Bölüm 2
Yeni Kozmosun Nabzı

Arenanın Çağrısı

15 dk okuma

Chotan Kaage:

Odaya girdiğimde ardımdan kapıyı sessizce kapattım. Özel konseydeki insanları gizlilikle buraya toplamak oldukça zor olmuş olsa da başarılı olmuştuk.

Karşımda kalan yarım çember şeklindeki büyük masanın tam orta noktasında olan kürsüye yaklaştım. İçerideki klan üyeleri aralarında fısıldaşarak merakla bana bakıyor, belli ki her şeye rağmen bu görevi batırmamla beni yargılamak istiyorlardı ama aynı zamanda da benden çekindikleri açıkça belliydi.

“Konuyu hiç dolandırmadan sadede gelmek gerekirse, yapılan hata tamamen benim sorumluluğumda olmakla birlikte, düzeltilmesinin de yine benim sorumluluğum altında olması gerektiğini düşünmekteyim. Merak etmeyin, bu defa görevi hakkıyla yerine getireceğime emin olabilirsiniz.” diye başladım. Başlangıç biraz aceleci gibi olsa da laflarımı uzatıp dolandırmak, şu an onlardan istediğim tepkiyi almamı sağlamazdı.

Etrafıma göz gezdirip salondakilerin tepkisine baktım. Çoğu ile zaten gizli görüşmeler yapmış ve görevi benim alacağıma ikna etmiştim. Bu görev, klandaki konumumu sağlamlaştırıp kardeşim Takeshi’ye dişli bir rakip olmamı sağlayacaktı.

Masanın başındaki babam sandalyeye yaslanarak sırtını düzleştirdi ve oturur pozisyonda gerinebildiği kadar gerindi. Artık salondaki herkes onu izliyordu.

“Açıkçası artık bu görev için yeterince iyi bir aday gibi gözükmüyorsun, Chotan! İşi zaten bir kez batırdın ama kalan üyelerin de fikri değerli olduğu için onları da dinlemeyi düşünüyorum.”

Odayı bir sessizlik kapladı. Hiç kimse böyle riskli bir görevi almak istemiyor gibi gözükünce babam hırıltılı, derin bir nefes aldı. Genelde sinirlendiğinde nefesi böyle hırıltılı hâle gelir ve o sırada herkes ondan korkardı. Yüksek bir ses tonuyla tekrar konuşmaya başladı.

“Demek gerçekten bir avuç korkaktan ibaretsiniz. Tek yaptığınız şey Takeshi’nin öfkesinden çekinmek!”

Yine oda sessizliğe büründü. Odada, görev ve babamın korkusuyla tepkisini gizleyemeyip dizlerini titreten korkaklar olsa da bu görevi yapabilecek cesarete sahip kişiler de vardı tabii ki ama onlarla da çoktan gizli görüşmeler yapıp gerekli şartları sağlamıştım. Böylece bu görevi yapmak için olan isteğim de geri dönüşsüz kalmayacaktı. Fırsatı bulmuşken memnuniyetimi gizleyemeden hafifçe sırıtarak konuşmaya devam ettim.

“Gerçekten konsey üyelerimizin fikirleri çok değerli ancak zaten bana ait olan bu görevi tekrar bana vermeniz hâlinde, bir hata yapmayacağımın teminatı olarak canımı ortaya koymaya hazırım.”

Babam, sözlerim üzerine konsey üyelerine göz gezdirdi. Teklifimi reddeden kimseyi bulamayınca hâlâ daha dizleri titreyen aptallara aşağılarcasına baktı ve devam etti.

“O zaman, oy birliği ile kabul görmesi durumunda görev tekrar sana verilecek ve ulusal konseye görevi bir hafta daha ertelenmeye mecbur kaldığımızı bildireceğiz.” Biraz duraklayıp etrafındakileri tekrar süzdükten sonra, “Kabul ediyor musunuz?” diye sordu.

Konseyden tam oy alınca babam belgeyi imzaladı ve göndermesi için ulağa verdikten sonra oldukça ciddi bir ifadeyle bana döndü. Sanki bu defa babam da bir şeylerden korkuyor gibiydi.

“Ama bu defa dikkatli ol, Chotan, ve Hideyoshi’nin hiçbir iz olmadan öldüğüne emin ol.”

                                                                    ✦ ✦ ✦

Fuji Kaage:

Morwi tarafından güzelce pataklanıp yıkandıktan sonra odama döndüm. Hemen yatağıma yığılıp kaldım ancak bu defa hiç uykum gelmedi. Yarın büyük gündü, koruyucu klanların düzenlediği dostluk turnuvasına katılacaktım.

Turnuva, gerçek olanı ve dostluk turnuvası olan hâliyle ikiye ayrılıyor. Gerçek olan turnuvada kazanan 5 kişi, klanını bir savaşçı olarak temsil etme hakkına sahip olarak konseye katılabiliyordu. Dostluk turnuvasında ise daha yaşı küçük olanlar kendi aralarında savaşıyor ve kazanan kişi bir ödül almasa da klana kendini ispatlamış oluyordu.

Ben de bu dostluk turnuvasını kazanıp kendimi babama kanıtlamak için oldukça istekliydim. Mümkünse onun yanında olmak ve onun emirlerine uymak bile beni memnun ederdi. Stresimle baş edemediğimi fark edince en azından zaman geçsin diye bulmacamla uğraşmaya başladım ve zamanın akışının farkına bile varmadım.

“Ergul aşkına, yine erken uyanmışsın. Umarım bunu bir alışkanlık hâline getirmişsindir.” Annem başucumda duruyor ve gülen bir yüzle bana bakıyordu. Eliyle turnuva kıyafetlerimi göstererek, “Turnuvaya hazırlanmak için yardıma ihtiyacın olur diye düşündüm.” dedi.

Yatağımdan yavaşça doğrularak cevap verdim.

“Yani, kendim de halledebilirim ama yardım harika olurdu.” dememle annem sessizce kıyafetleri giymeme yardım etmeye başladı. Onun sayesinde kolayca giyindim.

Annem kemerimi düzeltirken bir anda durdu, biraz bekledi. Sesi titreyerek, “Bugün kendine fazla yüklenme olur mu?” dedikten sonra arkasını döndü ve koşar adımlarla odadan çıktı.

Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan bir hizmetli odama girdi ve bana çıkıştaki at arabasına kadar eşlik etti. Benden sonra büyük amcamın kızı Naoki bindi. Onun gelişinin üstünden çok geçmeden küçük amcamın oğlu Jin de bindi. Herkes gelince araba harekete geçti ve arenaya doğru ilerlemeye başladı.

Yolculuğun başı oldukça sessiz ve huzurlu geçmişken Jin ve Naoki sohbet etmeye başlayınca keyfim biraz kaçtı. Jin ile Naoki’nin kendi aralarında bir ilişkileri vardı. Bunu aile üyeleri de bilmesine rağmen klan içi bir ilişkiye sıcak gözle bakıyor ve biraz şımarıp saçmalamalarına izin veriyorlardı.

Ben onların aksine klan üyelerimi iyi tanımazdım. Zaten onlar da bana pek iyi yaklaşmaz, genelde yanlarına gittiğimde ya beni belli etmemeye çalışarak kovar ya da başka bir işleri varmış gibi kaçarlardı.

Neyse ki arena yolu uzun değildi. Böylece Naoki ve Jin arasındaki sohbete fazla maruz kalmamış oldum. Teker teker arabadan inip bize eşlik eden hizmetliyi takip etmeye başladık. Önce Naoki’yi, ardından da Jin’i onlar için ayrılmış bölümlere ayrı ayrı bıraktıktan sonra hizmetli beni de bölümüme bırakıp uzaklaştı.

Başka birisi gelip bizi iç kısma götürünceye kadar bir süre burada bekleyecek ve son hazırlıklarımızı tamamlayacaktık. Ben de zaten hazır olduğumu düşünerek küçük odada gezinmeye başladım. Etraftaki aletler sadece yaşamak için yeterli olacak kadar tutulmuş ve aşırıya kaçan ya da eğlence amaçlı olan hiçbir şeye yer verilmemişti. Olan eşyalar da olabilecek en basit şekilde tutulmuştu.

Belli ki burada düzenli yaşayan birisi olmak, sadece savaşla geçirilen bir hayat demekti. İstemsizce, “Acaba Morwi’nin de yolu düşmüş müdür?” diye mırıldanarak gülümsedim. Odada biraz daha gezindikten sonra koridorda ayak sesleri duymaya başladım.

Odama gelen ciddi bir surat ifadesine sahip, biraz kısa boylu olan adam belli ki cüce ırkındandı. Ellerini önünde birleştirdi ve görünüşüne uymayan ince sesiyle konuşmaya başladı.

“Genç Efendi, benim için size ve diğerlerine savaşınızdan önce öz manipülasyonu hakkında temel bilgiler vermek görevim. Ayrıca savaşlarınızı da hakem olarak denetleyecek ve gerektiğinde araya gireceğim. Yine de bir endişeniz varsa korkmayın. Hangi durum yaşanırsa yaşansın sizi en iyi şekilde tedavi edecek bir şifacı ekibine sahibiz.”

Benim için öz manipülasyonundan bahsetmesi fena olmazdı. Öz manipülasyonu için daha önce dersler görmüş ve abimden detaylı anlatılar dinlemiştim ancak ilerlemem sadece rüzgâr elementine yatkın olduğum ve bununla birkaç büyü yapabilmek olmuştu.

Adam, kısa olan boyunu kapatmak istercesine dikleşti ve konuşmaya başladı.

“Öncelikle öz manipülasyonu, direkt olarak zihin gücünden etkilenen ve senin hayal gücün sayesinde şekillenen bir mekanizmadır. Başlangıcı oldukça basit olmasına rağmen ilerledikçe karmaşıklaşan sistemi hükümdarlar haricinde tam verimi ile kullanabilen başka kimse yoktur. Bir sorunuz var mı, Genç Efendi?”

Anlatım pek etkili olmamış olsa da sorun edecek durumda değildim.

“Hayır, teşekkürler.” dedikten sonra adamı takip ederek izleme noktasına çıktım.

Adam savaş alanının ortasına geçip elindeki parşömeni açtı.

“Sayın genç efendiler ve bizi izleyen saygıdeğer klan üyeleri, bugün burada her koruyucu klan ırkından gelen üçer kişinin kendi aralarındaki savaşına şahit olacak ve değerlendireceğiz. Yarışmacılarımızı sizlere tanıtmaktan onur duyarım.” dedi ve parşömenin bir kısmını önden sarkıtıp biraz daha aşağısını okumaya başladı.

“İnsan klanından: Naoki, Jin ve Fuji; Cüce klanından: Zale, Vael ve Jakucho; Elf klanından: Yuna, Chinatsu ve Ren; son olarak Ork klanından: Kenji, Mako ve Kukiko bizler için bugün kendilerini gösterecek savaşçılar. Eşleşmeler kura ile oluşturulacak. Kura çekimi için hazırlanmış yazılı kâğıtlar birazdan buraya gelecek.” diyerek parşömeni geri kapattı.

Çok sürmeden kâğıtlar geldi ve kura çekildi. Benimle elflerden Ren eşleşmişti. Bizim savaşımızdan önce iki tane savaş olmasına rağmen diğer kuralara ve rakiplere hiç dikkat edemedim çünkü ilk dostluk arenası savaşıma çıkacak olmak beni çok heyecanlandırmıştı. Delicesine kafamda dönen düşünceler beni meşgul ediyor ve beni oradan buraya savuruyordu. Birden ismimi duyunca düşünce dünyamdan sıyrıldım.

“Birazdan da Fuji ve Ren’in savaşına şahit olacağız.”

İzleme alanındaki merdivenlerden savaş alanına indim. Ortada hakemin olduğu yerde buluştuk. Ren denen elfle el sıkıştım. Birbirimizden biraz uzaklaşıp kılıçlarımızı çektik. Hakemin talimatıyla savaş başladı.

Ren göğsüme kılıcıyla nişan alarak bir ateş topu fırlattı ve üstüme doğru koşmaya başladı. Ben hâlâ savaşacak olmanın heyecanıyla kafamı toparlayamıyordum. Üstüme gelen ateş topundan son anda sola doğru atlayarak sıyrıldım ama bu kadar geç kalmam oldukça kötü olup dengemi kaybetmemi sağladı.

Yere dizlerimin üstünde düşüp hemen kalktım ama Ren çoktan üstüme gelmiş ve pozisyon almıştı. Kılıcını sert ama dengesiz bir şekilde savurdu. Kaçınabilecek veya savuşturabilecek vaktim yoktu.

İç Ses:
“Nasıl bu hâle gelmiştim, nasıl böyle bir aptallığın kurbanı olabilmiştim?”

Sanki zihnimdeki her şey çok hızlı şekilde oluyor gibiydi. Bir anda bir şeyler hatırlamışım gibi hareketlendim ama ne yaptığımın bilincinde dahi olmadan etrafımda bir rüzgâr patlaması oluşturdum. Ren geriye doğru sendelerken elindeki kılıcı fırlayıp arkasında kalacak şekilde yere düştü. Ben de fırsattan istifade üstüne atıldım.

İç Ses:
“Kılıçla vurduğumda ölümcül bir yara alırsa ne olacaktı? Şifacı ekibi ne kadar iyi de olsa bir ölüyü diriltemezdi.”

Kılıcımın kabzasıyla kafasına bir darbe indirdim. Ren aldığı darbenin etkisiyle bayılınca hakem beni galip ilan etti.

İlk savaş aptallığıma rağmen kolay geçmiş gibiydi ama yanlış hatırlamıyorsam Ren, klanlar içinde gösterilen en güçsüz adaylardan biriydi. Savaşta yaşadıklarım kafamı doldururken izleme alanına döndüm. Ruhum sanki ölme ve bir insanı öldürme korkusu altında eziliyordu. Kalbimin atışı bedenimi sarsıyor ve gözlerimi karartıyordu.

Annemin sabah gösterdiği tepki artık biraz daha anlamlı geliyor, ölüm korkusu sanki bedenimi parçalayıp çevremdeki her şeyi yok edecek gibi hissettiriyordu. Oturduğum yerde başımı ellerimin arasına alıp zonklamasını durdurmaya çalıştım. Diğer her şeyi artık zar zor takip edebilirken savaşların kalanları tamamlandı. İlk tur savaşları bitince herkes odalarına dönüp beklemeye başladı.

Odama gittiğimde bile hâlâ korkuyla titriyordum. İkinci turda savaşacak olmak bile benim delirmem için yeterli olacak gibiydi. Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyor, su içmek için masaya konmuş bardağı bile elimin titremesinden düzgünce kullanamıyordum. Bir elin hafifçe omzuma dokunuşunu hissettiğimde neredeyse yerimden fırlayacaktım.

“Senden kaldıramayacağın bir şey bekleyen yok. Eğer yapamayacaksan çekilip huzurla evine dönebilirsin ama böyle yaparsan da yaşadığın her zaman aklında kalacak ve belki de bir süre sonra devam etmediğin için pişmanlık duyacak ya da korkuyla kaçtığın bu şey hayatın boyunca senin yaşamanı imkânsızlaştıracak.”

Kafamı kaldırdığımda Morwi başımın dibinde duruyordu.

“Hadi, şimdi savaşmak ile kaçmak arasında bir seçim yapman gerekiyor.”

Morwi hiç görmediğim kadar ciddi durarak bakışlarıyla sanki beni deliyor gibiydi. Bir şey düşünsem veya cevap versem kesinlikle vazgeçeceğim için ayağa kalkıp savaş alanına uzanan koridorlara daldım ve Morwi’ye tekrar dönüp bakmadım. Savaş alanına ulaştığımda kendimi daha özgüvenli tutmaya çalışarak sessizce beklemeye başladım.

Hakem yeni kâğıtları tek tek çekip yan yana koydu.

“Kalan yarışmacılardan Fuji ile Kukiko, Naoki ile Yuna ve Mako ile Vael eşleşti.”

İlk savaş Kukiko ile bana aitti. Ork kıza bakınca keşke gücünü bilmek için savaşını izleseydim diye içten içe düşündüm ama artık her şey için çok geçti. Savaş alanına inip hakemin yanına gittim. Kırmızı saçlı, yeşil tenli Kukiko da hakemin yanına geldi ve bana doğru elini uzattı. Sıkmak için elimi uzattığımda oldukça sert bir el sıkışma durumu atlattım. Fiziksel kuvveti gerçekten inanılmazdı.

Pozisyonlarımızı aldık ve hakemin talimatıyla savaşa başladık. Bu defa ne heyecana kapıldım ne de saçma hareketlerde bulundum. Aklımda Morwi’nin anlattığı şeyleri düşünerek sakinleşmeye çalışıyordum.

“Bir gün olur da rakibin hareketlerini ve gücünü bilmeden savaşmak zorunda kalırsan saldırmadan önce iyice bekle ve savunmada kalıp rakibini tanı. Böylece vakti geldiğinde saldırarak hem etkili hamleler yapar hem de fazla enerji harcamak zorunda kalmazsın.”

Kukiko savaş başladığı gibi üstüme hücum etti. Sol ayağımı öne koyarak sağ ayağımı arkada, herhangi bir darbede bana sağlam bir dayanak olması için bıraktım. Kukiko üstüme zıplayıp baltasını bana doğru yukarıdan aşağı savurdu. Öne doğru takla atarak Kukiko’nun altından geçtim ve hemen arkamı döndüm. Kukiko baltasını savurup toprağa saplamıştı.

Bunu bir fırsat olarak görüp üstüne atladım. Kukiko inanılmaz bir hızla arkasını dönüp toprak özüyle kapladığı baltasını karnıma vurdu. Havada olmanın da etkisiyle birkaç metre savruldum ve sol omzumun üstüne yere düştüm. Sağ elimle yerden destek alarak ayağa kalktım. Kukiko’ya bakınca hem çok şaşırdım hem de bu kadar kolay nasıl baltasını topraktan kurtardığını anladım. Baltasının etrafını toprak özü sanki bir çekiç gibi şekillendirerek sarıyordu. Kukiko oldukça memnun bir ifadeyle gülümsedi.

“Yeteneğim karşısında bu kadar hayranlık duyman seni affedeceğim anlamına gelmiyor. Aksine onu sana kanıtlamak için bütün ihtişamını tattıracağım.” dedi ve üstüme doğru koşmaya başladı.

Yeteneğini artık biliyordum ve ona karşılık vermek için en iyi seçenekleri düşünecek vaktim maalesef yoktu. Kılıcımı rüzgâr özü ile keskinleştirdim ve kendi etrafımda küçük bir koruma tabakası oluşturdum. Kukiko iki metre ötemde durup çekicini toprağa vurdu ama hiçbir şey değişmedi. Belli ki beni yanıltmak için aptalca bir tercih yapmıştı. Yapmam gereken yanıltıcı çekicinden kaçmaktı.

Soldan bir yay çizerek üstüne doğru koştum, hızlandım ve olabildiğince yakınına girdim. Yeterli mesafeye girdiğimde artık çekicini bana savuracak kadar vakti yoktu. Kukiko çekicini kaldırıp savurdu ama bana erişememesi gereken toprak özü neredeyse dibime girdiğinde zar zor kılıcım ile engelledim ve yine savrulup yerde yuvarlandım.

Dizlerimin üstünde kendimi dengelediğimde çekicinin ucunda bir çivi olduğunu gördüm. Sanki gerçek bir çekici kullanırkenki gibi özü şekillendirebiliyor ve çekiç üretmekle kalmayıp çekicin ucuna kullanışlı hâlde bir çivi bile ekleyebiliyordu. Saçma olduğunu bilsem de tekrar üstüne atılıp yakın dövüşe girdim.

Çivisini bir kez daha kılıcımla engellemek kılıcıma büyük zarar verebileceği için kaçınarak savaşmam gerekiyordu. Birkaç kez kaçındıktan sonra nefes nefese kalmıştım. Geriye doğru sıçrayarak aramızda biraz mesafe açtım.

“Tek yapabildiğin kaçmak mı?” dedi Kukiko. Toz bulutunun arasından görebildiğim kadarıyla benimle yakından çatışırken bile aşağılayıcı gülüşünü korumaya devam ediyordu.

Birkaç kez sadece çekiçten kaçınıp saldırmadan bir açık aramaya devam etmeye karar verip hızlıca üstüne doğru koştum. Toz bulutunun içine dalıp Kukiko’nun sol omzuna saldırdım. Kukiko gelişine çekicini kafama doğru savurdu. Son anda kendimi kenara attım. Çekicinin yere çarpma sesini duydum. Pozisyonumu düzeltip ayaklarımda rüzgâr özü topladım.

Ayaklarımdaki rüzgâr özünü serbest bırakarak Kukiko’nun üstüne doğru uçtum ve rüzgâr özü ile keskinleştirdiğim kılıcımı savurdum. Kukiko yere sert bir şekilde elleriyle yumruk attı ve ellerini toprak özüyle kapladı. Kılıcımı sağ kolu ile engelleyip sol koluyla bana sağlam bir yumruk attı.

Kılıcım sağ kolundaki toprak tabakasını yarıp geçmiş ancak kaybettiği gücüyle sadece biraz Kukiko’nun koluna girebilmişti. Sol kolunun yumruğunun etkisiyle biraz savruldum, sırt üstü yere düştüm ve kılıcımı sapladığım kolunda bıraktım. Bütün duyularım körelmiş hâlde azıcık kafamı kaldırdığımda en son bulanık görüşümle çekicin düz tarafının göğsüme inişini görmeme rağmen tepki bile veremiyordum.

✦ ✦ ✦

Bölüm Tamamlandı

Arenanın Çağrısı

15 dk
Okuma Süresi
2/2
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Yeni Kozmosun Nabzı, Bölüm 2
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.