Bölüm 1
Kayıp Saat “03:17”

Altmış Bir Saniye

19 dk okuma

  • Velira’da gece, hiçbir zaman tamamen karanlık olmazdı.

Şehrin üstüne çöken bulutlar, gökdelenlerin cam yüzeylerinden yansıyan soluk reklam ışıklarını yutar, sonra onları yağmur damlalarının içine kırarak tekrar sokağa bırakırdı. Bu yüzden Velira geceleri siyah değil, paslı mavi görünürdü. Islak asfalt, kırmızı trafik lambalarını ve apartman pencerelerindeki titrek sarı aydınlıkları içine çeker; kaldırımlar, üzerlerinden geçen insanların yüzlerini birkaç saniyeliğine taşır, sonra bir sonraki adımla silerdi.

Bu şehirde hiçbir şey uzun süre temiz kalmazdı. Ne sokaklar, ne duvarlar, ne de insanların kendileri hakkında anlattığı hikâyeler.

Saat 03:17’de, Velira’nın üç farklı noktasında üç insan öldü.

Biri kuzey limanındaki eski soğuk hava deposunda bulundu. Elleri arkasından bağlanmıştı. Başının yanında devrilmiş bir kahve termosu ve zemine yayılmış koyu bir leke vardı. İlk bakışta hırsızlık gibi görünüyordu; kasalar karıştırılmış, kapı zorlanmış, kamera kabloları kesilmişti. Ama liman işçileri o deponun iki yıldır boş olduğunu söylüyordu.

İkincisi, şehir merkezindeki yirmi yedi katlı bir iş hanının yangın merdiveninde bulundu. Üzerinde pahalı bir takım elbise vardı. Kravatı gevşemiş, telefonunun ekranı kırılmıştı. Ceket cebinden yalnızca otopark fişi çıktı. Bina güvenlik kayıtlarında saat 03:16’da merdivene girdiği görünüyordu. 03:18’de ise artık yerdeydi.

Üçüncüsü, güney yakasındaki eski tramvay hattının yanında, kapatılmış bir çocuk parkında bulundu. Kırmızı salıncağın altına bırakılmıştı. Bir park kamerası vardı ama yıllardır çalışmadığı kayıtlıydı. Buna rağmen kamera kasasının içinden yeni tarihli bir hafıza kartı çıktı.

Üç ölüm. Üç farklı semt. Üç farklı profil. Birbirini tanımayan üç kurban.

Ve hepsinin ölüm saati adli raporlara aynı geçti.

03:17.

Şehirdeki merkezi kamera ağı o dakikada tam altmış bir saniyeliğine kararmıştı.

03:17:00.

03:18:01.

Arada kalan boşluk, bir insanın nefesini tutabileceği kadar kısa, ama bir hayatı saklayabilecek kadar uzundu.

Rüzgâr Arel, bu boşluğu ilk gördüğünde kahvesi soğumuştu.

Masasının üstünde, kimsenin ilgilenmediği bir sigorta dosyasına ait görüntüler açıktı. Yarı karanlık ofisinde tek çalışan şey bilgisayar ekranı, damlatan kalorifer peteği ve köşede unutulmuş eski bir duvar saatinin düşük ritimli tik taklarıydı. Yağmur pencerelere vuruyor, karşı binanın tabelasındaki bozuk harf her birkaç saniyede bir yanıp sönüyordu. A, L, E. Sonra karanlık. Sonra yine A, L, E.

Arel Analiz Danışmanlığı yazan buzlu cam kapının arkasında, gece üçten sonra gelen müşteriler genellikle ikiye ayrılırdı: aldatıldığını düşünen eşler ve hileli kaza raporu yazdırmak isteyen sigorta şirketleri.

Rüzgâr ikisinden de nefret ederdi.

Ama nefret etmek fatura ödemiyordu.

Ekranda bir kamyonetin arka lambaları donmuştu. Görüntüdeki tarih iki hafta öncesine aitti. Sıradan bir kavşak kazası. Kırmızı ışıkta geçtiğini inkâr eden bir sürücü. Arka planda yağmur. Ön planda tampon kırıkları. Sigorta şirketi, adamın yalan söylediğini kanıtlayacak bir rapor istiyordu. Rüzgâr bunu bir saatte çözmüştü. Sürücünün yalan söylediğini kamera değil, yan sokaktaki fırının tabelası kanıtlıyordu. Tabelanın ışığı tam 22:41’de kapanmış, kamyonetin gölgesi o kapanıştan dokuz saniye sonra kadraja girmişti.

İnsanlar yalan söylerdi.

Kameralar bazen yalan söylerdi.

Ama zaman, doğru soruyu sorarsan çoğunlukla susardı.

Susmak da bir cevaptı.

Rüzgâr rapora son cümleyi yazıyordu ki telefonu titredi.

Ekranda isim yoktu.

Sadece numara.

Ama Rüzgâr numarayı ezbere biliyordu.

Üç yıldır aramamıştı. Üç yıldır aramaması gerekiyordu.

Telefon ikinci kez titredi.

Rüzgâr bakmaya devam etti. Açmadı.

Üçüncü titreşimde ekran karardı. Ofis yeniden sadece yağmur ve saat sesine kaldı.

Rüzgâr derin bir nefes alıp rapora döndü.

Bir dakika sonra kapı çaldı.

Bu kez telefon değil, gerçek kapı.

Rüzgâr başını kaldırmadı.

“Kapalıyız,” dedi.

Kapının arkasından tanıdık bir ses geldi.

“Senin tabelanda açık yazıyor.”

“Bozuk.”

“Senin gibi.”

Rüzgâr gözlerini kapattı.

Baran Türel, eskisi gibi sabırsızdı. Üç yıl önce de böyleydi. Bir odanın kapısını çalmadan önce o odadaki insanların ne istemiş olabileceğini düşünmezdi. Ona göre acil olan şey, herkes için acil olmak zorundaydı.

Rüzgâr, “Git,” dedi.

Kapı açıldı.

Baran, yağmuru beraberinde içeri taşıdı. Siyah kabanının omuzlarından su damlıyordu. Saçları ıslanmış, yüzü uykusuzluktan daha keskin görünüyordu. Sağ elinde dosya yoktu. Bu kötüydü. Polis dosyayla gelirse prosedür isterdi. Dosyasız gelirse yardım.

Rüzgâr sandalyesini çevirdi.

“İzinsiz girdin.”

“Kapı kilitli değildi.”

“Kilitlenmemiş her kapı davet değildir.”

“Velira’da bunu söyleyecek son insan sensin.”

Baran ofisin ortasında durdu. Etrafına baktı. Üç yılda pek bir şey değişmemişti. Aynı eski masa. Aynı fazla güçlü bilgisayarlar. Aynı yarısı silinmiş beyaz tahta. Aynı kahve lekeleri. Duvara asılı olmayan, çekmecede saklanan eski emniyet kimliği.

Rüzgâr, Baran’ın bakışının o çekmeceye kaydığını fark etti.

“Aradığını bulamayacaksın,” dedi.

“Ben seni arıyorum.”

“Bulduğuna göre gidebilirsin.”

Baran cevap vermedi. Cebinden küçük bir veri diski çıkarıp masanın üstüne bıraktı. Disk, sigorta dosyasının yanında fazla ağır durdu.

Rüzgâr ona dokunmadı.

“Resmi mi?”

“Hayır.”

“Daha kötü.”

“Evet.”

“Baran.” Rüzgâr’ın sesi alçaldı. “Bana polis dosyası getirme.”

“Polis dosyası değil.”

“Cinayet mi?”

Baran bir an sustu.

Bu sessizlik, cevaptan daha netti.

Rüzgâr sandalyesini masadan geri itti.

“Hayır.”

“Dinlemedin bile.”

“Dinlemem gerekmiyor.”

“Üç kişi öldü.”

“Velira’da her gece insanlar ölüyor.”

“Üçü de aynı dakikada.”

Rüzgâr’ın parmakları masanın kenarında durdu. Baran bunu gördü.

“03:17,” dedi.

Ofisteki eski duvar saati tik tak etmeye devam etti.

Rüzgâr, Baran’a bakmadı. Gözleri masadaki veri diskindeydi. Küçük, siyah, ucuz bir disk. Üzerinde etiket yoktu. Bir insanın hayatını mahvedebilecek şeyler bazen böyle sade görünürdü.

“Ben artık zaman çizelgesi çıkarmıyorum,” dedi Rüzgâr.

“Çıkarıyorsun. Sigorta şirketleri için. Boşanma avukatları için. Kırmızı ışıkta geçen adamlar için.”

“Onlar kimseyi hapse göndermiyor.”

Baran’ın yüzü sertleşti ama sesi yumuşadı.

“Rüzgâr…”

“Sakın.”

İkisi de hangi ismin söylenmemesi gerektiğini biliyordu.

Levent Sargın.

Rüzgâr’ın son resmi dosyası.

Bir kuyumcu cinayeti. Gece yarısı. Kamera kayıtlarında kopukluklar. Tanık ifadelerinde çelişkiler. Rüzgâr, olay yerindeki zaman çizgisini yeniden kurmuş, Levent’in cinayet saatinde orada olabileceğini kanıtlayan raporu yazmıştı. Mahkeme raporu kabul etmişti. Levent hapse girmişti.

Altı ay sonra hücresinde ölü bulunmuştu.

Resmi rapor: intihar.

Rüzgâr’ın kişisel raporu: benim yüzümden.

O günden sonra emniyetten ayrılmıştı. Kimse onu kovmamıştı. Kimse onu durdurmamıştı. İnsan bazen kendi cezasını herkesten daha hızlı verir, çünkü başkasının kararını beklemeye tahammülü kalmaz.

Baran masanın karşısına oturmadı. Ayakta kaldı. Belki oturursa bu konuşmanın uzayacağını biliyordu. Belki de Rüzgâr’ın onu dışarı atma ihtimaline karşı hazır bekliyordu.

“Bu dosyada bir boşluk var,” dedi.

“Her dosyada boşluk vardır.”

“Bunu başkası bulamayacak.”

“Bulsunlar.”

“Bulamıyorlar.”

“Beni ilgilendirmiyor.”

Baran bu kez veri diskini biraz daha ileri itti.

“Üç olay yerinin kamera ağı aynı anda kararıyor. Sadece kamu kameraları değil. Özel güvenlikler, trafik geçişleri, bina içi kayıtlar. Hatta bazı baz istasyonu loglarında da aynı altmış bir saniyelik kör nokta var.”

Rüzgâr kaşlarını çattı.

“Baz istasyonu logları kararmış olamaz. Kesinti olur, sinyal düşer, ama log sonradan boşluk gibi görünmez.”

Baran’ın yüzünde kısa bir ifade belirdi. İşte bu yüzden geldim diyen bir ifade.

Rüzgâr bunu fark edip sinirlendi.

“Bana bunu yapma.”

“Ben yapmıyorum. Dosya yapıyor.”

“Dosyalar insanlara bir şey yapmaz. İnsanlar dosyaların arkasına saklanır.”

Baran başını eğdi. Birkaç saniye sustu. Sonra cümleyi dikkatle seçti.

“Üç farklı kamera, kararmadan iki saniye önce aynı aracı görüyor.”

Rüzgâr cevap vermedi.

“Siyah bir kurye aracı. Plaka okunmuyor. Logo yok. Renk, model, yükseklik hepsi sıradan. Ama arka camında küçük bir çıkartı var.”

Rüzgâr’ın içindeki bir şey, henüz ne olduğunu bilmeden gerildi.

“Ne çıkartısı?”

Baran cebinden katlanmış bir fotoğraf çıkardı. Masaya koydu. Rüzgâr bakmadı. Önce bakmamayı seçti. Çünkü bazı şeyleri görmeden önce kısa bir zaman kazanabilirsin. Gördükten sonra artık o zamana sahip olmazsın.

Ama gözleri sonunda fotoğrafa indi.

Görüntü çok net değildi. Gece, yağmur, uzak açı. Bir kavşağın köşesinde duran siyah bir araç. Arka camda küçük, beyaz bir şekil. Çocuk elinden çıkmış gibi basit çizilmiş bir saat. Saatin akrebi ve yelkovanı olması gereken yerde yoktu. Onların yerine iç içe geçmiş iki yarım daire vardı. Dairenin altında üç küçük nokta.

Rüzgâr’ın nefesi durdu.

Ofisteki saat tik tak etmeyi sürdürdü.

Bir an için Velira kayboldu.

Yerine on yedi yıl önceki bir mutfak geldi. Pencere önünde duran küçük bir kız. Elinde kırmızı boya kalemi. Masanın üstüne yayılmış kâğıtlar. Saçlarını kendi kesmeye çalıştığı için alnına düşen eğri perçem. Gülümserken ön dişlerinden birinin eksik görünmesi.

“Abi bak,” demişti. “Bu bozuk saat. Ama zamanı saklıyor.”

Rüzgâr o zaman on beş yaşındaydı. Anlamamıştı. Gülüp geçmişti.

“Bozuk saat zamanı saklamaz, Elif. Yanlış gösterir.”

Kız ciddiyetle başını sallamıştı.

“Hayır. Yanlış göstermiyor. Sadece kimseye söylemiyor.”

Elif.

Kayıp dosyası.

On yıl önce değil.

On yedi yıl önce.

Yağmurlu bir okul çıkışı. Mavi mont. Sarı sırt çantası. Eve dönmeyen küçük kız. Üç gün boyunca bütün şehir aranmıştı. Sonra bir hafta. Sonra bir ay. Sonra dosya yavaşça soğumuş, insanların cümleleri değişmişti.

Bulacağız, demişlerdi önce.

Sonra elimizden geleni yapıyoruz.

Sonra zaman geçti.

Sonra herkes susmuştu.

Rüzgâr fotoğrafı eline aldı. Parmakları fotoğrafın kenarını buruşturdu.

“Bunu nereden aldın?”

“Üçüncü kameradan.”

“Orijinal kayıt mı?”

“Kopya.”

“Orijinali nerede?”

“Yok.”

Rüzgâr başını kaldırdı.

Baran’ın gözleri kaçmadı.

“Ne demek yok?”

“Sunucudan silinmiş. Kopyayı olay yeri ekibinden biri dışarı almadan önce sistem kendini sıfırlamış.”

“Kim aldı?”

“Bilmiyorsan daha güvendesin.”

Rüzgâr acı bir şekilde güldü.

“Beni güvende tutmak için mi buradasın?”

“Hayır,” dedi Baran. “Seni geri çekmek için buradayım.”

“Emniyet beni istemez.”

“Emniyet bilmiyor.”

“Yani benden kaçak iş istiyorsun.”

“Ben senden gerçeği istiyorum.”

Rüzgâr fotoğrafa tekrar baktı. Küçük saat sembolü, aracın yağmurla bulanmış arka camında hayalet gibi duruyordu. Elif’in çizimiyle birebir aynı değildi. Daha temizdi. Daha bilinçli. Sanki bir çocuk fikri, yıllar sonra bir yetişkin tarafından logo haline getirilmişti.

Bu daha kötüydü.

Bir tesadüf olabilirdi.

Rüzgâr’ın beyni hemen olasılıkları sıraladı. Basit şekiller birbirine benzeyebilirdi. Çocukların çizdiği semboller özgün sanıldığı kadar özgün olmayabilirdi. Bir saat, iki daire, üç nokta. Belki hiçbir anlamı yoktu. Belki Baran bunu bilerek seçmişti. Belki onu dosyaya çekmek için eski yarasına dokunuyordu.

Ama Baran, Elif’in o sembolünü bilmezdi.

Kimse bilmezdi.

O çizimlerden birkaçı hâlâ Rüzgâr’ın eski evinin tavan arasındaki kutudadır. Kimseye göstermemişti. Annesi öldükten sonra kutuyu açmamıştı bile.

“Bu dosyada kız kardeşimle ilgili bir şey yoksa,” dedi Rüzgâr, “seni affetmem.”

Baran’ın yüzü soldu.

“Bunu sana söylemek istemezdim.”

“Yine de söyledin.”

“Çünkü üç kişi öldü.”

“Hayır,” dedi Rüzgâr. “Çünkü sen de korktun.”

Baran cevap vermedi.

İlk kez, o gece ofisin içine gerçek bir sessizlik indi.

Sonra Rüzgâr diski aldı.

Bilgisayarına takmadan önce bir an durdu. Bu hareketin ne anlama geldiğini ikisi de biliyordu. Bir dosyaya bakmak, bazen kapıyı aralamak gibidir. İçeriden ne çıkacağını bilmezsin ama kapıyı açtığını inkâr edemezsin.

Disk takıldı.

Ekranda klasörler belirdi.

LİMAN.

İŞ HANI.

PARK.

KAMERA AĞI.

BAZ LOG.

ARAÇ.

Rüzgâr doğrudan KAMERA AĞI klasörünü açtı.

Baran sandalye çekip yanına oturdu. Rüzgâr itiraz etmedi. Bu, kabul anlamına gelmiyordu. Sadece şu anda onu dışarı atacak kadar enerjisi olmadığı anlamına geliyordu.

İlk görüntü liman deposunun dış kamerasındandı. Saat 03:16:42. Yağmur, görüntüyü dik çizgiler halinde kesiyordu. Depo kapısının önünde kimse yoktu. 03:16:55’te ekranın sağ üst köşesinde ışık titredi. 03:16:59’da görüntü bir an bulanıklaştı. Sonra siyah.

03:17:00.

Sinyal yok.

03:18:01.

Görüntü geri geldi.

Kapı aralıktı.

Rüzgâr görüntüyü geri sardı. Kare kare ilerletti.

“Kesinti temiz değil,” dedi.

Baran öne eğildi.

“Nasıl yani?”

“Gerçek bağlantı kopması gibi başlamıyor. Görüntü önce sıkıştırma hatası veriyor. Sonra siyaha düşüyor. Biri sinyali kesmemiş. Görüntüyü sistemin kendi diliyle ikna etmiş.”

“Bunu kim yapabilir?”

“Şehrin kamera ağına erişimi olan biri. Ya da o erişimi satın alabilecek biri.”

İkinci görüntü iş hanının yangın merdiveni koridorundan geldi. Kurban, 03:16:31’de kadraja giriyor, telefonla konuşuyor gibi görünüyordu. Ses yoktu. Adam sinirliydi. Merdiven kapısına yöneldi. 03:16:58’de başını çevirdi. Sanki bir şey duymuştu.

Sonra siyah.

03:18:01’de görüntü geri geldiğinde adam yerdeydi.

Rüzgâr duraklattı.

“Burada biri var.”

Baran ekrana yaklaştı.

“Karede kimse yok.”

“Görüntüde yok. Adamın gölgesinde var.”

Rüzgâr, merdiven boşluğundaki acil durum lambasının açısını gösterdi. Kurbanın gölgesi duvara düşüyordu. 03:16:57’de gölgenin kenarı bozulmuştu. Birinin kadraj dışında, ışık kaynağıyla kurban arasında geçtiğini gösteren çok küçük bir dalgalanma.

“Boy?” diye sordu Baran.

“Yaklaşık bir yetmiş. Belki daha kısa. Ama emin değilim. Açı kötü.”

“Erkek mi kadın mı?”

Rüzgâr gözlerini kısıp kareyi büyüttü.

“Gölge cinsiyet vermez.”

Üçüncü görüntü çocuk parkı yakınındaki bozuk kameradan değildi. Yakındaki bir taksinin araç içi kamerasından alınmıştı. Park uzakta görünüyordu. 03:16:50’de siyah kurye aracı sokaktan geçti. Arka camındaki sembol sadece iki karede görünüyordu.

Rüzgâr o iki kareyi büyüttü.

Görüntü dağıldı. Pikseller yağmurla karıştı. Yine de şekil oradaydı.

Bozuk saat.

Zamanı saklayan saat.

Rüzgâr görüntüyü tekrar başa sardı.

Bir daha izledi.

Bir daha.

Üçüncü izleyişte bir şey fark etti.

“Dur,” dedi.

Baran zaten duruyordu.

Rüzgâr aracı takip eden yansımaya odaklandı. Taksinin ön camında, kurye aracının arka tarafı kısa süreliğine çift görüntü oluşturuyordu. Normalde yağmur ve cam eğriliği yüzünden işe yaramaz bir yansıma sayılırdı. Ama Rüzgâr işe yaramaz şeylere bakarak meslek yapmıştı.

Yansımada arka camın sol alt köşesinde, sembolün altında çok küçük bir çizgi vardı.

“Bu çıkartı değil,” dedi.

Baran kaşlarını çattı.

“Ne?”

“Çıkartı gibi duruyor ama değil. Camın içinde.”

“Nasıl yani?”

“Güvenlik filmi. Özel baskı. Dışarıdan sökülemez. Araç bu sembolle kayıtlı olabilir.”

“Plaka yok ama.”

“Plaka değişir. Cam kolay değişmez.”

Baran’ın yüzünde ilk kez umut gibi bir şey belirdi.

Rüzgâr hemen onu öldürdü.

“Bu yine de aracı bulacağımız anlamına gelmez. Ama bu sembol rastgele yapıştırılmış değil.”

“Yani biri görünmesini istemiş.”

Rüzgâr cevap vermedi.

Çünkü o da aynı şeyi düşünmüştü.

Bazı ipuçları saklanmaz. Özellikle bırakılır. Birinin seni doğru yere bakmaya zorlaması için.

Ve bu, dosyayı daha tehlikeli yapardı.

Rüzgâr BAZ LOG klasörünü açtı. Tablolar, numaralar, saniye aralıkları. Baran sıkılmış görünüyordu ama Rüzgâr için burası ceset fotoğraflarından daha canlıydı. İnsanlar öldüklerinde iz bırakırdı. Telefonlar da bırakırdı. Kuleler konuşurdu. Sinyaller yalan söylemeyi sevmezdi.

Ama bu dosyada sinyaller de susmuştu.

03:17:00 ile 03:18:01 arasında üç bölgedeki bazı cihazlar aynı anda konum atlaması yapmış görünüyordu. Bu teknik olarak imkânsız değildi ama doğal değildi. Sanki şehir o dakikada bir kez göz kırpmış, açtığında herkes yerini biraz farklı hatırlamıştı.

Rüzgâr, bir tabloyu diğerinin üstüne bindirdi. Trafik lambası döngüsü, kamera kesintisi, baz istasyonu sıçraması, araç geçiş sensörleri. Hepsini zaman çizgisine döktü.

03:16:41.

Liman çevresi trafik sensörü kısa voltaj düşüşü kaydetmiş.

03:16:44.

İş hanı yangın alarm paneli düşük pil uyarısı vermiş.

03:16:47.

Güney parkı yakınında belediye aydınlatma hattı otomatik yeniden başlatmaya girmiş.

03:16:59.

Siyah kurye aracı park kamerası menzilinden çıkmış.

03:17:00.

Kayıp.

03:18:01.

Sistem geri dönmüş.

Rüzgâr arkasına yaslandı.

Baran, “Ne gördün?” diye sordu.

“Bu bir kesinti değil.”

“Nedir?”

“Prova.”

Baran’ın yüzü karardı.

Rüzgâr ekrandaki üç ön uyarıyı gösterdi.

“Üç farklı bölgede sistem, ana kararmadan önce küçük arızalar göstermiş. Bunlar gerçek arıza değil. Biri altyapının tepki süresini ölçmüş. Hangi sistemin kaç saniyede düşeceğini, hangisinin nasıl döneceğini test etmiş.”

“Yani önceden hazırlanmış.”

“Çok önceden.”

“Ne kadar?”

Rüzgâr, trafik sensörü geçmiş kayıtlarına baktı. Aynı küçük voltaj düşüşü iki hafta önce de olmuştu. Sonra bir ay önce. Sonra üç ay önce.

Her seferinde saat 03:17 civarında.

Rüzgâr’ın sesi alçaldı.

“En az üç aydır.”

Baran küfretti.

Rüzgâr duymadı.

Çünkü o sırada başka bir şey görmüştü.

Eski kayıtların birinde, sistem testlerinden birinin yapıldığı gece, aynı siyah araç liman yolunda görünüyordu. Görüntü daha netti. Aracın arka camındaki sembol seçiliyordu. Ama bu kez sembolün altında küçük bir yazı vardı. Belki üretici kodu, belki özel işaret.

Rüzgâr görüntüyü büyüttü.

Yazı netleşmedi. Pikseller bozuldu. Birkaç harf seçildi.

E-L-F.

Hayır.

Rüzgâr gözlerini kırptı.

Tekrar baktı.

Belki E değildi. Belki çizikti. Belki L sandığı şey yansıma, F sandığı şey yağmur damlasıydı.

Ama beyninin bir yeri çoktan kelimeyi tamamlamıştı.

ELİF.

Baran onun yüzündeki değişimi fark etti.

“Ne oldu?”

Rüzgâr cevap vermedi. Görüntüyü dışa aktardı, kontrastı yükseltti, gürültüyü temizledi. Harfler yine netleşmedi. Ama sembolün altındaki çizgi gerçekti. Yazı olabilir, çatlak olabilir, kod olabilir.

“Bu dosyayı kimler gördü?” dedi Rüzgâr.

“Resmi ekip, savcı, bilgi işlem, cinayet büro.”

“Çok kişi.”

“Evet.”

“Yanlış.”

“Biliyorum.”

“Hayır,” dedi Rüzgâr. “Bilmiyorsun. Eğer bu görüntüye erişimi olan biri içerideyse, şu anda bizim bu dosyaya baktığımızı da biliyor olabilir.”

Baran elini ceketinin iç cebine götürdü. Telefonunu çıkardı. Ekran kapalıydı.

Rüzgâr hemen söyledi:

“Kapatmak yetmez.”

Baran telefonu masaya bıraktı. “Beni takip ettiklerini mi düşünüyorsun?”

“Düşünmüyorum. Olasılığı siliyorum.”

“Ne demek?”

“Takip edilmediğini varsaymayı bırakıyorum.”

Bu cümle bittiğinde ofisin dışından çok hafif bir ses geldi.

Rüzgâr ve Baran aynı anda sustu.

Koridorda biri yoktu. En azından ayak sesi yoktu. Ama buzlu cam kapının altından bir gölge geçti. Çok kısa. Bir insan gölgesi değildi belki. Belki karşı binanın ışığıydı. Belki merdiven boşluğundaki lamba titremesiydi.

Rüzgâr ekrandaki görüntüyü kapatmadı.

Sadece sağ elini masanın altına götürdü. Orada silah yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. Ama ağır bir kâğıt kesici vardı. Komik bir savunma aracı. Yine de elde boşluktan iyiydi.

Baran sessizce ayağa kalktı. Kabanının altından silahını çıkarmadı; sadece hazırlandı.

Kapı çalmadı.

Telefon çaldı.

Bu kez Baran’ın telefonu değil. Rüzgâr’ın masadaki eski sabit hattı.

O telefon neredeyse hiç çalmazdı. Numarasını kimse bilmezdi. Müşteriler internetten yazardı. Sigorta şirketleri mail atardı. Eski hat, ofisle birlikte kalmış bir eşyaydı. Rüzgâr onu söktürmeyi hep unutmuştu.

Telefon ikinci kez çaldı.

Baran fısıldadı.

“Açma.”

Rüzgâr telefona baktı.

Üçüncü çalış.

Dördüncü.

Rüzgâr ahizeyi kaldırdı.

Konuşmadı.

Hat önce cızırdadı. Sonra yağmur sesi gibi bir parazit geldi. Ardından çok uzak, çok boğuk bir çocuk sesi duyuldu.

“Abi?”

Rüzgâr’ın yüzünden bütün renk çekildi.

Baran bir adım yaklaştı.

Ahizedeki ses tekrar etti.

“Abi, saat kaç?”

Rüzgâr’ın boğazı kurudu.

Bu Elif’in sesi değildi.

Olamazdı.

Elif kaybolduğunda sekiz yaşındaydı. Aradan on yedi yıl geçmişti. Bir çocuk sesi olamazdı. Bu eski bir kayıt olmalıydı. Manipüle edilmiş bir ses. Bir yem. Bir saldırı. İnsanların anıları da dosyalar gibi düzenlenebilirdi.

Yine de Rüzgâr’ın eli titredi.

Ahizenin diğer ucundaki ses, çocukken defalarca duyduğu o cümleyi fısıldadı.

“Bozuk saat yanlış göstermez. Sadece kimseye söylemez.”

Hat kesildi.

Ofiste yalnızca duvar saatinin tik takları kaldı.

Rüzgâr ahizeyi yavaşça yerine bıraktı.

Baran’ın yüzü bembeyazdı.

“Bu neydi?”

Rüzgâr cevap vermedi.

Ekranda hâlâ siyah kurye aracının bulanık görüntüsü duruyordu. Arka camdaki küçük sembol yağmur damlalarının ardında seçiliyordu. Bozuk saat. İki yarım daire. Üç nokta.

Rüzgâr, yıllardır ilk kez Elif’in sesini hatırlamakla, az önce gerçekten duymak arasındaki farkı ayırt edemedi.

Sonra bilgisayar ekranında yeni bir dosya belirdi.

Kimse indirmemişti.

Kimse açmamıştı.

Sadece oradaydı.

Dosya adı:

RÜZGÂR_AREL_ZAMAN_CİZELGESİ.mov

Baran silahını çıkardı.

Rüzgâr ekrana baktı.

Bu kez dosyayı açmak istemedi.

Ama bazı kapılar, sen elini uzatmadan da aralanırdı.

Video kendi kendine başladı.

Görüntü eskiydi. Tarih damgası on yıl öncesini gösteriyordu. Bir sorgu odası. Metal masa. Titrek floresan. Masanın karşısında Levent Sargın oturuyordu. Hapishanede öldüğü söylenen adam. Yüzü yorgun, gözleri şiş, elleri kelepçeliydi.

Kameranın dışından bir ses geldi.

“Rüzgâr Arel raporu yazdı. Zaman çizelgesi seni bitirdi.”

Levent başını kaldırdı.

“Hayır,” dedi. “O çocuk yanlış görmedi.”

Rüzgâr nefes alamadı.

Levent kameraya baktı. Sanki yıllar sonrasındaki Rüzgâr’ı görüyordu.

“Yanlış zamanı ona siz verdiniz.”

Video burada kesildi.

Ekran karardı.

Sonra kırmızı bir saat belirdi.

03:17.

Altında tek satır yazı vardı:

ALTMİŞ BİR SANİYEYİ BUL, ELİF’İ BUL.

Rüzgâr’ın ofisinde, yağmurun sesi bir anda çok uzaklaştı.

Baran bir şey söyledi ama Rüzgâr duymadı.

Çünkü zaman, yıllar sonra ilk kez susmamıştı.

Ve bu kez, onu susturmaya çalışan biri vardı.


Bölüm Tamamlandı

Altmış Bir Saniye

19 dk
Okuma Süresi
1/4
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Kayıp Saat “03:17”, Bölüm 1
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.