Bölüm 3
Alev Taçlarının Laneti

Kehanetin Gölgesi

20 dk okuma

Aynı gece — Drakhar Sarayı’nın altındaki kadim mabet

Mabedin bütün ışıkları söndüğü zaman Elara’nın gözlerinin önünde yalnızca karanlık kalmadı. Az önce duyduğu sözler zihninin içinde dönmeye devam ediyordu, o yabancı ses sanki taşların arasından değil de doğrudan kafatasının içinden fısıldıyormuş gibi aynı cümleyi tekrar tekrar hatırlatıyordu. Biriniz tacı taşıyacak. Diğeriniz onu öldürecek. Elara hayatı boyunca ölüm tehdidi altında yaşamıştı. Vampir avlarında kaç kere boğazına pençe dayandığını, kaç kere zehrin damarlarında dolaştığını ve kaç kere bir sonraki nefesi alıp alamayacağını bilmeden savaştığını artık saymıyordu. Buna rağmen ilk defa bir ölüm tehdidi ona bu kadar yabancı geliyordu. Çünkü bu kez karşısında öldürmesi gereken bir düşman yoktu. Onun yerine geleceğinin çoktan yazılmış olduğunu iddia eden bir şey vardı.

Gözleri karanlığa alışmaya başladığında birkaç adım ötesindeki Lucien’in siluetini seçebildi. Bileğindeki kızıl mühür Elara’nınkiyle aynı ritimde yanıp sönüyor, ikisinin arasındaki karanlığı ince bir kızıllıkla dolduruyordu. Normal şartlarda prensin yüzünden eksik olmayan o sinir bozucu sakinlik hâlâ oradaymış gibi görünüyordu fakat Elara artık onu biraz daha iyi okuyabiliyordu. Lucien’in çenesi gereğinden fazla sıkılmıştı. Parmakları yumruk olmuştu ve kırmızı gözleri açılmış kapının ardındaki boşluktan ayrılmıyordu. Korkuyor muydu bilmiyordu. Lucien Drakhar’ın korkusunun nasıl göründüğünü henüz bilmiyordu. Yine de gördüğü şeyin rahatlık olmadığı kesindi.

Elara hançerini yavaşça kaldırdı. “Sen de gördün mü?” diye sordu. Sesinin düşündüğünden daha sert çıktığını fark etti fakat bunu düzeltme ihtiyacı hissetmedi. Lucien ona baktığında Elara sorusunu açıklamak zorunda kalmamak için birkaç saniye bekledi. “Yanan şehri. Çocuğunu taşıyan kadını. Diz çökmüş vampiri. Tacı…”

Lucien’in gözlerindeki küçük değişim cevaptan önce geldi. “Evet. Hepsini gördüm.” Bu kez sesinde alay yoktu. Elara’nın bundan rahatlaması gerekiyordu belki fakat tam tersine boğazında yeni bir düğüm oluştu. Eğer yalnızca kendisi görseydi bunun bir zihin büyüsü olduğuna inanabilirdi. Lucien’in kendisine oynadığı bir oyun olduğunu düşünebilir ve en azından nefret edebileceği somut bir hedef bulabilirdi. İkisinin aynı görüntüyü görmüş olması bu rahatlığı elinden almıştı.

“Ne olduğunu biliyor musun?”

“Hayır.”

Elara gözlerini kıstı. “Yalan söylediğinde yüzünde farklı bir ifade oluyor mu yoksa bütün Drakhar ailesi doğuştan böyle mi?”

Lucien’in dudaklarının kenarı ilk kez hafifçe kıvrıldı. “Senin de tehdit etmediğin zamanlarda farklı bir yüz ifaden olup olmadığını merak ediyorum.” Ardından bakışlarını yeniden kapıya çevirdi ve sesi ciddileşti. “Babamın bu yerden korktuğunu bu gece öğrendim. Annemin mührün adını bildiğini birkaç dakika önce öğrendim. Sarayımın altında kendi kanımı tanıyan bir mabet olduğunu da seninle birlikte keşfettim. Elimde senden daha fazla cevap olduğunu düşünmek seni rahatlatıyorsa devam edebilirsin avcı.”

Elara cevap vermek istedi fakat sözleri boğazında kaldı. Çünkü Lucien’in sesinde kendisininkine benzeyen bir şey duymuştu. Öfke. Yalnızca başkasına yöneltilmiş öfke değil kandırıldığını yeni yeni fark eden birinin öfkesi. Bu benzerlikten hoşlanmadı. Lucien Drakhar ile ortak bir duyguyu paylaşmak istemiyordu. Lanet zaten bedenlerini yeterince birbirine yaklaştırmıştı. Zihinlerinin de aynı yere düşmesi gerekmiyordu.

Kapının önündeki kan lekelerine baktığında avucundaki kesiği hatırladı. Parmaklarını kapatıp kanamayı durdurmaya çalışırken gözleri istemsizce Lucien’in eline kaydı. Prensin avucunda da aynı noktadan geçen ince bir yara vardı. İkisi de kapıyı açabilmek için ellerini kendileri kesmişti fakat çiziklerin aynı yerde ve neredeyse aynı uzunlukta olması Elara’nın içindeki huzursuzluğu büyüttü. Daha önce uzaklaştıklarında aynı acıyı yaşamışlardı. Şimdi ise sanki mühür yalnızca acıyı taşımakla yetinmiyor, bedenlerinin birbirine verdiği cevapları da eşitlemeye başlıyordu.

Lucien onun neye baktığını fark etti. “Bir sorun mu var?”

“Elini göster.”

“Benden bir şey rica etmenin daha az saldırgan yolları olduğunu duymuştum.”

“Elini göster Lucien.”

Prens birkaç saniye ona baktıktan sonra avucunu çevirdi. Elara kendi elini yanına getirdiğinde iki kesiğin neredeyse birbirinin yansıması olduğunu daha net gördü. Aralarında birkaç santim vardı. Lucien’in teninden yayılan sıcaklığı bile hissedebilecek kadar yakındılar. Vampirlerin teninin buz gibi olduğunu anlatan Tarikat kitaplarını hatırladığında zihninin gereksiz bir ayrıntıya takıldığını fark edip hemen elini geri çekti.

İç Ses

Bu mühür bizi yalnızca birbirimize bağlamıyor.

Bir şey hazırlıyor.

Neye hazırladığını bilmiyorum.

Ve bundan nefret ediyorum.

Elara düşüncesini tamamlayamadan mabedin girişinden yükselen metal sesi ikisinin de başını çevirmesine neden oldu. Bir kılıç kınından çıkmıştı. Ardından ağır zırhların taş zemine basan ritmik sesi duyuldu ve birkaç saniye sonra gölgelerin arasından @Orion Noctis çıktı. Arkasında altı Drakhar muhafızı vardı. Orion’un yüzündeki derin yara izleri kızıl mühürlerin soluk ışığında daha sert görünüyordu. Bakışları ilk önce Lucien’e ardından Elara’ya ve en son ikisinin bileklerinde atan aynı sembole kaydı. Yüzünde neredeyse hiçbir değişiklik olmadı fakat kılıcını kavrayan eli Elara’nın görmezden gelemeyeceği kadar sıkıldı.

“Prensim.” Orion’un sesi her zamanki gibi kısa ve ağırdı. “Kral sizi Kan Tahtı’na çağırıyor.”

Lucien bulunduğu yerden hareket etmedi. “Babam bekleyebilir.”

Orion’un arkasındaki muhafızlardan biri huzursuzca kıpırdandı. Orion ise bakışlarını prensinden ayırmadan konuştu. “Bu bir rica değildi.”

“Elbette değildi. Babamın rica etmeyi bildiğini sanmıyorum.”

Elara istemeden burnundan kısa bir nefes verdi. Bunu gülüş olarak kabul etmiyordu fakat Lucien hemen ona baktı. “Bir şey mi komik?”

“Hayır. Sadece sarayınızın dışarıdan göründüğünden bile daha sağlıklı bir aile ortamı olduğunu fark ettim.”

“Senin Tarikat’ının aile yemeklerini görmedim. Kıyaslama yapmak için erken.”

Bu söz Elara’nın yüzündeki ifadeyi anında söndürdü. Orion ikisinin arasındaki bu küçük çatışmayı sabırsızlıkla izledikten sonra kılıcını hafifçe kaldırdı. “Kralın ikinci emri avcıyla ilgili.”

Elara ay gümüşü hançerini çevirdi ve savaş pozisyonuna geçti. “Bunu tahmin etmek zor değil.”

Orion’un bakışları ona sabitlendi. “Canlı istenmiyor.”

Elara’nın dudaklarında bu kez gerçek bir gülümseme belirdi. “Sonunda anlaşabildiğim bir Drakhar çıktı.”

Orion hareket ettiğinde aralarındaki mesafe Elara’nın gözünde yok oldu. Büyük kılıç yukarıdan aşağı inerken Elara yana atılıp darbeyi boşluğa çıkardı. Çeliğin taş zemine çarpması mabedin içinde tok bir gök gürültüsü gibi yankılandı. Elara yuvarlanarak ayağa kalktı ve aynı anda sağ elindeki hançeri Orion’un zırhının birleşim noktasına yöneltti. Orion koluyla darbeyi savuşturdu. Ay gümüşü siyah metale değdiği anda beyaz bir kıvılcım patladı ve vampirin yüzünde çok kısa süren bir acı belirdi.

“Orion.” Lucien’in sesi ilk uyarıdan daha sertti.

Orion durmadı. İkinci hamlesi Elara’nın başını hedefliyordu. Elara eğilip kılıcın altından geçti ve avucundaki kutsal mühürlerden birini Orion’un göğüs zırhına yapıştırdı. Mühür birkaç saniye beyaz ışıkla parladıktan sonra patladı. Orion iki adım geriye savrulurken Elara tereddüt etmedi. Üzerine doğru atıldı ve hançerinin ucunu doğrudan boğazına yöneltti. Bir avcı için rakibin ne kadar güçlü olduğu yalnızca ilk birkaç hamlede önemliydi. Bir açıklık bulduğu anda geri kalan her şey bitirilmesi gereken bir görevden ibaret olurdu.

Orion kılıcını yatay savurdu.

Elara geriye çekildi fakat yarım nefes kadar geç kalmıştı.

Çeliğin ucu sol kolunu sıyırdı. Kumaş yırtıldı ve derisinde açılan uzun ince kesikten sıcak kan akmaya başladı. Elara dişlerini sıkarak birkaç adım geri çekildi. Acı yönetilebilirdi. Derin değildi. Savaş sırasında daha kötülerini yaşamıştı. Hançerini yeniden kaldırmak üzereyken mabedin diğer tarafından gelen boğuk nefes sesi dikkatini dağıttı.

Lucien sol kolunu tutuyordu.

Önce bunun tesadüf olduğunu düşündü. Sonra prensin koyu renkli kıyafetinin kolunda ince bir çizginin açıldığını gördü. Kumaşın altından kan sızıyordu. Aynı yerde. Aynı uzunlukta. Hatta kanın aşağı doğru ilerlediği açı bile Elara’nın yarasıyla neredeyse aynıydı.

Mabedin içindeki herkes birkaç saniyeliğine sessiz kaldı.

Orion’un kılıcı yarı havada donmuştu. Lucien yarasına bakıp ardından Elara’ya çevirdiği gözlerinde ilk kez öfkeyle karışık gerçek bir şaşkınlık taşıyordu. Elara kendi kolundaki kana dokundu ve parmaklarının ucunda hissettiği sıcaklığın bir benzerinin Lucien’in kolundan aktığını gördüğünde midesi sıkıştı.

“Prensim…” Orion’un sesi ilk defa tereddüt taşıyordu.

Lucien kanayan kolunun üstüne elini bastırdı ve yavaşça Orion’a baktı. Yüzündeki şaşkınlık birkaç saniye içinde ortadan kalkmış yerini o tanıdık soğuk sakinliğe bırakmıştı. “Babam sana emir verdi. Avcıyı öldürmen gerekiyor.” Birkaç adım ilerlediğinde Orion’un bakışları istemsizce onun yarasına kaydı. Lucien bunu fark edince ağzının kenarında tehlikeli bir gülümseme oluştu.

“Şimdi onu öldürmek için hâlâ bu kadar hevesli misin?”

Orion cevap vermedi. Elara ise kolundaki kanı avucuyla silip Lucien’e ters bir bakış attı. “Bunu beni korumak sayıyorsan kendine fazla pay çıkarma. Senin yaşaman umurumda değil.”

Lucien gözlerini onun yarasına indirdi. “Rahat ol. Seni korumuyorum. Görünüşe göre kolumu koruyorum.”

“Elbette.”

“Bir konuda anlaşabildiğimize sevindim.”

“Elimdeki şu mühürden kurtulduğum gün ilk işim seni öldürmek olacak.”

Lucien’in bakışları birkaç saniye Elara’nın yüzünde kaldı. Normalde hemen alaycı bir cevap vermesi gerekirdi fakat bu kez yalnızca hafifçe başını eğdi. “Bunu daha önce de söyledin.” Sesi daha düşüktü. “Garip olan şu ki artık başarabileceğini görmek beni de biraz meraklandırıyor.”

Elara’nın kaşları çatıldı. Bunun bir tehdit mi yoksa başka bir şey mi olduğunu anlayamadı ve anlamaya çalıştığı için kendine sinirlendi. Lucien’in söylediği her cümlenin altında başka bir anlam aramaya başlaması iyi değildi. Düşmanların sözleri analiz edilirdi. Ses tonları, nefesleri ve beden hareketleri okunurdu. Bunun eğitimle ilgisi vardı. Bunun sadece eğitimle ilgisi vardı.

Orion sonunda kılıcını indirdi. Arkasındaki muhafızlardan biri “Komutanım, Kral’ın emri açık” diyecek kadar cesaret topladığında Orion yalnızca başını çevirdi. Adam cümlesinin geri kalanını yuttu. Tam o sırada Orion’un boynunun altındaki siyah metal sembol kısa süreliğine kızıl renkte parladı. Elara bunun önce mabedin ışığından kaynaklandığını düşündü fakat Orion eliyle sembolü kapattığında bunun bir haberleşme mührü olduğunu anladı.

Lucien de fark etmişti. “Kim?”

Orion birkaç saniye cevap vermedi. Ardından bakışlarını Elara’dan ayırmadan “Kraliçe” dedi.

Lucien’in yüzündeki sakinlik ilk kez çatladı. “Ne istiyor?”

Orion’un bakışları bir kez daha ikisinin bileğine kaydı. “Kan Tahtı’na dönmemenizi emrediyor. Kuzey mezar geçidinden sarayı terk etmenizi söyledi.”

Lucien’in kaşları hafifçe kalktı. “Bizi mi?”

Orion’un Elara’ya baktığı anda yüzündeki ifade, mümkün olsa onu hâlâ burada iki parçaya ayırmak istediğini açıkça söylüyordu. “İkinizi.”

Elara hançerini biraz indirdi. “Vampir kraliçesi beni yaşatmak istiyor. Kocası beni öldürmek istiyor. Oğlu birkaç saat önce benim hedefimdi ve şimdi ondan uzaklaşırsam kemiklerim yanıyor. Bu gecenin daha ne kadar saçma hâle gelebileceğini gerçekten merak etmeye başladım.”

Lucien ona ciddi bir bakış attı. “Bunu yüksek sesle söylemeseydin keşke.”

“Neden?”

“Drakhar Sarayı meydan okumaları kişisel algılar.”

Elara istemeden gözlerini devirdi. Aynı anda açılmış kadim kapının üzerindeki spiral sembol yeniden kızıl bir ışıkla parladı. Yalnızca bir saniyeydi. Yine de Elara’nın bütün bedeni istemsizce gerildi. Kapının arkasında hiçbir şey görünmüyordu fakat orada birinin kendisini izlediğinden emindi. Karanlığın içinde bekleyen, hareket etmeyen ve acele etmeye hiç ihtiyacı olmayan bir şey vardı. Sanki yaşanan her şey onun için yeni değildi. Sanki Elara’nın vereceği bütün kararları çok önceden görmüş gibi yalnızca sıradaki adımı bekliyordu.

İç Ses

Bizi çağırdı.

Kapıyı açtırdı.

Şimdi ise susuyor.

Neden?

Orion kılıcını tamamen kınına soktu. “Beş dakika içinde Kral’ın ikinci birliği buraya ulaşır. Ben onları durdurabilirim fakat uzun süre değil. Kraliçenin söylediği geçit bu mabedin kuzey duvarında. Burada kalırsanız ikiniz de yakalanırsınız.”

Elara gözlerini kıstı. “Sizin aile sorunlarınıza karışmak gibi bir niyetim yok. Kendi yolumdan çıkarım.”

“Üç adım sonra yere düşersin.” Lucien’in sesi yanından geldi.

Elara ona sertçe döndü. “Hatırlattığın için teşekkürler.”

“Rica ederim.”

“Gerçekten senden nefret ediyorum.”

“Bu konuda oldukça tutarlısın.”

Elara yeniden Orion’a baktı. Önünde üç seçenek vardı ve üçünün de bir vampirin söylediğine güvenmesini gerektirmesi başlı başına bir hakaretti. Burada kalırsa Valerius’un adamları gelecekti. Tek başına kaçmaya kalkarsa mühür izin vermeyecekti. Lucien ile giderse birkaç saat önce kalbine hançer saplamaya çalıştığı adamla Ravirea’nın ortasında yolculuk edecekti. Avcı eğitimlerinde “bütün seçenekler kötüyse hayatta kalma ihtimalinin en yüksek olduğu seçeneği seç” diye öğretilmişti. O zamanlar bu kuralın bir vampir prensi takip etmek anlamına gelebileceği hiç söylenmemişti.

“Sadece bu gece,” dedi Elara sonunda. “Bu mühürden kurtulana kadar.”

Lucien yürümeye başlarken başını hafifçe ona çevirdi. “Bana kendini açıklamana gerek yok avcı. Bu birliktelikten gelecek planları yaptığımı sanmıyorum.”

Elara onun arkasından yürürken hançerini kınına sokmadı. “Yapmadığın iyi olur.”

✦ ✦ ✦

Kuzey mezar geçidi Drakhar Sarayı’nın görkemli koridorlarından tamamen farklıydı. Burada siyah mermer sütunlar, kan kristalleri veya vampir aristokrasisinin ihtişamını gösteren hiçbir şey yoktu. Duvarların iki yanında yüzlerce yıllık mezarlar sıralanıyor, üzerlerindeki isimlerin çoğu zamanın aşındırdığı taşların içinde kayboluyordu. Bazı heykellerin yüzleri kırılmıştı. Bazılarının üzerindeki Drakhar sembolleri özellikle kazınmış gibiydi. Tavandan sarkan siyah kökler mezarların arasına giriyor ve taş duvarların içinde canlı damarlar gibi ilerliyordu.

Elara önden yürüyen Orion’a bakarken mesafeyi fark etmeden biraz açtı. Bileğindeki mühür sıcaklaşmaya başladığında dişlerini sıkıp yavaşlamak zorunda kaldı. Lucien de aynı anda temposunu düşürdü. İkisinin de bunun hakkında konuşmaması garip bir sessiz anlaşma gibiydi. Elara ona yaklaşınca ağrı geri çekildi. Kendi bedeninin Lucien’in yakınlığını bir çeşit rahatlama olarak algılaması sinirlerini her seferinde biraz daha bozuyordu.

“Bunun bir sınırı olmalı,” dedi Elara sonunda. Konuşurken gözlerini önde tutmaya çalıştı. “Mesafe arttıkça acı artıyor. Belki belli bir noktadan sonra bağ kopuyordur.”

Lucien yanındaki mezarlardan birine bakarak yürümeyi sürdürdü. “Bunu test etmek için kendini ne kadar yakmaya razısın?”

“Elbette senin yerine ben test edeceğim.”

“Bunu zaten yapmaya çalıştın. Sonucunu ikimiz de hissettik.”

Elara ona baktı. “Senin acı çekmen kısmı deneyin en başarılı tarafıydı.”

Lucien’in dudağının kenarı kıvrıldı. “İşte tanıdığım Elara geri geldi.”

Elara birkaç adım sonra ne söylediğini fark edip duraksadı. “Tanıdığın Elara mı?”

Lucien de fark etmiş olacak ki bakışlarını kısa süreliğine ondan kaçırdı. “Sözün gelişi.”

“Beni birkaç saattir tanıyorsun.”

“Ve o birkaç saatin çoğunda beni öldürmeye çalıştın. İnsanların kişiliklerini anlamak için bazen yıllar gerekmiyor.”

“Elinde benim hakkımda bir fikir oluştuğunu düşünmek rahatsız edici.”

“İnan bana karşılıklı.”

Orion birkaç metre önden başını çevirmeden konuştu. “İkiniz birkaç dakika susabilir misiniz?”

Elara ile Lucien aynı anda ona baktı. Orion dönüp bakmadığı için bunu görmedi fakat Elara prensle aynı tepkiyi verdiğini fark ettiğinde hemen yüzünü diğer tarafa çevirdi. Bu da hoşuna gitmemişti. Lucien’in yanındayken kendi hareketlerinin ne kadarını gerçekten kendisinin yaptığını sorgulamaya başlamak istemiyordu.

Bir süre yalnızca adımlarının sesi duyuldu. Sessizlik Elara’ya düşünmek için istemediği kadar fazla alan bırakmıştı. Mabedin duvarındaki avcı figürü zihnine yeniden geldi. Elindeki ay gümüşü hançer ve kabzasındaki Tarikat’a benzeyen o eski işaret… Sonra Morwen’in sözünü hatırladı. İki taşıyıcı. Kadın bunu şaşırmadan söylemişti. Valerius mührün adını duyar duymaz öfkelenmişti. Demek Drakhar ailesinin en azından bazı üyeleri bu şeyin varlığını biliyordu.

Peki Tarikat?

Elara’nın zihnine @Father Aldric’in yüzü geldiğinde istemsizce kaşları çatıldı. Onu çocukluğundan beri tanıyordu. Kızıl Gece’den sonra annesinin yokluğuna alışamadığı günlerde bazen tek kelime etmeden yanında oturan kişi Aldric’ti. İlk kutsal mührünü ona vermişti. Elara’nın ilk gerçek vampir avından döndüğü gece yaralarını kendi elleriyle temizlemişti. Sertti. İnancı bazen insanlardan daha fazla önemsiyor gibiydi fakat Elara hiçbir zaman onun kendisini bilerek ölüme göndereceğini düşünmemişti.

Lucien yan gözle ona baktı. “Yine Tarikat’ı düşünüyorsun.”

Elara düşüncelerinden çekilip ona döndü. “Zihin okumayı bıraksan iyi olur.”

“Zihin okumuyorum. Yüzünü okumak yeterli.”

“Yüzümde ne varmış?”

“Birini savunmak isteyip savunmak için yeterli sebep bulamayan birinin ifadesi.”

Elara’nın ilk tepkisi öfkelenmek oldu. İkinci tepkisi ise Lucien’in haklı olabileceğini fark etmekti ve ikincisinden daha çok nefret etti. “Annen mührü biliyordu. Baban da biliyordu. Sen bilmiyordun.”

Lucien’in yüzü sertleşti. “Bunun beni rahatsız etmediğini düşünme.”

“Benim tarafımda da aynı şey olabilir.”

Bu cümleyi söyledikten sonra Elara birkaç saniye sessiz kaldı. Kelimelerin ağzından çıkmış olması ihtimali daha gerçek hâle getirmişti. Lucien de alay etmedi. “Duvardaki avcının hançerinde Tarikat’ın kullandığı eski mühürlerden birine benzeyen bir işaret vardı. Arşivlerde böyle bir şey görmedim.”

“Belki sana gösterilmedi.”

Lucien bunu sakin bir şekilde söyledi fakat sözler Elara’nın içine beklediğinden daha sert oturdu. Çünkü birkaç dakika önce kendisi de aynı şeyi düşünmüştü.

“Tarikat beni senin için bu gece gönderdi,” dedi Elara. “Töreninin saatini onlar verdi. Sarayın güvenliğindeki açığı onlar doğruladı. Theron’un haritasını kullanmama izin verdiler. Ben Kan Tahtı’nın önüne geldiğim anda mühür uyandı.”

Lucien’in adımları yavaşladı. “Ve sen hâlâ bunun tesadüf olduğuna inanmak istiyorsun.”

“Elimde bunun planlandığını kanıtlayacak hiçbir şey yok.”

“İnsanlar kanıt bulmadan önce şüphe etmeyi başarabilir.”

“Bir vampirin bana insanları anlatması ironik.”

Lucien ona döndüğünde aralarındaki mesafe fark etmeden kapanmıştı. Elara yüzündeki ince detayları görebilecek kadar yakındı. Kırmızı gözlerindeki ışık karanlık geçitte daha belirginleşmişti. “Bana güvenmeni istemiyorum Elara. Hatta güvenmemen ikimiz için de daha sağlıklı olabilir. Sadece sana öğretilen her şeye körü körüne güvenmenin de güvenmek olduğunu hatırlatıyorum.”

Elara’nın parmakları hançerinin kabzasına gitti fakat bu kez çekmedi. “Sen de babanın sana öğrettiği her şeye inandın.”

“Evet.”

Bu cevabın bu kadar kolay gelmesi Elara’yı hazırlıksız yakaladı.

Lucien gözlerini bir an öne çevirdi. “İnsanların zayıf olduğunu düşündüm. Avcıların kutsal sözlerin arkasına saklanan kasaplar olduğuna inandım. Babamın anlattığı savaşları tarih sandım. Son birkaç saatte kendi sarayımın altında bilmediğim bir mabet buldum ve ailemin benden yüzyıllardır süren bir sırrı sakladığını öğrendim.” Sonra Elara’ya yeniden baktı. “Bu yüzden sana bir konuda tavsiye verebilecek durumdaysam o da şudur: Bazen sana öğretilen şeyin yalan olduğunu kabul etmek düşmanının haklı olduğunu kabul etmekten daha zordur.”

Elara cevap vermedi.

Çünkü Lucien’in söylediği şeyin bir kısmını anlamıştı.

Bu da onu kızdırdı.

Aralarındaki nefret kolaydı. Lucien bir vampirdi. Elara avcıydı. Birbirlerinin halkları yüzyıllardır kan dökmüştü. Bunun üzerinde düşünmeye gerek yoktu. Fakat karşısındaki adamın da kandırılabileceğini kabul ettiği anda işler gereksiz yere karmaşıklaşıyordu. Bir canavardan nefret etmek kolaydı. Kendi hayatıyla ilgili şüpheleri olan birinden nefret etmek ise daha fazla çaba istiyordu.

✦ ✦ ✦
Aynı saatlerde — Osmara, Avcı Tarikatı Kuzey Kulesi

Avcı Tarikatı’nın büyük kalesinin üstündeki gece yavaş yavaş dağılırken kuzey kulesindeki haberleşme odasında kimse sabahı beklemiyordu. @Darian Blackthorn taş masanın başında ayakta duruyor ve parmaklarını birkaç dakikada bir kılıcının kabzasına götürüyordu. @Mira Solen önündeki raporlara bakıyor gibi görünüyordu fakat tek bir satırı bile gerçekten okumadığı belliydi. Odanın ortasında duran büyük siyah haberleşme aynası saatlerdir sessizdi.

Darian sonunda masadan uzaklaşıp pencereye yürüdü. “İki saat önce dönmüş olması gerekiyordu. Theron’un verdiği rota yanlışsa sarayın içinde farklı bir geçide sapmış olabilir. Eğer yakalandıysa Valerius onu sorgulamadan öldürür. Eğer Orion’a denk geldiyse…” Cümlesini tamamlamadan sustu. Bu ihtimallerin hiçbirini sesli söylemenin durumu değiştirmediğini biliyordu. Yine de sessizlik daha kötüydü.

Mira parmaklarının arasındaki küçük dua boncuğunu çevirdi. “Elara’yı tanıyorsun. Saraya girebildiyse çıkmanın da bir yolunu bulur.”

“Onu tanıdığım için endişeleniyorum. Plan bozulduğu anda geri çekilmesi gerekiyor. Elara plan bozulduğu anda planı öldürmeye çalışır.”

Odanın karanlık köşesinde sessizce oturan @Father Aldric bastonunun üstüne iki elini koydu. “Elara görevini ve sorumluluğunu bilir. Duygularının kararlarını gölgelemesine izin vermeyecektir.”

Darian arkasını döndü. “Şu anda onun duygularından çok hayatta olup olmadığıyla ilgileniyorum.”

Aldric’in yüzünde küçük bir sertlik belirdi. “İnsanlığın kaderi zaman zaman tek bir kişinin hayatından daha ağır olmak zorundadır.”

Darian’ın kaşları çatıldı. “O cümleyi hiç sevmedim.”

Mira ikisinin arasındaki gerilimi dağıtmak için konuşmaya hazırlanırken haberleşme aynasının siyah yüzeyinde beyaz bir çizgi belirdi. Odadaki üç kişi aynı anda sustu. Çizgi genişledi ve birkaç saniye sonra Ravirea’daki gizli Tarikat ajanlarından birinin yüzü ortaya çıktı. Adam nefes nefeseydi. Arkasında çanlar çalıyor ve uzaktan gelen bağırışlar duyuluyordu.

Darian aynaya yaklaşarak başka hiçbir şey sormadan “Elara nerede?” dedi.

Ajan nefesini toparlamaya çalıştı. “Drakhar Sarayı’nda büyük bir olay yaşandı Komutanım. Kan Tahtı’nın bulunduğu salonun bir kısmı çöktü ve sarayın alt bölgeleri tamamen kapatıldı.”

“Elara nerede?”

“Yaşıyor.”

Darian’ın omuzlarındaki gerginlik birkaç saniyeliğine azaldı. Mira gözlerini kapatıp sessiz bir nefes verirken Aldric’in yüzü hiç değişmedi.

Ajan devam etti. “Lucien Drakhar da yaşıyor. Görev tamamlanmadı. Son görüldüklerinde ikisi birlikte sarayın alt geçitlerine iniyordu.”

Darian’ın bakışları sertleşti. “Birlikte derken?”

“Detaylar karışık. Saraydaki muhafızların çoğu bile ne olduğunu bilmiyor. Kan Tahtı’nın altında bir çeşit kadim mühür aktive olmuş. Vampirlerin kendi aralarında buna Kızıl Mühür dediklerini duyduk.”

Bu kez odadaki sessizlik farklıydı.

Mira önce aynaya ardından Aldric’e baktı.

Yaşlı adamın bastonunu tutan parmakları hareketsiz kalmıştı.

Darian bunu fark etmedi. “Mühür ne yaptı?”

Ajan başını iki yana salladı. “Bilmiyoruz. Prens ile Voss kayıp. Kral bütün çıkışları kapattı. Bir emir daha var. Avcı Voss görüldüğü yerde öldürülecek.”

Darian küfrederken Aldric ayağa kalktı. Sesindeki alışılmış sakinlik kaybolmuştu.

“Bileğinde bir işaret görüldü mü?”

Darian yavaşça ona döndü.

Mira’nın boncuğu çevirmeyi bırakan parmakları masanın üzerinde kaldı.

Ajan neyin değiştiğini anlamadan “Efendim?” diye sordu.

Aldric aynaya biraz daha yaklaştı. “Elara’nın bileğinde. Kızıl bir işaret var mıydı?”

Ajan birkaç saniye düşündü. “Evet. Saraydaki kaynaklarımızdan biri iki kişinin bileğinde de aynı işaretin bulunduğunu söyledi.”

Aldric’in sesi daha da alçaldı. “Spiral biçiminde mi?”

Darian’ın gözlerindeki ifade tamamen değişti.

Ajan şaşkınlıkla başını salladı. “Evet.”

Darian artık aynaya bakmıyordu.

Aldric’e bakıyordu.

“Bağlantıyı kesin,” dedi Aldric.

“Hayır.” Darian’ın sesi odayı doldurdu. “Daha bitmedi.”

“İhtiyacımız olan bilgiyi aldık.”

“Sen almış olabilirsin. Ben almadım.”

Aldric boynundaki kutsal sembole dokundu. Aynanın yüzeyi birkaç saniye parladı ve görüntü karardı. Darian uzun süre siyah cama baktıktan sonra ağır ağır Aldric’e döndü. “Ajan mührün nasıl göründüğünü söylemedi.”

Aldric cevap vermedi.

“Sen spiral olduğunu söyledin.”

Mira yavaşça ayağa kalktı. “Aldric…”

Yaşlı adamın yüzünde yıllardır taşıdığı o sakin ifade vardı fakat Darian artık birkaç saniye önce gördüğü değişikliği unutamıyordu.

“Eski bir kayıt,” dedi Aldric.

Darian kısa ve neşesiz bir kahkaha attı. “Tabii. Her zaman eski bir kayıt olur.”

“Darian.”

“Tarikat arşivlerinin yarısını Elara’yla birlikte ezberledim. Kızıl Mühür diye bir şey görmedim. Taşıyıcı diye bir kayıt görmedim. Spiral biçimli bir lanetten söz edildiğini hiç duymadım. Buna rağmen sen bir ajan tek kelime etmeden mührün şeklini biliyorsun.”

Aldric’in sesi sertleşti. “Her bilgi bütün avcılara açık değildir.”

Darian bir adım yaklaştı. “Onu oraya sen gönderdin.”

“Konsey gönderdi.”

“Sen onayladın.”

Aldric birkaç saniye durdu. “Evet.”

“Ve neyle karşılaşacağını biliyordun.”

“Hayır.”

“Yalan söylüyorsun.”

Mira’nın yüzünde rahatsızlık belirdi. Aldric başını hafifçe eğdi ve uzun bir sessizlikten sonra “Bu gece mührün uyanacağını bilmiyordum” dedi.

Darian’ın öfkesi bir anda durdu.

Çünkü Aldric yanlış şeyi söylemişti.

“Demek mührün var olduğunu biliyordun.”

Aldric’in yüzündeki küçücük değişim yeterliydi.

Darian’ın içinde saatlerdir büyüyen korkunun yerini başka bir şey aldı. İhanet hissi daha soğuktu. Daha kontrollüydü. Elara’nın vampir sarayında olması onu korkutuyordu. Onu oraya gönderen insanların Elara’dan bir şey sakladığını öğrenmek ise öfkesini farklı bir yere yöneltmişti.

“Onu neyin içine gönderdin?” diye sordu.

Aldric bastonuna dayanarak dikleşti. “Elara’yı geri getireceğiz.”

“Bu soruma cevap değil.”

“Lucien Drakhar’ın ölmesi hâlâ gerekli.”

Darian’ın parmakları kılıcının kabzasına kapandı. “Peki Elara?”

Aldric cevap vermeden önce yalnızca birkaç saniye bekledi.

Bu birkaç saniye Darian için yeterliydi.

“Elara geri getirilecek,” dedi Aldric sonunda.

Darian onun gözlerinin içine baktı ve çocukluğundan beri tanıdığı adamın söylediği bir şeye ilk kez inanmadı.

✦ ✦ ✦

Darian haberleşme odasından çıktığında koridordaki ilk sabah ışıkları yüksek pencerelerden taş zemine düşmeye başlamıştı. Mira birkaç adım arkasından geliyordu. İkisi de uzun süre konuşmadı. Darian’ın eli hâlâ kılıcındaydı ve parmakları kabzayı gereğinden fazla sıkıyordu.

Mira sonunda “Elini gevşet. Kabzayı kıracaksın” dedi.

Darian parmaklarını istemeden açtı. “Bize yalan söylüyor.”

“Evet.”

Darian durup ona döndü. Bu cevabı bu kadar kolay beklemiyordu.

Mira devam etti. “Spirali bilmesi yeterli. Elara bile ne olduğunu bilmiyorsa Aldric’in bilmesi açıklama gerektiriyor.”

Darian bir süre haberleşme odasının ağır kapısına baktı. “Seraphine biliyor muydu? Cassian biliyor muydu? İkisi Kızıl Gece’den önce bunun peşindeyse ne olur?”

Mira’nın yüzü gerildi. “Bilmiyoruz.”

“İkisi öldükten sonra Elara’nın Aldric’in yanında büyümesi sana hiç garip gelmedi mi?”

“Şu an her şeyi birbirine bağlamaya çalışma Darian. Elimizde yeterli bilgi yok.”

“Belki de sorun bu.” Darian başını hafifçe yana çevirdi. Haberleşme odasının kapısı tam kapanmamıştı ve içeriden metal bir kilidin açılmasına benzeyen ince bir ses gelmişti. Mira kolunu tutmaya çalıştı fakat Darian sessizce geri yürüdü. “Bize hiçbir zaman yeterli bilgi verilmedi.”

Kapının aralığından baktığında Aldric odada yalnızdı. Yaşlı adam duvardaki küçük kutsal sunağı yana doğru çekmiş ve arkasında saklanan siyah metal bir kasayı açmıştı. Boynundaki sembollerden birini kilidin ortasına yerleştirince kasa sessizce açıldı. İçinden kenarları yanmış koyu kırmızı deri kaplı eski bir kitap çıkardı.

Darian’ın nefesi istemsizce yavaşladı.

Kitabın kapağında bir spiral vardı.

Aldric kitabı masaya koyup ilk sayfalardan birini açtı. Darian bulunduğu yerden metnin tamamını okuyamıyordu fakat sayfanın üst kısmındaki büyük harflerle yazılmış başlığı seçebiliyordu.

“İKİNCİ TAŞIYICI PROTOKOLÜ”

Darian’ın içinde kalan son şüphe de o anda ortadan kalktı.

Yerine çok daha tehlikeli bir şey geldi.

Kesinlik.

✦ ✦ ✦

Drakhar Sarayı’nın kuzey mezar geçidi sonunda dik taş merdivenlere açıldı. Orion yukarı çıkıp duvardaki eski mekanizmayı çevirdiğinde kayaların arasına gizlenmiş kapı ağır ağır açıldı ve Ravirea’nın soğuk gece havası içeri doldu. Elara uzun saatlerden sonra ilk kez açık gökyüzünü gördüğünde bunun rahatlatıcı olacağını düşünmüştü fakat sarayın kulelerinde çalan alarm çanları bütün Ravirea’nın birkaç dakika içinde üzerlerine kapanacağını hatırlatıyordu.

Uzakta Drakhar Sarayı sisin ortasında hâlâ siyah bir hançer gibi yükseliyordu. Kulelerin üzerindeki kırmızı fenerler hareket ediyor, surlarda yüzlerce muhafız farklı yönlere dağılıyordu. Lucien birkaç adım dışarı çıkıp kendi evine uzaktan baktığında yüzündeki ifade Elara’nın beklediğinden daha anlaşılmazdı. Birkaç saat önce aynı sarayın veliahtı olarak Kan Tahtı’nın önünde duruyordu. Şimdi ise babasının askerleri tarafından aranıyordu.

Orion kapının yanında durdu. “Buradan sonra sizinle gelemem. Ben de kaybolursam Kral sizi çıkardığımı anlar.”

Lucien ona baktı. “Beni kaçırdığını mı düşünecek?”

Orion’un yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu. “Sizi kendi isteğinizle yönetebilmek her zaman zor olmuştur Prensim.”

Elara istemeden güldü. Bu kez bunu saklamadı. Lucien başını ona çevirdiğinde gülüşü hemen küçüldü fakat tamamen kaybolmadı. “Ne?”

“Hiç. Sarayda seni gerçekten tanıyan birinin olması hoşuma gitti.”

“Benimle ilgili hoşuna giden ilk şeyi kayda geçirelim.”

“Orion’dan bahsediyordum. Kendine fazla pay çıkarma.”

Lucien’in gözlerinde kısa bir eğlence parladı. Elara bunun farkına vardığı anda kendi gülümsemesini tamamen söndürdü. Aralarındaki şeyin normal bir konuşmaya dönüşmesine izin vermek istemiyordu. Lucien’in yanında rahat hissetmek en az mührün kendisi kadar tehlikeli bir fikir gibi geliyordu.

Orion Elara’ya döndüğünde o küçük an tamamen dağıldı. “Prensi hayatta tut.”

Elara inanamayarak ona baktı. “Bunu gerçekten bana mı söylüyorsun?”

“Şu an sen ölürsen ona ne olacağını bilmiyoruz. O ölürse sana ne olacağını da bilmiyoruz.”

“Birkaç dakika önce beni ikiye bölmeye çalışıyordun.”

“Şartlar değişti.”

“Elara.” Lucien’in sesi yanından geldi. “Orion uzun cümleler kurmaya başladı. Daha fazla zorlamadan kabul et.”

Elara ona sertçe baktıktan sonra yeniden Orion’a döndü. “Prensine zarar verirsem ne olacak?”

Orion ona bir adım yaklaştı. Aralarındaki boy farkı ve adamın ağır zırhı normal bir insanı geri çekilmeye zorlayabilirdi. Elara yerinden kıpırdamadı.

“Seni dünyanın neresinde olursan ol bulurum.”

Elara’nın gözlerinde soğuk bir parıltı oluştu. “Ben de ilk fırsatta koluma attığın kesiğin hesabını sorarım. Böylece ikimizin de yapacak işi olur.”

Orion birkaç saniye ona baktıktan sonra başını Lucien’e çevirdi. “Kendinize dikkat edin Prensim.”

Lucien’in yüzündeki hafif alay kayboldu. “Sen de Orion.”

Taş kapı kapandığında Elara ile Lucien gece yarısının soğuğunda yalnız kaldı. İlk kez çevrelerinde muhafızlar, saray duvarları veya onları birbirinden ayıran başka insanlar yoktu. Elara bunu fark ettiği anda aralarındaki sessizlik garip şekilde ağırlaştı. Birkaç saat önce böyle bir fırsat bulsa Lucien’in boğazına hançerini dayamış olurdu. Şimdi ise aynı hareketin kendi ölümüne yol açıp açmayacağını bile bilmiyordu.

Lucien saraya son bir kez baktı ve ormanlık yöne doğru yürümeye başladı. “Babam kuzey yolunu kapatmadan ilerlememiz gerekiyor.”

Elara arkasından gitti. “Nereye?”

“Şimdilik saraydan uzağa.”

“Çok ayrıntılı bir plan.”

“Senin planın beni öldürüp yüzlerce vampirin arasından yürüyerek çıkmaktı.”

“İşe yarıyordu.”

“Beni öldüremedin.”

“Gecenin henüz bitmediğini hatırlatayım.”

Lucien başını çevirip ona baktı. “Beni öldürdüğünde sen de ölürsen bunun zafer sayılıp sayılmadığını Tarikat’ta öğretiyorlar mı?”

Elara cevap vermek için ağzını açtı fakat bileğindeki mühür bir anda yanmaya başladı.

Bu kez his farklıydı.

Uzaklaşma acısı değildi.

Derisinin altından ince bir alev yukarı doğru tırmanıyor ve kolundan omzuna ilerliyordu. Elara istemsizce durdu. Lucien birkaç adım daha yürüdükten sonra onun gelmediğini fark edip arkasını döndü.

“Elara?”

Elara bileğini tuttu.

Mühür diğer zamanlardan daha parlak yanıyordu.

Lucien hemen kendi bileğine baktı.

Hiçbir şey yoktu.

Onun mührü sakindi.

Elara’nın kalbi hızlandı.

“Sen hissetmiyor musun?”

Lucien kaşlarını çattı ve ona doğru birkaç adım attı. “Neyi?”

Elara cevap veremedi.

Çünkü ses geri gelmişti.

Bu kez mabedin taşlarından yükselmiyordu.

Lucien duymuyordu.

Ormanda kimse konuşmuyordu.

Ses yalnızca onun zihnindeydi.

Hayır.

Bu benim düşüncem değil.

“Onu öldürmek zorunda değilsin.”

Elara’nın parmakları hançerinin kabzasına kapandı. Başını hızla iki yana çevirdi fakat etraflarında yalnızca Ravirea’nın karanlık ağaçları vardı. Lucien onun yüzündeki değişimi fark etmiş olacak ki kendisine biraz daha yaklaştı.

“Elara. Ne duydun?”

Ses yeniden geldi.

Bu kez daha yakın.

Neredeyse kulağının dibindeydi.

“Henüz değil.”

Elara gözlerini Lucien’e kaldırdı.

Prens birkaç adım ötesinde durmuş ona bakıyordu. Kırmızı gözlerinde ilk defa kendisi için olmasa bile kendisine yönelmiş gerçek bir endişe vardı.

Elara’nın bileğindeki mühür bir kez daha parladı.

Ve karanlığın içindeki bir şey sanki gülümsedi.

Bölüm Tamamlandı

Kehanetin Gölgesi

20 dk
Okuma Süresi
3/3
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
— Alev Taçlarının Laneti, Bölüm 3
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.