Bölüm 2
Kayıp Saat “03:17”

Pusulanın Merkezi

23 dk okuma

Rüzgâr Arel, yıllar sonra ilk kez bir olay yerine giderken polis aracının içinde değil, eski bir taksinin arka koltuğunda oturuyordu. Bu ayrıntı, yol boyunca düşündüğü her şeyden daha fazla canını sıktı. Bir zamanlar şehrin herhangi bir noktasına giderken önünde açılan bariyerler, kenara çekilen ekip araçları, telsizden gelen kısa ve kesin anonslar, “analiz birimi geliyor” diyen tanıdık sesler vardı. Şimdi ise ön camında dua boncuğu sallanan, arka koltuğunda sigara ve ucuz oda parfümü kokusu birbirine karışmış bir takside, şoförün radyoda açık bıraktığı gece haberlerini dinliyordu. Velira’nın üç ayrı yerinde işlenen cinayetler çoktan haber olmuştu ama haber bültenleri henüz ne söyleyeceğini bilmiyordu. “Şüpheli ölümler”, “eş zamanlı olaylar”, “kameralarda teknik arıza”, “emniyetten açıklama bekleniyor” gibi güvenli ve hiçbir şey anlatmayan kelimeler, yağmurun camlara vuran sesiyle birlikte arabanın içinde dönüp duruyordu. Rüzgâr, bu kelimelerin her birinin gerçek bir cesedin üstüne örtülmüş ince bir bez olduğunu düşündü. İnceydi, çünkü gerçeği saklamaya yetmiyordu. Yine de insanlar bakmamak için o beze razı olurdu.

Baran Türel ön koltukta oturuyor, şoförle fazla konuşmamaya çalışıyordu. Üzerinde sivil mont vardı ama polis olmayı bırakamayan insanların omuzlarında taşıdığı o küçük gerginlik hâlâ seçiliyordu. Sağ eli ara sıra cebindeki telefona gidiyor, sonra geri dönüyordu. Rüzgâr bunu üçüncü kez gördüğünde, Baran’ın sadece bir mesaj beklemediğini, aynı zamanda bir mesaj gelmesinden korktuğunu anladı. Emniyete haber vermeden, resmi dosyada adı geçmeden, sabah olmadan önce güney yakasındaki çocuk parkına gitmek Baran’ın yetkisini aşan bir şeydi. Ama onu asıl rahatsız eden bu değildi. Baran kuralları eğmeyi her zaman bilirdi. Onu rahatsız eden, bu kez hangi kurala dokunduğunu kendisinin de tam bilmemesiydi. Çünkü karşılarındaki şey sıradan bir katil değildi. Bir katil, bir aracı kullanır, bir kamera kör noktası seçer, bir kurbanı takip ederdi. Bu dosyada ise sanki birileri önce şehrin göz kapaklarını ölçmüş, sonra cinayetleri o göz kırpmasının içine yerleştirmişti.

Taksi, merkezden güneye indikçe şehir değişti. Velira’nın parlak kuleleri geride kaldı, yüksek cam binaların yerini yarı boş iş merkezleri, eski depolar, üzerleri boyanmış tabelalar ve geçici olduğu söylenip yıllarca kaldırılmayan inşaat bariyerleri aldı. Güney yakası, şehrin unuttuğu şeyleri sakladığı yerdi. Kapanmış fabrikalar, satılamayan arsalar, yeniden yapılacağı söylenen ama hiçbir zaman yıkılmayan apartman blokları, paslanmış tramvay rayları ve çocukken güzel görünmüş olması muhtemel parklar. Rüzgâr camdan dışarı baktı. Yağmur kaldırım kenarındaki izmaritleri mazgallara sürüklüyordu. Bir fırının ışığı yanıyordu ama içeride kimse görünmüyordu. Karşı köşede, yarısı sökülmüş bir reklam panosunda gülümseyen bir aile vardı; yüzlerinin üstünden siyah bir sprey boyayla tek kelime yazılmıştı: UYAN.

Baran arkasına dönmeden konuştu. “Parkın çevresini çoktan kapattılar ama sabaha kadar ekip kalmaz. Resmi inceleme bitti. Sadece bir nöbetçi araç olabilir.”

Rüzgâr gözünü camdan ayırmadı. “Resmi inceleme bitti diye olay yeri bitmez.”

“Bunu bana söylemene gerek yok.”

“Belli ki var. Çünkü beni oraya resmi inceleme bittikten sonra götürüyorsun.”

Baran derin bir nefes aldı. Taksici, dikiz aynasından kısa bir bakış attı ama konuşmaya karışmadı. Baran sesini biraz daha alçalttı. “Seni oraya şimdi götürüyorum çünkü gündüz gidersen seni herkes görür. Cinayet büroda hâlâ adını duymak istemeyen insanlar var. Savcılık seni dosyaya sokmaz. Ben seni sokarsam görevden alınırım. Sen zaten görevi olmayan birisin. Yani elimizdeki en az kötü seçenek bu.”

Rüzgâr, “En az kötü seçenekler genelde en uzun vadede en pahalıya patlar,” dedi.

Baran başını hafifçe çevirdi. “Yine de geldin.”

Evet, gelmişti. Çünkü ofisteki video hâlâ gözlerinin önündeydi. Levent Sargın’ın sorgu odasında söylediği cümle, yıllardır içine gömdüğü bütün kesinlikleri tek hamlede yerinden oynatmıştı. Yanlış zamanı ona siz verdiniz. Bu cümle, Rüzgâr’ın suçluluk duygusunu temizlemiyordu; tam tersine, onu daha karanlık bir yere çekiyordu. Eğer Levent masumsa, Rüzgâr bir masumu hapse göndermişti. Eğer Levent bu yüzden öldürüldüyse, Rüzgâr’ın raporu bir cinayet planının parçası haline getirilmişti. Eğer bu planın arkasındaki insanlar şimdi Elif’in sembolünü kullanıyorsa, o zaman Rüzgâr’ın hayatındaki iki büyük boşluk, yıllar önce aynı el tarafından açılmış olabilirdi. Bu düşünce mantıksız değildi. Mantıksız olmasını isterdi. Mantıksız şeyler kolayca reddedilirdi. Ama bu düşünce kusursuz denecek kadar soğuk bir mantıkla önüne uzanıyordu.

Taksi, “GÜNEY YAKA KENT PARKI YENİLEME ALANI” yazan paslı bir tabelanın önünde durdu. Tabelanın altına kırmızı sprey boyayla biri “yenileme değil, gömme” yazmıştı. Parkın girişindeki demir kapı yarıya kadar açıktı. Sarı polis şeridi yağmurdan ağırlaşmış, rüzgârla gevşeyip çitin kenarına yapışmıştı. Uzakta bir ekip aracının mavi ışıkları dönmüyor, sadece park etmiş halde bekliyordu; içindeki memur ya uyuyordu ya da uyumamaya çalışıyordu. Baran şoföre parasını verdi, sonra Rüzgâr’la birlikte arabadan indi. Yağmur, soğuk ve inceydi. İnsanı anında ıslatmıyor, ama birkaç dakika içinde kıyafetlerin içine işleyip orada kalıyordu.

Rüzgâr kapının önünde durdu. Çocuk parkı, gece ve yağmur altında yalnızca terk edilmiş değil, sanki bilerek terk edilmiş gibi görünüyordu. Kırmızı salıncağın zincirleri rüzgârla çok hafif sallanıyor, paslı kaydırağın altındaki su birikintisinde şehir ışıkları kırılıyordu. Oyun alanının kauçuk zemini yer yer kalkmış, altından eski beton görünmüştü. Kum havuzu siyah çamura dönüşmüş, etrafındaki ahşap sınırlar çürümüştü. Parkın arka tarafında, bir zamanlar küçük çocukların tırmanması için yapılmış renkli bir oyun kulesi vardı; şimdi renkleri solmuş, mavi boyası soyulmuş, sarı tentesi yırtılmıştı. Her şeyin üstünde, olay yeri ekibinin geride bıraktığı küçük izler vardı: unutulmuş bir eldiven, çamura basılmış lastik izi, bir köşede ters dönmüş plastik delil poşeti, yağmurun yarısını sildiği tebeşir işaretleri.

Baran kapıdan içeri girmeden önce etrafa baktı. “Beş dakikamız var. Belki on. Nöbetçi memur beni tanırsa açıklama yapmak zorunda kalırım.”

Rüzgâr, “On dakikada kötü bakılmış bir yeri görmek mümkün,” dedi. “İyi saklanmış bir şeyi görmek için süre yetmez.”

“Bana moral vermek zorunda değilsin.”

“Vermiyorum.”

Baran polis şeridini kaldırdı. Rüzgâr eğilerek altından geçti. İçeri girer girmez durdu. Eskiden bunu bilinçli yapardı; olay yerine adım atınca hemen merkeze yürümez, kendisini sahnenin kenarında sabitler, alanın ona ilk ne söylediğini dinlerdi. İnsanlar genelde cesede koşardı. Kameralara, kana, silaha, kırık cama. Rüzgâr ise önce mekânın sessizliğine bakardı. Bir yerde işlenen suç, yalnızca failin yaptıklarından değil, failin yapmamayı seçtiklerinden de oluşurdu. Hangi kapı kullanılmamıştı? Hangi ışık açık bırakılmıştı? Hangi yol gereksiz yere uzatılmıştı? Bir ceset neden oraya bırakılmıştı da üç metre öteye değil? Zaman çizelgesi, mekânın üstüne oturmazsa yalan söylerdi.

Parkın girişi kuzeye bakıyordu. Arka çit güneydeydi. Doğu tarafında kullanılmayan tramvay hattı, batıda ise yarısı boşaltılmış apartman blokları vardı. Rüzgâr ilk bakışta üç kamera noktası seçti: girişteki belediye kamerasının paslı gövdesi, tramvay hattının direğine takılmış eski trafik kamerası ve karşı apartmanın ikinci katındaki özel güvenlik kamerası. Üçü de olay gecesi ya çalışmıyor görünmüş ya da 03:17’de kararmıştı. Ama kameralar tek başına olayı anlatmazdı. Kameraların baktığı yer kadar bakmadığı yer de önemliydi. Rüzgâr başını hafifçe çevirerek görüş açılarını zihninde üst üste bindirdi. Giriş kamerası kapıyı ve salıncağın yarısını görüyordu. Trafik kamerası parkın dışındaki yolu ve siyah kurye aracının geçtiği sokak ağzını görüyordu. Apartman kamerası ise zemini değil, oyun kulesinin üst kısmını yakalıyordu. Yani parkın tam merkezi, üç kameranın da ya çok uzakta ya da açısının dışında kalan bir kör noktaydı.

Baran, cebinden küçük bir fener çıkardı. “Ceset burada bulundu.”

Fener ışığı, kırmızı salıncağın biraz ilerisindeki zemine düştü. Yağmur tebeşir çizgisini neredeyse tamamen silmişti ama vücudun genel formu hâlâ seçiliyordu. Rüzgâr çizginin etrafında yürüdü, yaklaşmadı. Çamurun üstünde ekip izleri vardı. Bot tabanları, delil çubuklarının açtığı küçük delikler, fotoğrafçıların bastığı düzensiz noktalar. Resmi ekipler, olay yerini korumaya çalışırken bile olay yerini değiştirirdi. Bu kaçınılmazdı. Bu yüzden iyi bir analizci, sahayı olduğu gibi değil, bozulmadan önceki halini tahmin ederek okurdu.

“Kurban kim?” dedi Rüzgâr.

Baran feneri biraz indirdi. “Adı Selim Aktaş. Kırk iki yaşında. Belediye altyapı ihale komisyonunda teknik danışman. Evli değil. Sabıka yok. İlk bakışta diğer iki kurbanla doğrudan bağlantısı yok.”

“İş hanındaki adam?”

“Finans müşaviri. Limandaki ise eski depo sorumlusu gibi görünüyor. Ama sen sormadan söyleyeyim, hepsinin bir dönem belediye ya da taşeron şirketlerle kesişen işleri var. Daha kesin değil.”

Rüzgâr salıncağa baktı. “Cesedi buraya taşımışlar.”

Baran kaşlarını çattı. “Adli ekip de öyle düşünüyor. Kan az. Ölüm burada gerçekleşmemiş olabilir.”

“Olabilir değil, gerçekleşmemiş.”

“Bunu nereden çıkardın?”

Rüzgâr feneri aldı. Işığı zeminin farklı noktalarında gezdirdi. “Burada biri öldürülseydi failin acele etmesi gerekirdi. Açık alan, yağmur, çevrede apartmanlar. Ama cesedin konumu fazla düzgün. Kolların açısı, başın yönü, ayakların salıncağa mesafesi. Birinin yere yığıldığı pozisyon değil, birinin yerleştirildiği pozisyon.”

Baran sessiz kaldı. Rüzgâr’ın bu tonunu hatırlıyordu. Bu, onun bir şeyden emin olduğu ama henüz cümleyi tamamlamadığı sesti.

Rüzgâr çizginin etrafındaki su birikintisine eğildi. Fener ışığı, kauçuk zemindeki çatlaklardan birinin içine dolmuş suyu parlatıyordu. Çatlaklar rastgele görünüyordu ama bazıları fazla düz, bazıları fazla yuvarlaktı. Çocuk parklarında zemin desenleri olurdu; renkli daireler, seksek çizgileri, hayvan figürleri, yön okları. Yıllar içinde renkleri silinir, üstü kirlenir, beton çatlar, insanlar onların sadece eski oyun kalıntısı olduğunu sanırdı. Rüzgâr, feneri daha geniş açıyla tuttu. Kırmızı salıncağın altından başlayıp oyun kulesine doğru giden soluk bir çizgi gördü. Sonra onunla kesişen başka bir çizgi. Sonra zeminin ortasında neredeyse tamamen silinmiş bir daire.

“Baran,” dedi.

“Ne?”

“Burada zeminin eski fotoğrafları var mı?”

“Parkın mı?”

“Yenilenmeden önceki, açılış dönemi, belediye arşivi, Google sokak görüntüsü, ne varsa.”

“Şu an yok.”

“Bul.”

Baran telefonunu çıkardı ama hemen durdu. “Telefon kullanmak istemediğini söylemiştin.”

“Ben istemiyorum. Sen zaten çoktan iz bırakmış olabilirsin.”

Baran ona kötü kötü baktı ama telefonu açtı. Bu sırada Rüzgâr fenerle zemindeki silik çizgileri takip etmeye devam etti. Daire, oyun alanının neredeyse bütün merkezini kaplıyordu. Üstünden yıllar, çamur, çocuk ayakları, polis botları ve yağmur geçmişti ama hâlâ oradaydı. Dairenin kuzey noktasında küçük bir üçgen izi vardı. Doğuda yarım ok. Güneyde silik bir harf. Batıda, kauçuk zeminin kalktığı yerde betonun üstüne işlenmiş başka bir işaret.

Bir pusula.

Rüzgâr yavaşça doğruldu.

Baran hâlâ telefonda bir şeyler arıyordu. “Belediye arşivi gece bu saatte hızlı açılmıyor. Ama eski haberlerde parkın açılış fotoğrafları olabilir. Burası on iki yıl önce yenilenmiş. ‘Çocuklar için güvenli oyun alanı’ diye haber yapılmış.”

“On iki yıl önce değil,” dedi Rüzgâr.

Baran başını kaldırdı. “Ne?”

“Bu desen daha eski. Yenileme sırasında üstüne zemin kaplaması çekilmiş ama asıl çizgi altta kalmış. Bak.”

Rüzgâr, kauçuk kaplamanın yırtıldığı bir noktaya fener tuttu. Altındaki beton yüzeyde oyma gibi duran ince bir çizgi vardı. Boya değil, yüzeye işlenmişti. Bu, çocuk parkı dekorasyonu gibi değildi. Daha planlı, daha kalıcı, daha eskiydi. Baran yanına geldi, eğildi. Fener ışığı pusulanın merkezine doğru kaydı.

Cesedin başı, pusulanın tam merkezine denk geliyordu.

Baran düşük sesle küfretti. “Adli ekip bunu kaçırmış olamaz.”

“Kaçırmış.”

“Nasıl?”

“Çünkü cesede baktılar.”

Baran cevap vermedi. Rüzgâr’ın ne demek istediğini anlamıştı. Olay yeri ekipleri, özellikle medyaya sızma riski olan büyük dosyalarda hızlı çalışmaya zorlanırdı. Kurban kim, ölüm şekli ne, delil var mı, kamera var mı, fail hangi yoldan gelmiş olabilir? Zemin deseni, hele eski ve silikse, kolayca çocuk parkı dekoru sanılırdı. Bir cinayet masasının ortasına bırakılmış bir pusula, yeterince açık olmadığı sürece sadece kirli bir yuvarlak olarak kalırdı.

Rüzgâr pusulanın merkezinden dört yöne baktı. Kuzey kapıya gidiyordu. Güney arka çite. Doğu eski tramvay hattına. Batı boş apartmanlara. Ama cesedin başının baktığı yön kuzey değildi. Hafif kuzeybatıydı. Bu küçük sapma önemliydi. Çünkü bir cesedi pusulanın merkezine yerleştiriyorsan, yön rastgele olmazdı. Rüzgâr diz çöküp tebeşir çizgisinin baş kısmından ileri doğru hayali bir çizgi çekti. Çizgi salıncağın sol ayağını, park çitindeki kırık bir noktayı ve onun ötesinde karanlıkta kalan apartman bloğunun üçüncü katını işaret ediyordu.

“Baş yönü kuzeybatı,” dedi.

Baran telefonuna baktı. “Siyah kurye aracı da kamera analizinde kuzeybatı yönünde çıkmış görünüyordu.”

“Görünüyordu değil. Biri öyle görünmesini istemiş olabilir.”

“Yine mi?”

“Bu dosyada gördüğün hiçbir şeyin ilk anlamına güvenme.”

Baran omzunu gerdi. “Peki ikinci anlamı ne?”

Rüzgâr cevap vermedi. Salıncağın yanına yürüdü. Kırmızı çocuk salıncağı rüzgârla hafifçe ileri geri hareket ediyordu. Zincirlerden biri diğerinden daha paslıydı. Koltuk kısmında küçük bir çatlak vardı. Baran’ın feneri başka tarafa döndüğünde, Rüzgâr salıncağın altında zemine işlenmiş küçük çizikleri fark etti. İlk bakışta sürtünme izi gibi duruyorlardı ama ritimleri düzenliydi. Üç kısa, bir uzun, iki kısa. Bir çocuk oyunu izi değil. Birinin metal bir şeyle kazıdığı işaretler.

“Buraya bak.”

Baran yaklaştı. “Ne bu?”

“Yeni.”

“Emin misin?”

“Yağmur çiziklerin içindeki tozu tamamen temizlememiş. Kenarları keskin. En fazla birkaç gün.”

Baran çömeldi. “Kod mu?”

“Belki. Belki yön işareti.”

“Pusula, yön, kuzeybatı…” Baran cümleyi tamamlamadı. “Biri bizi bir yere götürüyor.”

Rüzgâr, “Biri seni değil, beni götürüyor olabilir,” dedi.

Baran ona baktı. “Her şeyin seninle ilgili olduğunu düşünmek mesleki deformasyon mu, yoksa travma mı?”

Rüzgâr’ın yüzünde kısa, soğuk bir gülümseme belirdi. “Bunu İdil söylese daha iyi dururdu.”

“İdil’i nereden çıkardın?”

“Bu kadar bozuk kamerayla uğraşıyorsanız ses kayıtlarına da bakıyorsunuzdur. Baran Türel’in tanıdığı en iyi ses analisti kim?”

Baran içini çekti. “Onu bulaştırmak istemedim.”

“Beni de istemedin. Ama buradayım.”

“İdil emniyette değil artık. Yarı zamanlı adli danışmanlık yapıyor. Biraz… zor biridir.”

“İyi. Kolay insanlar bu dosyada ölür.”

Baran buna cevap veremedi. Çünkü parkın giriş tarafında bir hareket oldu. İkisi aynı anda sustu. Nöbetçi ekip aracının kapısı açılmıştı. Bir memur dışarı çıktı, yağmurdan korunmak için başını eğerek çevreye baktı. Baran hemen Rüzgâr’ı oyun kulesinin gölgesine çekti. Rüzgâr itiraz etmedi. Memur sigara yaktı, telefona baktı, sonra parkın içine doğru birkaç adım attı. Fenerini açmadı. Sadece alışkanlıkla etrafa baktı. Sarı şeridin ötesinde kimseyi görmeyince araca geri döndü.

Baran fısıldadı. “Gitmemiz lazım.”

Rüzgâr, “Daha bitmedi,” dedi.

“Yakalanırsak hiç başlamayacak.”

Rüzgâr oyun kulesinin altına eğildi. Burada zemin daha az yağmur almıştı. Çocukların tırmanma duvarının altında, paslı metal desteklerin arasında küçük bir bakım kapağı vardı. Üzeri çamurla kapanmıştı ama kenarındaki çizik yeni görünüyordu. Birisi kapağı yakın zamanda açmıştı. Rüzgâr elini uzattı, çamuru kenara itti. Kapakta belediye logosu vardı ama altındaki yazı kazınmıştı. Sadece birkaç harf kalmıştı: VEL… ARŞ…

“Baran.”

“Hayır.”

“Daha ne diyeceğimi duymadın.”

“Yüzünden anladım. Kapağı açmak istiyorsun. Açmayacağız.”

“Biri açmış.”

“Biri cinayet de işlemiş. Her yaptığını takip etmek zorunda değiliz.”

Rüzgâr kapağın kenarına parmaklarını geçirdi. “Bu kapak parkın elektrik ya da su hattına ait değil. Altında bakım boşluğu var. Kamera kesintisiyle bağlantılı olabilir.”

Baran etrafa baktı. “Aletin var mı?”

Rüzgâr cevap vermeden cebinden küçük katlanır bir metal çubuk çıkardı. Baran ona baktı.

“Sen bunu yanında mı taşıyorsun?”

“Sigorta dosyaları bazen kilitli dolaplarda olur.”

“Senin hayatın bir dava dosyasına dönüşmek için yalvarıyor.”

Rüzgâr kapağı zorladı. Pas tutmuş gibi görünüyordu ama ilk baskıda hafifçe oynadı. Bu da yakın zamanda açıldığını doğruluyordu. Baran istemeye istemeye feneri tuttu. Rüzgâr ikinci kez bastırdı. Kapak içeri doğru metalik bir sesle açıldı. Altından karanlık bir boşluk ve nemli hava çıktı. Koku eski kablo, çamur ve ozon karışımıydı. Elektrik yanığına benzer çok hafif bir keskinlik vardı.

Rüzgâr feneri boşluğa tuttu. Aşağıda dar bir beton kanal uzanıyordu. İçinden birkaç kablo geçiyor, kablolardan biri yeni bantlanmış görünüyordu. Kablonun üstüne küçük bir cihaz bağlanmıştı. Siyah, kibrit kutusu büyüklüğünde, üstünde ışığı sönmüş bir led. Profesyonel değildi ama amatör de değildi. Ucuz parçalarla yapılmış, amacını yerine getirip sessizce ölmeye bırakılmış bir şeydi.

Baran’ın sesi sertleşti. “Bu ne?”

“Yerel sinyal bozucu olabilir. Ya da tetikleyici. Kamera kararmasının park ayağı.”

“Delil poşeti lazım.”

“Hayır.”

“Ne demek hayır?”

“Bunu şimdi alırsan sistemde eksik görünür. Kim koyduysa döndüğünde cihazın alındığını anlar.”

“Rüzgâr, bu delil.”

“Bu yem de olabilir.”

Baran’ın yüzü gerildi. “Resmi polis gibi davranmamı istiyorsun ama resmi işlem yapmama izin vermiyorsun.”

“Resmi polis gibi davranırsan seni kullanırlar. Resmi işlem yaparsan bizi görürler. Fotoğrafını çek. Seri numarası varsa al. Ama cihaz yerinde kalsın.”

Baran bir an tereddüt etti. Sonra telefonunu çıkardı, birkaç fotoğraf çekti. Rüzgâr bu sırada cihazın kablo bağlantılarını inceledi. Parkın eski kamera hattına değil, oyun alanının altındaki aydınlatma devresine bağlanmıştı. Bu daha ilginçti. Aydınlatma devresi belediye otomasyonuna bağlıydı. Eğer doğru noktadan girilirse, kamera ağına doğrudan değil ama kamera ağıyla aynı zaman sunucusunu kullanan yan sistemlere dokunmak mümkündü. Biri, şehrin gözünü kör etmek için gözün kendisine değil, göz kapağını hareket ettiren sinire dokunmuştu.

Rüzgâr kapağı kapatırken, oyun alanının zeminindeki pusula tekrar gözüne çarptı. Merkez nokta. Kuzeybatı. Eski bakım kapağı. Siyah kurye aracı. Elif’in sembolü. Hepsi ayrı ayrı ipuçları değil, aynı cümlenin parçaları gibiydi. Ama cümlenin fiili hâlâ eksikti. Kim yaptı, nasıl yaptı, neden yaptı? Polis dosyaları genelde bu sırayla ilerlerdi. Rüzgâr’ın zihni ise başka bir sırayla çalışıyordu: ne zaman, nerede, hangi boşlukta? Çünkü zamanı doğru yerine koyarsan, fail bazen kendiliğinden kadraja girerdi.

Baran telefonu cebine koydu. “Şimdi gidiyoruz.”

Rüzgâr, “Bir dakika,” dedi.

“Hayır.”

“Bir dakika.”

Baran öfkeyle ona döndü ama Rüzgâr artık onu dinlemiyordu. Pusulanın merkezine geri dönmüş, cesedin baş yönüyle kuzeybatı arasındaki açıyı zihninde tekrar kuruyordu. Sonra salıncağın yeni çiziklerine baktı. Üç kısa, bir uzun, iki kısa. Bunları yön haritası gibi düşündüğünde anlamsızdı. Zaman kodu gibi düşündüğünde de eksikti. Ama bir pusula üzerinde adım sayısı gibi düşünürse… üç, bir, iki. Kuzeybatıdan üç adım, batıdan bir, güneybatıdan iki? Hayır. Çok zorlama. Rüzgâr kendini durdurdu. İyi analiz, elindeki veriyi konuşturur; kötü analiz, verinin ağzına kendi cümleni koyar. Bu dosya zaten onun geçmişini kullanarak onu bir yere çekmeye çalışıyordu. Kendini de failin yaptığı şeye kaptırırsa, bir kez daha yanlış zamanı görebilirdi.

Tam o sırada parkın dışındaki yoldan bir araç geçti. Siyah değildi. Beyaz bir belediye minibüsü. Ama Rüzgâr’ın dikkatini araç değil, onun geçişiyle ıslak zeminde oluşan ışık yansıması çekti. Minibüsün farı pusula deseninin üstünden kayınca, zemin bir an farklı parladı. Merkez noktasının çevresinde çok ince, daire şeklinde kazınmış ikinci bir halka görünür gibi oldu. Rüzgâr feneri hemen o noktaya çevirdi. Normal ışıkta seçilmiyordu. Far açısı, yüzeydeki kabartıyı ortaya çıkarmıştı.

“Baran, feneri kapat.”

“Ne?”

“Kapat.”

Baran feneri kapattı. Park bir anda daha karanlık oldu. Sadece şehir ışıkları ve uzaktaki trafik lambası kaldı. Rüzgâr, telefonunun ekran ışığını çok düşük seviyede açıp yatay açıyla zemine tuttu. İnce halka tekrar belirdi. Halkanın içinde küçük çentikler vardı. Saat kadranı gibi. Ama on iki çentik değil, on yedi.

Rüzgâr’ın boğazı kurudu.

“Bu pusula değil,” dedi.

Baran, “Az önce pusula dedin.”

“Pusula gibi gösterilmiş.”

“Peki ne?”

Rüzgâr, merkezdeki çentikleri saydı. Bir, iki, üç… on yedi. Sonra dış halkadaki silik izlere baktı. Üç kısa, bir uzun, iki kısa. Belki yön değil, sıra. Belki rota değil, kadran. Elif’in bozuk saat sembolü aklına geldi. Akrep ve yelkovanın yerine iki yarım daire. Zamanı saklayan saat. Yanlış göstermeyen, sadece kimseye söylemeyen saat.

“Bu bir saat,” dedi.

Baran’ın sesi neredeyse duyulmadı. “03:17.”

“Hayır. Sadece 03:17 değil. On yedi noktalı bir saat. Normal bir kadran değil. Biri park zeminine yıllar önce özel bir işaret işlemiş. Sonra üstünü çocuk parkı deseniyle kapatmışlar.”

“Kim?”

Rüzgâr’ın bakışı oyun alanından arka çite, oradan eski apartmanlara kaydı. “Bunu yapan kişi bir katil değil. En azından sadece katil değil. Bu planlama, altyapı, belediye erişimi, eski proje bilgisi gerektirir. Bu park rastgele seçilmedi. Selim Aktaş da rastgele burada bırakılmadı. Belediye altyapı danışmanı olması tesadüf değil.”

Baran’ın telefonu bu kez gerçekten titredi. Ekrana baktı. Yüzü değişti.

“Ne?” dedi Rüzgâr.

Baran telefonu ona çevirmedi. “Cinayet bürodan mesaj. Parkta hareket algılanmış. Nöbetçiye kontrol ettiriyorlar.”

“Bizi mi gördüler?”

“Bilmiyorum.”

Rüzgâr parkın girişine baktı. Ekip aracının içindeki memur tekrar hareketlenmişti. Bu kez sadece sigara için çıkmıyordu. Elinde fener vardı.

Baran, “Çıkıyoruz,” dedi.

Rüzgâr pusula-saat desenine son bir kez baktı. Merkez noktası karanlıkta bile kendini belli ediyordu. Ceset oraya bırakılmıştı. Siyah kurye aracı o noktayı işaret eden yoldan geçmişti. Elif’in sembolü aynı aracın camındaydı. Ve parkın altında, kamera kararmasını besleyebilecek bir cihaz duruyordu. Bu artık bir cinayet mahalli değil, bir mesaj panosuydu. Birileri Rüzgâr’a “bak” demişti. O da bakmıştı. Tehlikeli olan, şimdi ne göreceğini merak etmesiydi.

Parktan çıktılar. Baran, nöbetçi memur girişe yaklaşmadan önce Rüzgâr’ı yan çitten geçirdi. Çitin arkasında eski tramvay hattına inen dar bir servis yolu vardı. Çamur ayakkabılarının altına yapışıyor, yağmur yüzlerine vuruyordu. Birkaç dakika konuşmadan yürüdüler. Arkalarında parkın içinden fener ışığı geçti. Memur bir şey fark etmiş miydi, belli değildi. Baran telefonunu sessize aldı, sonra tamamen kapattı. Bu kez Rüzgâr söylemeden yaptı.

Tramvay hattının eski durağında durdular. Durağın camları kırılmış, ilan panosu boşalmıştı. Rüzgâr duvara yaslandı. Ellerinin titrediğini fark etti. Soğuktan olabilirdi. Uykusuzluktan da. Ya da Elif’in sembolünü, Levent’in videosunu, on yedi noktalı kadranı ve parkın altındaki cihazı aynı gece içinde görmüş olmaktan. İnsan zihni bazen fazla veriyi kaldıramadığında duygu üretir, duygu üretmek istemediğinde de titreme gibi daha mekanik bir şeye sığınırdı.

Baran onu izledi. “İyi misin?”

“Bu soruyu sorma.”

“İyi görünmüyorsun.”

“İyi görünmek için gelmedim.”

Baran birkaç saniye sustu. Sonra, “Rüzgâr, bunu tek başına yapamazsın,” dedi.

“Bunu birlikte yaptığımızı sanıyorsan, sen de tek başınasın.”

“Ben ciddiyim.”

“Ben de.”

“İdil’i arayacağım.”

Rüzgâr bir an düşündü. İdil Soyer’i kişisel olarak tanımıyordu ama adını duymuştu. Adli ses analizinde iyi olduğu kadar, kimseyle kolay çalışmamasıyla da biliniyordu. Rüzgâr görüntüye, zamana ve mekâna bakardı. İdil’in sesin içinden insanların fark etmediği arka planları çıkardığı söylenirdi. Bir kayıtta sadece konuşulan kelimeyi değil; odanın genişliğini, duvardaki fayansı, nefes aralığını, kesintinin yapay mı doğal mı olduğunu duyabilen biri. Bu dosyada kamera susmuştu. Belki ses susmamıştı.

“Arayacaksan şimdi değil,” dedi Rüzgâr. “Telefonlar temizlenmeden kimseyi dahil etme.”

Baran alayla güldü. “Bir saat önce dosyaya bakmak istemiyordun. Şimdi operasyon yönetiyorsun.”

Rüzgâr cevap vermedi. Çünkü Baran haklıydı. Bu da onu rahatsız ediyordu.

Durağın karşısındaki boş duvarda, yağmurla akmış eski ilanların altında küçük bir çizim gördü. Bir çocuk çizimi gibi basit duruyordu. Daire. İki yarım halka. Üç nokta. Bu kez arka camda değil, duvardaydı. Yeni çizilmiş değildi ama çok eski de görünmüyordu. Rüzgâr yavaşça yaklaştı. Baran onun bakışını takip etti.

“Yine aynı sembol.”

Rüzgâr çizimin altına baktı. Orada küçük harflerle, neredeyse görünmeyecek kadar ince kazınmış bir cümle vardı.

Merkez, bulunduğun yer değildir.

Baran cümleyi okudu. “Ne demek bu?”

Rüzgâr cevap vermedi. Çünkü cevabın bir kısmını biliyordu. Parktaki pusula-saatin merkezine ceset bırakılmıştı. Ama not, merkezin bir yer olmadığını söylüyordu. O zaman merkez neydi? Bir kişi mi? Bir zaman mı? Bir olay mı? Yoksa Rüzgâr’ın kendisi mi?

Yağmur, cümlenin üzerinden kaydı ama silemedi.

Baran’ın telefonu kapalı olduğu halde cebinde kısa bir titreşim oldu.

İkisi de aynı anda ona baktı.

Baran yavaşça telefonu çıkardı. Ekran siyahtı. Kapalıydı. Buna rağmen bir bildirim ışığı yanıp sönüyordu. Telefon kendi kendine açıldı. Ekranda numara yoktu. Sadece bir ses dosyası simgesi belirdi.

Rüzgâr’ın içi soğudu.

Baran dokunmak istemedi ama dosya kendiliğinden oynatıldı.

Önce yağmur sesi geldi. Sonra bozuk, cızırtılı bir çocuk kahkahası. Ardından yetişkin bir kadın sesi, çok kısa ve aceleyle fısıldadı:

“Rüzgâr parka geldiyse, ikinci kapı açıldı demektir.”

Kayıt kesildi.

Telefon ekranında tek satır yazı belirdi:

03:17 yalnızca saat değil. Sıradaki yönü bul.

Baran’ın yüzü bembeyazdı. Rüzgâr ise duvardaki sembole baktı. Sonra karanlık tramvay hattına, sonra parkın arkasındaki apartmanlara, sonra zihninde hâlâ parlayan on yedi çentikli kadrana.

İlk olay yeri bitmemişti.

Sadece onları bir sonraki yere çevirmişti.


Bölüm Tamamlandı

Pusulanın Merkezi

23 dk
Okuma Süresi
2/4
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Kayıp Saat “03:17”, Bölüm 2
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.