber dalga geçip eğlenirlerdi.
“Oldukça iyi gibiyim hem şifacı da durumum hakkında iyi düşünüyor.” Morwi sanki başka bir şey bekliyormuş da cevabını alamamış gibi merakla dinlemeye devam edince Fuji anlamadı Morwi de anlamadığını fark edince devam etmeye karar verdi.
“Basit yaralarını görmeye zaten gelmiştim ben başka bir şeyden bahsediyorum.” diyerek Fuji’nin kafasını işaret etti ama ona fırsat vermeden konuşmaya devam etti.”Hani şu söylediklerim hakkında diyorum orda savaşmadan önce, şimdi ne düşünüyorsun? Yani sence doğru tercihi mi yaptın?”
Önce Fuji’nin yüzünde istemsiz bir iğrenme ifadesi belirdi ancak ifade Morwi’den dolayı değil az önce düşündükleri hakkındaydı. Sonra kendini alıştıra alıştıra konuşmaya başladı.
“Yani açık söylemem gerekirse orada olanları kendime bile açıklamakta zorlanıyorum ama korktuğum konusunda eminim.” kısa bir süre duraklayıp yutkundu. “Doğru olup olmama konusunda ise aslında biraz kararsızım ama savaşmaya devam etmeden kaçsaydım hem babamın utanç kaynağı olurdum hem de bunları hiç deneyimlememiş olurdum herhalde.”
Morwi bir süre sessizce bekledi sanki aldığı cevap hem onu tatmin etmişti hem de içinde bir yanlış olduğundan da şüpheleniyordu. Hiçbir şey demeden ayağa kalktı ve kapıya yöneldi giderken sadece bir şeyler mırıldandı ama ne dediğini kendisinin bile duyduğu şüpheliydi.
Fuji duruma çok alınmamıştı Morwi’nin dalgın olduğunda kopuk bir şekle büründüğünü biliyordu ama yine de verdiği cevap onu neden düşündürmüştü bilmiyordu. Konu hakkında düşündükçe daha da saçma yerlere varmaya başladı, bir yerden sonra öyle saçma yerlere gitti ki Morwi’nin durumu ile başlayan düşünceleri çiçek yetiştirme ve bakma teknikleri üzerine olan yerlere kaymıştı.
Fazla olduğunu düşündüğü düşüncelerini bastırıp yatağına iyice yayıldı, ardından sessiz ve deliksiz bir uykuya daldı. Uzun süredir dinlenmesine rağmen hiç bu kadar rahat uyumamıştı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.