Çocuk kahkahası, merdiven boşluğunda bir kez daha yankılandığında İdil Soyer’in yüzündeki bütün alay söndü.
Bu, Rüzgâr’ın o gece gördüğü en tehlikeli değişimdi. İdil konuşurken keskin, susarken daha keskin biriydi; ama az önce duydukları şey, onun kendini savunmak için kullandığı bütün cümlelerin altındaki gerçek refleksi yakalamıştı. Stüdyonun ağır havasında herkes bir saniye boyunca olduğu yerde kaldı. Baran silahını çoktan çekmişti. Rüzgâr ise kapıya değil, duvarlara bakıyordu. Çünkü ses kapıdan gelmemişti. Ses, binanın içinden gelmişti ama bunun gerçek bir insanın boğazından çıkmış olması gerekmiyordu. Bu dosyada ses, insan olmaktan çıkmıştı; bazen yem, bazen rapor, bazen anahtar, bazen de bir kapının açıldığını haber veren mekanik bir işaret gibi davranıyordu.
İdil masanın altındaki çekmeceden küçük, siyah bir cihaz aldı. İlk bakışta kalın bir kaleme benziyordu ama ucunda çok hassas bir mikrofon vardı. Rüzgâr ona baktı. İdil, soruyu duymadan cevapladı.
“Yönlü kayıt cihazı. Sesi nereden yolladıklarını anlamaya çalışacağım. Lütfen kahramanlık yapmayın. Özellikle sen.”
Rüzgâr, “Ben kahramanlık yapmam,” dedi.
“Evet. Sen sadece insanların hayatını mahveden derecede kötü kararları mantıklıymış gibi anlatıyorsun.”
Baran kısık sesle, “Aşağıda biri varsa espri sırası değil,” dedi.
İdil onu duymamış gibi kapıya yaklaştı. Stüdyonun ışıklarını kapatmadı; bunun bilinçli bir tercih olduğunu Rüzgâr anladı. İçeride hareket olduğunu gizlemeye çalışmak, dışarıdaki kişi gerçekten izliyorsa panik göstergesiydi. İdil bunun yerine kendi alanını terk etmeyen biri gibi davranıyordu. Rüzgâr bu küçük tercihi not etti. İdil, korktuğunda bile çalışma biçimini bırakmayan insanlardandı. Bu iyi bir şeydi. Aynı zamanda tehlikeli bir şeydi. Çünkü böyle insanlar ne zaman duracaklarını geç öğrenirdi.
Merdiven boşluğuna açılan kapı aralandığında binanın eski kokusu içeri girdi. Nem, toz, kapatılmış plak dükkânının yıllarca duvarlara sinmiş ahşap ve kâğıt kokusu, yağmurdan şişmiş beton. Aşağıdan yeni bir ses gelmedi. Baran öne geçti. Rüzgâr onun omzunun üstünden merdivenlere baktı. Alt kat karanlıktı. Sokaktan gelen zayıf ışık, vitrin camlarının arkasında kırılıyor, rafların gölgelerini uzun ve eğri şekiller halinde merdiven dibine düşürüyordu.
“Ben önden iniyorum,” dedi Baran.
“Hayır,” dedi Rüzgâr.
Baran başını çevirmeden fısıldadı. “Silah bende.”
“Bu yüzden hayır. Aşağıdaki kişi bizi öldürmek isteseydi şu ana kadar yapardı. Bize bir şey göstermek istiyor.”
İdil, “Bu cümleyi söyleyen insanların yarısı ilk beş dakikada ölür,” dedi.
Rüzgâr, “Diğer yarısı doğru çıkar,” dedi.
“İstatistik uydurma.”
Baran sessiz bir öfkeyle ikisine baktı. “İkiniz de susun. Ben iniyorum. Siz arkamda kalın. Bu kez tartışma yok.”
Tartışmadılar. Bazen bir cümlenin içindeki kesinlik, rütbeden daha işe yarardı. Baran merdivenlerden ağır ama kontrollü adımlarla indi. Rüzgâr arkasındaydı. İdil ise bir elinde yönlü mikrofon, diğer elinde küçük bir fenerle en geriden geliyordu. Merdivenin ortasına geldiklerinde çocuk kahkahası yeniden duyuldu. Bu kez daha yakındı. Daha net. Ama yine de gerçek bir çocuğun kahkahası gibi değildi. İçinde aynı anda hem eski bir kasetin boğukluğu hem de dijital olarak temizlenmiş yapay bir parlaklık vardı. Ses, alt kattaki plak dükkânının arka tarafından geliyordu.
Aşağı indiklerinde dükkânın içi, geçmişten kalma bir akvaryum gibiydi. Tozlu raflar, yarısı boş plak kutuları, duvara asılı eski konser afişleri, kasanın arkasındaki kırık sandalye ve köşede duran bozuk hoparlörler. Sokak lambasının ışığı vitrin camından içeri sızıyor, yerdeki tozun üstünde ince bir çizgi halinde uzanıyordu. Baran fenerini sağa çevirdi. Kimse yoktu. Rüzgâr, fener ışığından çok gölgelere baktı. Bir insan saklanıyorsa gövdesinden önce yokluğu görünürdü; rafların arasında mantıksız karanlık yoğunlukları, kapı aralıklarında kırılmış çizgiler, toz üzerinde kesilmiş izler.
İdil mikrofonu kaldırdı. “Ses arka odadan.”
Baran silahını iki eliyle kavradı. “Kapının solunda kal.”
Rüzgâr cevap vermedi. Arka odanın kapısı aralıktı. Kapının üstünde eski bir tabela hâlâ duruyordu: KAYIT ODASI. İdil bunu görünce yüzünün rengi bir ton değişti. Burası babasının eski kayıt odası olmalıydı. Rüzgâr bunu sormadı. Şu an sormak, bir insanın açık yarasına parmak basmak gibi olurdu ve o gece yeterince yara zaten açılmıştı.
Baran kapıyı itti.
İçeride kimse yoktu.
Ama odanın ortasında küçük bir oyuncak duruyordu. Plastik, ucuz, kırmızı bir çocuk telefonu. Eski tarz, tekerlekli. Ahizesi yerinden çıkmış, yanına bırakılmıştı. Telefonun gövdesine siyah keçeli kalemle küçük bir sembol çizilmişti: bozuk saat, iki yarım daire, üç nokta. Oyuncağın içinden cızırtılı kahkaha tekrar yükseldi. Bu kez ses, odanın duvarlarından dönerek değil, doğrudan oyuncağın küçük hoparlöründen geliyordu.
Baran oyuncağa yaklaşacak oldu. Rüzgâr kolunu tuttu.
“Dokunma.”
Baran’ın çenesi gerildi. “Bomba mı diyorsun?”
“Bomba olsaydı yukarıdayken patlatırlardı. Ama dokunmanı bekleyen başka bir şey olabilir. Parmak izi, temas tetikleyici, basit radyo vericisi, kimyasal iz… Bilmiyoruz.”
İdil diz çöktü ama oyuncağa dokunmadan, mikrofonu yaklaştırdı. “Kayıt döngüde. Aynı kahkaha. Arada alt frekans var.”
“Ne tür?” dedi Baran.
“Taşıyıcı sinyal gibi. Oyuncak sadece ses çıkarmıyor, bir şey yayıyor olabilir. Çok güçlü değil. Belki yakın mesafe tetik, belki sadece bizi korkutmak için.”
Rüzgâr odanın içine baktı. Eski kayıt bantlarının durduğu rafların arasında bir boşluk vardı. Toz, boşluğun etrafında temizlenmişti. Bir şey alınmış ya da yeni bir şey koyulmuştu. Rüzgâr feneri oraya çevirdi. Rafın içinde eski bir kaset kutusu duruyordu. Üzerine elle bir etiket yapıştırılmıştı.
7. HAT / KUZEYBATI
Baran, “Bu kadar kolay olamaz,” dedi.
İdil, “İşte sonunda akıllıca bir şey söyledin,” diye mırıldandı.
Rüzgâr kasete dokunmadı. Önce etrafını inceledi. Kutu çok yeni değildi ama etiketi yeniydi. Yazı elle yazılmıştı, ama kasıtlı olarak nötr tutulmuştu; harfleri kimin yazdığını anlamamak için baskı karakter kullanılmıştı. Kasetin yanında küçük bir metal parça vardı. Tramvay bileti büyüklüğünde, paslı, üzerinde kabartma bir numara bulunan eski bir hat jetonu.
İdil fotoğraf çekti. Bu kez kendi analog kamerasıyla. “Bunu buraya ne zaman koymuş olabilirler?”
Rüzgâr rafın tozuna baktı. “Biz yukarıdayken değil. Daha önce. Belki bu gece gelmeden önce. Belki günler önce. Oyuncak ise yeni bırakılmış.”
Baran kaşlarını çattı. “Yani İdil’i arayacağımızı önceden biliyorlardı.”
“Ya da İdil, bu zincirin zaten beklenen halkasıydı,” dedi Rüzgâr.
İdil ona sertçe baktı. “Beni kehanet gibi cümlelerin içine sokma. Midem bulanıyor.”
“Bu bir kehanet değil. Operasyon planı. Parka gitmem bekleniyordu. Kaydı sana getirmemiz bekleniyordu. Senin kaydı çözmen bekleniyordu. Şimdi bize 7. Hat veriliyor.”
Baran’ın sesi öfkeliydi. “O zaman gitmeyeceğiz.”
Rüzgâr kasete baktı. “Gideceğiz.”
“Az önce kendin söyledin. Bizi yönlendiriyorlar.”
“Evet. Ama yönlendirme her zaman tuzak değildir. Bazen birileri seni tuzağa götürür çünkü orada sakladığı şeyin başka türlü bulunmayacağını bilir.”
İdil, “Bazen de zeki adamlar kendilerine kurulan tuzağı ‘orada cevap var’ diye romantikleştirir,” dedi.
Rüzgâr ona döndü. “Kayıtta ne olduğunu bilmeden karar veremeyiz.”
“Bunu burada dinlemeyeceğim,” dedi İdil. “Benim eski kayıt sistemime bu kaseti sokmamı bekliyorlarsa, o sistemi kullanmayacağım. Yukarıda izole analog okuyucum var. Kayıt varsa okuruz. İçine cihaz yerleştirmişlerse bozarız. Ama önce şunu kabul edin: Bu dosya artık sadece sizi takip etmiyor. Beni de izliyor.”
Baran oyuncağa baktı. “Bunu ekip çağırıp aldırmalıyız.”
“Ekip çağırırsan dosya resmi sisteme girer,” dedi Rüzgâr. “Resmi sisteme girerse içerideki kişi öğrenir.”
“Her şeyi de içerideki kişiye bağlayamayız.”
“Bağlamıyoruz. Dışarıda biri, içeride biri ve altyapıya erişen biri var. En az üç katman.”
İdil ayağa kalktı. “Harika. Katmanlı ölüm tehdidi. Sabah kahvesiyle iyi gider.”
Kaseti ve metal jetonu doğrudan almadan önce fotoğrafladılar, eldivenle küçük bir delil poşetine koydular. Oyuncak telefonu ise yerinde bıraktılar; İdil, ona bağlı taşıyıcı sinyali kısa süreliğine kaydedip frekans değerini not etti. Rüzgâr odadan çıkmadan önce son kez raflara baktı. Bir detay daha fark etti. Kasetin bulunduğu boşluğun arkasında, duvara kazınmış çok küçük bir çizgi vardı. Sanki biri yıllar önce rafı çekmeden görünmeyecek bir yere işaret bırakmıştı. Çizgi tek başına anlamsızdı. Ama altında üç nokta vardı.
Bu semboller yeni başlamamıştı.
Bu, Rüzgâr’ın içindeki huzursuzluğu daha da büyüttü. Eğer bozuk saat işareti, 03:17 cinayetleriyle birlikte ortaya çıkmış yeni bir katil imzası olsaydı, durum hâlâ korkunç ama anlaşılır olurdu. Oysa şimdi işaretler, eski çocuk parkının zemininden İdil’in babasının kayıt odasına kadar, yıllara yayılmış küçük gömüler gibi çıkıyordu. Birileri yalnızca olayları planlamamıştı. Şehrin bazı noktalarına yıllar önce sessiz işaretler bırakmıştı. Ya da daha kötüsü, bu işaretler zaten vardı ve şimdi biri onları uyandırıyordu.
Yukarı çıktıklarında İdil stüdyo kapısını iki kez kilitledi. Kaseti izole analog okuyucuya yerleştirirken kimse konuşmadı. Eski manyetik bantların sesi, dijital dosyalardan farklıydı. Başlamadan önce bile bir yüzey gürültüsü taşırdı; zamanı üstünde tutar, yılları küçük hışırtılar halinde kulağa verirdi. İdil kaseti oynattı.
Önce boşluk vardı.
Sonra metalik bir anons sesi.
“Velira Kent Ulaşım Sistemi. Hat Yedi. Kuzeybatı yönü. Test kaydı.”
Ardından kısa bir kesinti. Sonra başka bir ses. Daha eski, daha bozuk, sanki aynı kasetin üstüne yıllar sonra tekrar kayıt yapılmış gibi. Bir erkek sesi, düşük ve sakin konuşuyordu.
“Birinci kapı: zaman çizelgesi bozulur. İkinci kapı: merkez bulunur. Üçüncü kapı: ses doğrulanır. Dördüncü kapı: kuzeybatı hattı açılır.”
Baran ve İdil aynı anda Rüzgâr’a baktı.
Kayıt devam etti.
“Eğer bu kaydı Rüzgâr Arel dinliyorsa, gecikme beklenen sınırdadır. Eğer yanında Baran Türel varsa, içerideki baskı işe yaramamıştır. Eğer İdil Soyer de dinliyorsa, ses katmanı doğrulanmıştır.”
İdil’in yüzü bembeyaz oldu. Bu kez alay edecek hiçbir şey bulamadı. Çünkü ses, yalnızca tahmin yürütmüyordu. Bu cümleler çok eski bir kasetin üstünde olmasına rağmen, şu anda odada olan üç kişiyi sayıyordu. Rüzgâr kasete eğildi. Sesin yeni mi eski mi olduğunu anlamak zordu. Bant eskiydi ama kayıt üstüne bindirilmiş olabilirdi. Yine de cümlelerin düzeni, onları izleyen birinin anlık mesajından çok, önceden hazırlanmış bir karar ağacı gibi duruyordu.
Kayıttaki erkek sesi devam etti.
“Hat Yedi Deposu’na gidin. Kuzeybatı kontrol odasında, saat senkronizasyon panosunun arkasında ilk kayıp listesi var. Listeyi alırsanız beşinci kapı açılır. Listeyi almazsanız, bir sonraki ceset 03:17’de bulunur.”
Kayıt bir anda kesildi.
Ardından çocuk kahkahası geldi.
Bu kez kahkaha daha kısaydı. Sonunda bir fısıltı vardı. İdil hemen kaydı geri aldı, frekansı yükseltti. Fısıltı bozuktu ama anlaşılabilecek kadar temizlendi.
“Abi, geç kalma.”
Rüzgâr sandalyesinden kalktı.
Baran kolunu tuttu. “Rüzgâr.”
“Depoya gidiyoruz.”
İdil, “Hayır. Bu kaydın doğru olduğunu bile bilmiyoruz.”
“Bir sonraki ceset diyor.”
“Tam da bu yüzden gitmeni istiyor. Senin suçluluk refleksini kullanıyor. Elif’i kullanıyor. Levent’i kullandı. Şimdi sıradaki kurbanı kullanıyor.”
Rüzgâr’ın sesi alçak ama kesindi. “Eğer gitmezsek ve biri ölürse?”
İdil’in cevabı hemen gelmedi. Çünkü bu, teknik bir soru değildi. Teknik sorularda keskin olabilirdi. İnsan hayatı sorularında keskin görünmek daha zordu.
Baran, “Resmi destek alalım,” dedi.
Rüzgâr başını salladı. “Kayıtta ‘içerideki baskı işe yaramamıştır’ dedi. Baran’ın üstünde bir baskı kurulmuş. Bu, emniyet içinde biri olduğunu gösteriyor.”
Baran’ın yüzünde kısa bir gölge geçti. “Belki de sadece beni tanıyorlar.”
“İkisi aynı şey olabilir.”
İdil kaseti durdurdu. “Tamam. Gidecekseniz plansız gitmeyeceğiz. Bu sefer siz iki dramatik adamın peşinden koşup sonradan ‘bizi bekliyorlarmış’ demeyeceğim. Hat Yedi Deposu’nun planlarını bulacağız, eski giriş çıkışları kontrol edeceğiz, sinyal kör noktalarını işaretleyeceğiz, içerideki anons sistemini ve elektrik hatlarını bilmeden adım atmayacağız.”
Baran, “Biz?” dedi.
İdil ona döndü. “Evet, biz. Çünkü biri benim adımı bir kasetin içine koyduysa, artık bu sadece sizin aptalca dosyanız değil.”
Rüzgâr, İdil’e baktı. İlk kez onun alayının arkasında başka bir şey gördü. Öfke. Ama kendini korumaya çalışan bir öfke değil; kendi alanına girilmesine, seslerin yalan söylemek için kullanılmasına, ölü insanların ve kayıp çocukların kayıtlarının birilerine yol haritası yapılmasına duyulan daha derin bir öfke. Bu iyi olabilirdi. Öfke, doğru tutulursa insanı ayakta tutardı. Yanlış tutulursa kör ederdi.
Sabahın ilk ışıkları henüz şehre düşmeden, üçü İdil’in stüdyosundan çıktı. Bu kez taksiye binmediler. Baran’ın birkaç sokak ötede bıraktığı sivil araca yürüdüler. Yağmur hafiflemişti ama şehir hâlâ ıslaktı. Velira’nın sokakları, gece boyunca gördüğü şeyleri sabaha teslim etmek istemeyen bir tanık gibi susuyordu. Rüzgâr arka koltuğa oturmadı; ön koltuğa geçti. İdil arkaya oturdu ve çantasından küçük bir dizüstü bilgisayar, iki kablo, bir kulaklık ve analog kayıt cihazını çıkardı. Baran motoru çalıştırdı ama hemen hareket etmedi.
“Son kez soruyorum,” dedi. “Emin miyiz?”
İdil, “Hayır,” dedi.
Rüzgâr, “Hayır,” dedi.
Baran direksiyona baktı. “Güzel. En azından dürüstüz.”
Araba kuzeybatıya doğru yola çıktı.
Velira’nın bu yönü, şehrin eski sanayi hatlarına açılıyordu. Sabahın yaklaşmasına rağmen yollar boştu. Yağmur sonrası asfalt, sokak lambalarını uzun çizgiler halinde taşıyor, binaların camları koyu su birikintileri gibi görünüyordu. İdil arka koltukta eski belediye arşivlerine çevrimdışı kopyalardan bakıyor, depoya ait planları bulmaya çalışıyordu. Baran, resmi telsiz kullanmamak için telefonunu kapalı tutuyor ama buna rağmen ara sıra cebine bakma refleksini bastıramıyordu. Rüzgâr ise ön camdan dışarı bakıyor, zihninde parkın pusula-saat deseninden çıkan çizgiyi haritaya oturtuyordu.
“7. Hat ne zaman kapandı?” diye sordu İdil.
Baran, “On beş yıl önce resmi olarak. Ama bazı bakım hatları birkaç yıl daha kullanılmış olabilir.”
Rüzgâr, “Elif kaybolduğunda hat kapalı mıydı?” dedi.
Baran kısa bir tereddüt yaşadı. “Resmi olarak evet.”
“Gayriresmi?”
“Bilmiyorum.”
İdil bilgisayara bakarak konuştu. “Burası sadece tramvay deposu değilmiş. Eski zaman senkronizasyon alt merkezi de aynı parselde. Ulaşım saatleri, belediye kameraları, trafik lambaları ve bazı kamu binalarının saatleri buradan yedekleniyormuş. Sonra sistem merkeze taşınmış.”
Rüzgâr’ın gözleri kısıldı. “Yani 03:17 için doğru yer.”
“Doğru yer veya özellikle doğru yer gibi gösterilen yer,” dedi İdil.
Baran, “Bu ayrımı depoda yapacağız,” dedi.
Kuzeybatı Tramvay Deposu’na vardıklarında hava grileşmeye başlamıştı. Depo, iki eski fabrika binasının arasında, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir alandaydı. Ana kapısının üstünde paslanmış metal harflerle VELİRA KENT ULAŞIMI yazıyordu. Harflerin bazıları düşmüş, geriye boş izleri kalmıştı. İçeride uzun hangarlar, kırık camlı idari bina, paslı raylar ve çürümeye bırakılmış birkaç tramvay vagonu görünüyordu. Duvarın bir köşesinde yeni kesilmiş tel izi vardı.
Rüzgâr bunu ilk fark eden oldu.
“Buradan girilmiş.”
Baran aracı biraz uzağa park etti. “Yakın zamanda mı?”
Rüzgâr telin kenarına baktı. “Çok yakın. Pas yüzeyi kesik yerinde taze. Birkaç gün. Belki daha az.”
İdil çantasını omzuna aldı. “Harika. Demek yalnız değiliz.”
“Bunu zaten biliyorduk,” dedi Rüzgâr.
“Biliyorduk ama görmek daha kötü.”
İçeri girdiler. Depo alanı, terk edilmiş yerlerin o sahte sessizliğine sahipti. Dışarıdan bakınca hareketsiz görünürlerdi ama içlerinde sürekli küçük sesler olurdu: damlayan su, gevşeyen metal, rüzgârın kırık camdan geçerken çıkardığı ıslık, uzaktaki bir kablonun sallanması, paslı bir kapının milim milim oynaması. İdil bu sesleri dinliyordu. Rüzgâr bunu fark etti. O mekânı gözleriyle tararken, İdil kulaklarıyla haritalıyordu. Baran ise ikisinin arasındaki fiziksel tehlikeye bakıyordu. Üçü ilk kez aynı dosyaya üç farklı açıdan gerçekten yaklaşmıştı.
Eski rayların üzerinden geçip ana hangara girdiler. İçeride beş vagon vardı. Bazılarının camları kırılmış, bazılarının kapıları açık bırakılmıştı. Birinin üstünde hâlâ soluk bir numara okunuyordu: 7-0317. Bu kadar açık bırakılmış bir numara, Rüzgâr’ın hoşuna gitmedi. İdil de aynı şeyi düşündü.
“Bunu görüyoruz diye sevinmeyeceğiz, değil mi?” dedi.
Rüzgâr, “Hayır,” dedi. “Bu tabela bize bakıyor.”
Baran, “Ne demek?”
“Bazı ipuçları bulunmaz. Kendini gösterir.”
Hangarın arka tarafında kontrol odasına çıkan metal merdiven vardı. Merdivenin altında eski bir anons paneli duruyordu. İdil hemen ona yöneldi. Rüzgâr kontrol odasına baktı. Camları kirliydi ama içeride eski paneller seçiliyordu. Baran çevreyi kontrol etti, sonra fısıldadı.
“Ayrılmayacağız.”
“Üç metre,” dedi Rüzgâr. “Görüş mesafesinde kalırız.”
Baran bunu isteksizce kabul etti. İdil anons panelinin önünde diz çöktü. Kabloların bazıları yeniydi. Bunu o da gördü.
“Biri bu paneli çalıştırmış,” dedi. “Yakın zamanda. Eski sistemden doğrudan kayıt alınmış olabilir.”
Rüzgâr merdivenlere çıktı. Kontrol odasının kapısı kilitli değildi. Bu, beklenen bir şeydi ve bu yüzden rahatsız ediciydi. İçeri girdiğinde eski panellerin çoğunun sökülmüş olduğunu gördü. Duvarlarda hat şemaları, zaman senkronizasyon panoları ve sararmış güvenlik talimatları vardı. Odanın arka duvarında büyük bir metal pano duruyordu. Üzerinde silik yazı hâlâ okunuyordu:
ZAMAN SENKRONİZASYON ALT MERKEZİ — KUZEYBATI.
Rüzgâr panonun yanına yaklaştı. Vidaların biri yeni oynanmıştı. Tornavida izi tazeydi. Panoyu açmaya çalıştı ama sıkışmıştı. Baran yukarı çıktı.
“Yardıma ihtiyacın var mı?”
“Evet.”
Bu cevap Baran’ı kısa bir an şaşırttı. Belki de Rüzgâr’ın yardıma ihtiyacı olduğunu kabul ettiğini ilk kez duyuyordu. İkisi birlikte panoyu zorladı. Metal kapak ağır bir sesle açıldı. İçeride kablolar, eski röleler ve tozlu bir boşluk vardı. Boşluğun içine sıkıştırılmış plastik bir dosya klasörü duruyordu.
Rüzgâr dosyayı eldivenle çıkardı.
Üzerinde yazan şey, kasetteki sesin yalan söylemediğini gösteriyordu.
İLK KAYIP LİSTESİ
Baran nefesini tuttu. “Aç.”
Rüzgâr açmadı. Birkaç saniye klasöre baktı. Çünkü bazı belgeler açılmadan önce bile insanın hayatını bölerdi. Açmadan önceki sen ve açtıktan sonraki sen aynı kişi kalmazdı. Sonra klasörü açtı.
İçinde çocuk isimleri vardı.
Tarihler.
Okul numaraları.
Adresler.
Ve her ismin yanında bir saat.
03:17.
Rüzgâr sayfayı çevirdi. İsimlerin bazıları üstü çizilmişti. Bazılarının yanında küçük harflerle “taşındı”, “başarısız”, “uyumlu”, “sessiz” gibi notlar vardı. Baran’ın yüzü gerildi. Bu artık bir cinayet dosyası değil, daha eski ve daha büyük bir şeydi. Rüzgâr sayfanın ortalarında durdu.
Elif Arel.
Yaş: 8.
Durum: Uyumlu.
Not: Merkez dışına alınacak.
Rüzgâr’ın eli sayfanın üstünde kaldı. Baran bir şey söyledi ama sesi uzaklaştı. Kontrol odasının duvarları, yağmurun sesi, hangardaki metal kokusu, İdil’in aşağıdan gelen boğuk uyarıları; hepsi bir anda sisin arkasına geçti. Rüzgâr yalnızca o satırı gördü. Elif Arel. Uyumlu. Merkez dışına alınacak.
Kayıp değil.
Alınmış.
Aşağıdan İdil bağırdı. “Rüzgâr! Baran! Panel aktifleşti!”
Kontrol odasındaki eski hoparlör cızırdadı. Aynı erkek sesi tekrar duyuldu.
“Liste alındı. Beşinci kapı açıldı.”
Baran silahını çekti. Rüzgâr hâlâ listeye bakıyordu.
Hoparlörde bu kez başka bir ses belirdi. Daha genç, daha yumuşak, ama yapay olarak düzleştirilmiş bir kadın sesi.
“Abi,” dedi. “Bu kez doğru zamanı bul.”
Sonra hangarın bütün eski saatleri aynı anda çalışmaya başladı.
Hepsi 03:17’yi gösteriyordu.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.