Kızıl Gece’den 12 Yıl Sonra…
Ravirea kıtasının üstüne çöken gece, sıradan bir karanlık değildi; gökyüzünü örten bulutlar ayı saklamıyor, sanki onu boğarak örtbas etmeye çalışıyordu. Drakhar Sarayı, uçurumların üstüne saplanmış siyah bir hançer gibi yükseliyor, kulelerinin sivri uçları göğe değil de doğrudan insanların korkularına uzanıyordu. Aşağıda Kan Denizinin dalgaları kayalıklara vurdukça havaya tuz, pas ve geçmişin getirdiği o kan kokusu karışıyordu. Bu kokuya alışık olmayan biri daha sarayın dış duvarlarına yaklaşmadan dizlerinin bağı çözülebilirdi, ama
@Elara Voss için korku artık yabancı bir his değildi. Korkuyu küçük yaşta tanımış, onunla büyümüş, sonra da onu bir silah gibi kullanmayı öğrenmişti.
Siyah avcı pelerininin kapüşonunu biraz daha yüzüne çekti, parmaklarını belindeki ay gümüşü hançerin kabzasında gezdirdi ve dikkatle nöbetçilerin adımlarını saymaya başladı. Üç vampir muhafız doğu kemerinin altında devriye geziyor, ikisi üst tarafta, biri de ana kapının sağındaki kan fenerinin yanında bekliyordu. Sarayın güvenliği güçlüydü, ama hiçbir güvenlik kusursuz değildi; özellikle de içeri girmeye çalışan kişi hayatını bunun için harcamışsa..
Elara içinden fısıldadı..
Buraya intikam için geldim. Adalet için değil, barış için değil, Tarikatın kutsal söz zırvalıkları için hiç değil.. bu gece bir prens ölecek ve ben ilk kez geçmişin sesini biraz olsun susturacağım..
Elara bu cümleyi zihninde tekrar ederken bile içindeki boşluğun kapanmadığını hissediyordu. Prensi öldürmek hiç bir şeyi geri getirmeyecekti, bunun farkındaydı ama yine de onu öldürmek istiyordu. Avcı Tarikatı ona yıllarca öfkesini nasıl kontrol edeceğini öğretmişti, ama kimse öfke bittikten sonra geriye ne kalacağını anlatmamıştı. Elara çocukken ona vampirlerin canavar olduğu söylenmişti; gözlerini kanla açan, merhamet bilmeyen, insanları yalnızca av olarak gören sinsi ve vahşi yaratıklar. Bu anlatılanların çoğuna inanmak zor değildi, çünkü Elara’nın hatırladığı ilk gerçek anı da zaten kanla başlamıştı. Annesinin sıcak eli, babasının onu karanlık bir kapı aralığından içeri iten sesi, dışarıdan gelen çığlıklar ve gökyüzüne yükselen kızıl ateş… Bunların hepsi zihninin içinde yıllarca aynı yerde beklemiş, ne zaman gözlerini kapatsa yeniden canlanmıştı. Bu yüzden Drakhar Sarayı’nın duvarlarına tırmanırken kalbinde merhamet aramadı. Elara ya göre merhamet, bu görev için fazla ağır bir yüktü.
Seraphine Voss’un sesi, yıllar sonra bile Elara’nın zihninde garip bir netlikle yankılanıyordu. “Bir avcı kılıcını öfkeyle kaldırabilir,” demişti annesi, Elara daha küçük bir çocukken, eğitim avlusunda dizleri çamura bulanmış halde ayağa kalkmaya çalışırken. “Ama onu indirmeden önce neden savaştığını hatırlamak zorundadır. Çünkü hatırlamazsa avcı ile canavar arasındaki çizgi kaybolur.” O zamanlar Elara bu sözlerin anlamını tam kavrayamamıştı. Şimdi ise o çizginin düşündüğünden çok daha ince olduğunu biliyordu.@Seraphine Voss ’un sesi, yıllar sonra bile Elara’nın zihninde garip bir netlikle yankılanıyordu.
“Bir avcı kılıcını öfkeyle kaldırabilir,” demişti annesi, Elara daha küçük bir çocukken, eğitim avlusunda dizleri çamura bulanmış halde ayağa kalkmaya çalışırken. “Ama onu indirmeden önce neden savaştığını hatırlamak zorundadır. Çünkü hatırlamazsa avcı ile canavar arasındaki çizgi kaybolur.”
O zamanlar Elara bu sözlerin anlamını tam kavrayamamıştı. Şimdi ise o çizginin düşündüğünden çok daha ince olduğunu biliyordu.
Elara taş duvarın gölgeli kısmına ulaştığında avucundaki küçük mühür taşını çıkardı ve başparmağıyla üstündeki çizikleri yokladı. @Mira Solen ’nın hazırladığı bu mühür, kısa süreliğine varlığını çevredeki zayıf algı büyülerinden saklayacaktı, ama sadece kısa süreliğine. Drakhar Sarayı sıradan bir kale değildi; duvarların içine kanla yazılmış eski büyüler işlenmiş, pencerelerin altına ölü avcıların kemiklerinden yapılmış tılsımlar yerleştirilmişti. Tarikat arşivlerinde bunlar abartılı efsaneler gibi anlatılırdı, ama Elara duvarın taşına parmaklarını bastırdığı anda anlatılanların çoğunun doğru olduğunu anladı. Taş soğuktu, fakat sıradan bir soğuk değil; canlı bir şeyin derisinin altına dokunuyormuş gibi derin, rahatsız edici ve içe işleyen bir soğuktu. Sanki saray nefes alıyor, içeri girmeye çalışan her yabancının ruhunu hatırlıyor, her düşmanı kendine kazıyordu.
“Drakhar Sarayı’na giren bir avcı ya ölür ya da adını tarihe kanla yazdırır.”
@Darian Blackthorn bu sözü görevden önce söylemişti. Aslında onu durdurmaya çalışmıştı, ama Darian’ın durdurma şekli hiçbir zaman yalvarmak olmamıştı; o, emir verir gibi endişelenir, tehdit eder gibi korumaya çalışırdı. Elara bunu bazen yorucu bulurdu, bazen de çocukluklarından kalma eski bir sıcaklık gibi. Fakat bu gece Darian’ın sesi bile uzak kalmıştı. Onun endişesi, @Father Aldric ’in kutsal emirleri, @Kael Ardent ’in öfkeli uyarıları ve @Mira Solen ’nın sessiz bakışları… Hepsi sarayın gölgelerinde geride kalmıştı. Burada yalnızca Elara vardı. Bir de öldürmesi gereken adamın adı: @Lucien Drakhar .
Sarayın batı kanadındaki dar pencerelerden biri, eski planlarda hizmet geçidi olarak işaretlenmişti. Theron Ashvale’ın verdiği harita şaşırtıcı derecede doğru çıkmıştı, bu da Elara’yı rahatlatmak yerine daha çok huzursuz etmişti. Theron gibi adamlar doğru bilgiyi bedavaya vermezdi; bazen para alırlardı, bazen sır, bazen de ileride ne zaman tahsil edileceği belli olmayan bir borç. Elara, penceredeki paslanmış demir kilidi küçük bir iğneyle çözerken casusun alaycı gülümsemesini hatırladı. “İçeri girmek kolay,” demişti Theron, kadehini masada çevirerek. “Zor olan, içeri girdikten sonra hâlâ kendi isteğinle hareket ettiğini sanmak.” O an Elara bu lafı sıradan bir casus oyunu sanmıştı. Şimdi ise sarayın içine süzülen soğuk hava boynundan aşağı inerken, bu sözün içinde başka bir anlam saklı olabileceğini kabul etmek zorunda kaldı.
Pencere içeri doğru sessizce açıldı. Elara kendini dar geçidin içine çektiğinde eski taş zeminin üstüne neredeyse hiç ses çıkarmadan indi. Burası ana koridorlardan farklıydı; duvarlarda görkemli tablolar, altın işlemeli perdeler ya da kan fenerleri yoktu. Hizmetkârların ve alt rütbeli muhafızların kullandığı bu geçit, sarayın kusursuz görünen yüzünün arkasındaki çürümüş damar gibiydi. Rutubet kokuyordu. Bazı taşların arasından siyah yosunlar çıkmış, tavandan sarkan zincirler hafif rüzgârla birbirine çarparak boğuk bir tını oluşturmuştu. Elara ilerlerken adımlarını taşların en sağlam görünen yerlerine attı, çünkü eski yapılarda bazen düşmanı öldüren şey kılıç değil, dikkatsizce basılan gevşek bir zemin olurdu. Kulağını duvara yaklaştırdı, uzaklardan gelen müzik sesini duydu. Yaylı çalgılar, ağır ve kederli bir melodi çalıyordu. Demek sarayda tören vardı. Lucien’in veliahtlık gecesi. Tarikat’ın bilgisi doğruysa prens bu gece Kan Tahtı’nın önünde yemin edecek, sonra da korumalarının en zayıf olduğu kısa bir aralıkta özel odasına çekilecekti. Elara’nın görevi basitti: o aralığı bulmak, prensi öldürmek ve saray tamamen alarma geçmeden dışarı çıkmak.
Basit görev diye bir şey yoktu. Sadece henüz nereden kırılacağı anlaşılmamış planlar vardı. Elara bunu erken yaşta öğrenmişti.
✦ ✦ ✦
Üst koridorlara doğru çıkan spiral merdivenler, Elara’yı sarayın kalbine yaklaştırdıkça müzik daha belirginleşti. Artık yalnızca çalgıları değil, kalabalığın fısıltılarını, kadehlerin birbirine değen ince sesini ve arada yükselen kibirli kahkahaları da duyabiliyordu.
Drakhar soyluları, savaşın ve ölümün ortasında bile zarafeti bir zırh gibi taşıyordu. Elara, sütunların arasındaki gölgeli balkondan ana salonu gördüğünde bir an için durdu. Aşağıda yüzlerce vampir vardı; siyah, bordo ve altın renkli kıyafetler içinde, solgun yüzleri mum ışığında mermer heykeller gibi parlayan soylular. Bazıları gülüyor, bazıları dans ediyor, bazıları ise yalnızca çevrelerini izliyordu. Ama hepsinde aynı şey vardı: rahatlık. Dünyanın geri kalanı kan içinde boğulurken, onlar kendilerine ait karanlık bir rüyada yaşıyor gibiydi. Salonun sonunda yükselen basamakların üstünde Kan Tahtı duruyordu; siyah kemikten ve kırmızı kristallerden yapılmış, arkasında devasa bir Drakhar arması bulunan korkunç bir yapı. Tahtın yanında @King Valerius Drakhar oturuyor, yüzünde hiçbir duygu taşımadan salonu izliyordu. Elara, bu adamı daha önce yalnızca çizimlerde görmüştü, ama gerçeği çizimlerden çok daha ağır ve farklıydı. Valerius’un varlığı, kalabalığın üstüne görünmez bir zincir gibi çökmüştü. Kral konuşmasa bile herkes onun izniyle nefes alıyor salondaki herkesin kalbi sanki Valerius istediği için hala atmaya devam ediyor gibiydi.
Elara’nın bakışları tahtın biraz aşağısında duran genç adama kaydı. @Lucien Drakhar . Onu tanımak zor değildi. Siyah saçları, solgun yüzü, kan kırmızısı gözleri ve üstündeki koyu işlemeli tören kıyafetiyle kalabalığın içinde bile ayrı duruyordu. Bir prens gibi değil, daha çok henüz kınından çıkarılmamış tehlikeli bir kılıç gibi görünüyordu. Yanında @Orion Noctis vardı; iri yapılı, sessiz, yüzündeki yara izleriyle tam bir azgın savaş köpeği. Elara, Orion’u gördüğü anda planın en riskli kısmının bu adam olduğunu anladı. Lucien’i öldürmek belki mümkündü, ama Orion’u aynı anda aşmak kolay olmayacaktı. Bu yüzden acele etmemeliydi. Avcılar sabrı öğrenmek zorundaydı. Sabırsız olanlar mezar taşı bile bulamazdı. Elara kendini sakinleştirmek için içinden şunları geçirdi:
O sadece bir hedef. Bir isim. Bir görev. Yıllardır öğrendiğim her şey bu ana çıkıyor. Elim titremeyecek.
Ama eli titremediği halde kalbinin beklediğinden hızlı attığını fark etti. Bunun korkudan olmadığını kendine kabul ettirmedi. Belki heyecandı, belki öfke, belki de bu sarayın içindeki kan büyülerinin bedeninde yarattığı ruhani baskı. Her neyse, artık önemli değildi. Lucien Drakhar bu gece ölmeliydi. Elara diz çöküp çantasından küçük bir gümüş mekanizma çıkardı. Bu mekanizma Mira’nın kutsal mühürleriyle Darian’ın askeri zekâsının birleşimiydi; doğru yere yerleştirildiğinde kısa süreliğine yakındaki kan fenerlerini söndürecek, vampirlerin gece görüşünü birkaç saniyeliğine bozacak ve Elara’ya saldırı için gereken aralığı verecekti. Sadece birkaç saniye. Bir avcı için bazen bütün kader birkaç saniyeden ibaretti.
Mekanizmayı balkonun altındaki taş oyuklardan birine yerleştirdi, sonra nefesini kontrol etti. Aşağıda tören başlamıştı. Valerius ayağa kalktığında salonun içindeki tüm sesler bir anda kesildi. Kral konuşmaya başladığında sesi yüksek değildi, ama herkes duydu. Kan, soy, taht, zafer, insanlığın diz çökeceği gün… Elara bu kelimelerin çoğunu tam olarak dinlemedi. Ona göre hepsi aynı anlama geliyordu. Daha fazla ölüm. Daha fazla yetim kalan masum çocuklar.. Daha fazla şehir, kanla yıkanacaktı. Eğer bu savaşın durması için bir prensin ölmesi gerekiyorsa, Elara bunu yapacaktı.
Sonra Lucien başını hafifçe kaldırdı ve kalabalığın üstünden, doğrudan balkonun karanlığına baktı.
Elara bir an için nefesini tuttu. Görülmüş olamazdı. Mühür hâlâ aktifti, konumu gölgedeydi, aralarında onlarca metre vardı. Buna rağmen Lucien’in bakışları sanki doğrudan onun saklandığı noktaya saplanmıştı. Kırmızı gözlerinde şaşkınlık yoktu; daha çok, uzun zamandır beklediği bir şey sonunda gelmiş gibi garip bir sakinlik vardı. Elara’nın parmakları hançerine gitti. Lucien’in dudaklarının kıpırdadığını gördü, ama mesafe yüzünden sesi duyamadı. Yine de ne söylediğini anlamış gibi oldu.
“GEÇ KALDIN..”
Bu iki kelime Elara’nın zihninde kendi sesiyle değil, Lucien’in sesiyle yankılandı. O an sarayın taşları, müzik, kalabalık, kan fenerleri, hatta kendi kalp atışı bile kısa bir süreliğine sesizleşip uzaklaştı. Elara, bunun bir zihin oyunu olduğunu düşündü. Vampirler insan zihnine sızabilirdi. Lucien de bunu yapmış olmalıydı. Ama garip olan şey şuydu: zihnine giren ses onu itmedi, yakmadı ya da boğmadı. Sanki kapının aralığından içeri süzülen soğuk bir rüzgâr gibi temas edip geri çekildi. Elara öfkeyle dişlerini sıktı. Bu gece onun zihnini, geçmişini ya da kararlılığını kimse kullanamayacaktı.
Mekanizmanın düğmesine bastı.
Kan fenerleri aynı anda titredi. Salonun üstüne kırmızı ışık yerine ağır bir karanlık çöktü. Vampirlerin çoğu ne olduğunu anlayamadan Elara balkondan atladı, pelerini arkasında siyah bir gölge gibi açıldı. Hançerini çekti, hedefini doğrudan Lucien’in kalbine kilitledi ve düşüşünü kontrol etmek için kutsal ipin kancasını sütunlardan birine sapladı. Aşağıdaki kalabalık çığlık atmaya başladığında Elara artık havadaydı. Lucien kımıldamadı. Orion bir adım öne çıktı, ama Elara’nın ikinci hançeri çoktan elindeydi. Bu ilk saldırı öldürmek için değil, aralık yaratmak içindi. Hançer Orion’un zırhına çarptı, kutsal mühür kısa bir patlamayla açıldı ve iri vampir bir anlığına geri savruldu. Tam beklediği gibi. Elara yere indiği anda dizini kırdı, yuvarlandı ve Lucien’e doğru fırladı.
Hançer, prensin göğsüne bir parmak kala durdu.
Elara durdurduğu için değil… Lucien bileğini yakaladığı için.
Soğuk parmaklar tenine değdiği anda Elara’nın bedeninden tanıyamadığı bir ürperti geçti. Lucien’in tutuşu güçlüydü, ama gereksizce acıtmıyordu. Bu daha sinir bozucuydu. Elara onun gözlerine baktığında ilk kez çizimlerin, raporların ve Tarikat’ın nefret dolu anlatılarının ötesinde gerçek bir yüz gördü. Lucien Drakhar bir canavardı, evet. Ama aynı zamanda nefes alan, düşünen, bekleyen biriydi. Bu düşünce Elara’yı öfkelendirdi. Çünkü düşmanı insanlaştırmak, bir avcının kendine yapabileceği en büyük hataydı.
“Beni öldürmeye gelen kişi buysa,” dedi Lucien, sesi salonun kaosuna rağmen ürkütücü derecede sakindi, “Tarikat eskisinden daha cesur davranmaya başlamış.”
Elara cevap vermedi. Cevap yerine alnını onun çenesine doğru savurdu, aynı anda dizini Lucien’in kaburgalarına bastırdı ve bileğini kurtarmaya çalıştı. Lucien darbeyi aldı, ama geri çekilmedi. Gözlerinde kısa bir parıltı belirdi; eğleniyor muydu, yoksa şaşırmış mıydı anlamak zordu. Elara ikinci hançerini çıkarmak üzereyken salonun zemininde eski bir sembol aydınlandı. Önce basamakların altında ince bir kırmızı çizgi belirdi, sonra bu çizgi damar gibi yayılarak Kan Tahtı’nın arkasındaki duvara, oradan da tavanın karanlığına uzandı. Kalabalıktaki vampirlerin çığlıkları değişti. Az önceki panik artık korkuya dönüşmüştü. Valerius’un yüzünde ilk kez gerçek bir öfke gördü Elara. @Lady Morwen Drakhar ayağa kalkmıştı. Ravenna’nın gülümsemesi silinmişti. Orion yeniden hareketlenmişti, ama o bile bir an için tereddüt etti.
Elara’nın avucundaki mühür taşı çatladı.
Bu planda yoktu.
Lucien’in tutuşu da o anda değişti. Artık onu durdurmaya çalışan bir düşman gibi değil, düşmemesini engelleyen biri gibi bileğini kavrıyordu. Zemin sarsıldı. Salonun ortasında, daha önce fark edilmeyen yuvarlak bir taş kapak açılmaya başladı ve içeriden altınla kırmızı arasında yanıp sönen bir ışık yükseldi. Elara o ışığı görür görmez boğazının kuruduğunu hissetti. Çünkü bu ışığı daha önce hiç görmemişti, ama adını biliyordu. Her avcı bilirdi. Her vampir de. Her cadı, her kral, her hain, her ölü efsane… Hepsi bu ismi fısıltıyla söylerdi.
@Alev Tacı
Ve o an Elara, Drakhar Sarayı’na bir prensi öldürmek için girdiğini sanarken aslında çok daha eski bir şeyin kapısını açtığını anladı.
Elara çocukken, Avcı Tarikatı’nın taş avlusunda ilk kez gerçek bir vampir cesedi gördüğünde sekiz yaşındaydı. Yaratığın yüzü insan gibiydi; gözleri kapalı, teni solgun, saçları dağınık… Ölümünden sonra bile korkutucu olmaktan çok yorgun görünüyordu. Elara küçük elleriyle Seraphine’in pelerinine tutunmuş, cesede bakarken annesine tek bir soru sormuştu.
“Canavarlar neden insan gibi görünüyor?”
Seraphine uzun süre cevap vermemişti. Sonra diz çöküp Elara’nın omzuna dokunmuştu.
“Çünkü en tehlikeli canavarlar, önce sana insan gibi görünür.”
O gün Elara bu cümleyi ezberlemişti. Şimdi ise Lucien Drakhar’ın gözlerinin içine bakarken, yıllardır ezberlediği o söz zihninin içinde çatırdamaya başlamıştı.
Salonun zemini yeniden sarsıldı. Kırmızı ışık sütunların arasından yükselirken vampir soylularının çığlıkları salonun tavanına çarpıp geri dönüyordu. Birkaç saniye önce müzikle dolu olan görkemli alan şimdi kaosun tam ortasına dönüşmüştü. Bazıları kapılara koşuyor, bazıları diz çöküp kadim dilde tanrıya dualar fısıldıyor, bazılarıysa yalnızca yerde açılan yarığa bakıyordu şaşkınlıkla. Yarığın içinden gelen ışık sıradan bir parıltı veya ışıltı değildi; sanki binlerce yıldır yeraltında gömülü kalmış bir güneş yeniden nefes almaya başlamıştı.
Elara bileğini Lucien’in elinden kurtarmaya çalıştı ama prensin tutuşu sarsılmaz bir demir gibiydi. Solgun yüzünde korku yoktu. Şaşkınlık vardı belki… ama korku yoktu. Bu bile Elara’yı sinirlendirmeye yetmişti.
“Bırak beni.”
Lucien bakışlarını ondan ayırmadan konuştu.
“Bırakırsam ölürsün.”
“Ölmekten korkmuyorum.”
Lucien’in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme ve sırıtışla oluştu.
“Belli oluyor.”
Elara öfkeyle ikinci hançerini çekti ve Lucien’in omzuna saplamaya çalıştı. Lucien vücudunu yana çevirdi; bıçak kumaşı sıyırıp geçti ama tam o anda salonun altındaki taşlar bir kez daha çatladı. Elara dengesini kaybetti. Ayaklarının altındaki zemin kayarken refleksle Lucien’in yakasını tuttu. İkisi birlikte geriye savruldu ve Kan Tahtı’nın basamaklarına çarptılar. Orion onlara doğru ilerlemek istedi ama Valerius’un sesi salonun içindeki tüm sesleri bastırdı.
“Lucien!”
Kralın sesi emir değil, öfkenin ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi. Elara başını kaldırıp Valerius’a baktığında adamın gözlerinin doğrudan yerde açılan yarığa kilitlendiğini gördü. İlk kez korkmuş gibiydi. Bu, Elara’nın beklemediği bir şeydi. Eğer @King Valerius Drakhar korkuyorsa.. burada gerçekten yanlış bir şey vardı.
Lucien, Elara’yı itip ayağa kalktı. Elara da aynı anda doğruldu. İkisi birkaç adım geri çekilip aynı noktaya baktılar. Yarığın içinden yükselen ışık artık yalnızca zemini değil, salonun tavanını bile kırmızıya boyuyordu. Duvarlardaki eski semboller tek tek parlamaya başladı. Bazıları Elara’nın Tarikat arşivlerinde gördüğü mühürlere benziyordu. Bazıları ise tamamen yabancıydı.
Bu… bir mühür.
Ama sıradan değil.
Kadim.
Ve kırılıyor.
Elara’nın nefesi sıklaştı. İçgüdüleri ona kaçmasını söylüyordu. Görevini unutmasını, bu sarayı ve içindeki herkesi geride bırakmasını… ama ayakları hareket etmiyordu. Çünkü o ışığın içinden gelen şey yalnızca bir görüntü değildi. Bir ses vardı. Çok uzaklardan, çok derinlerden gelen bir ses. Kulağına değil… zihnine dokunan bir ses.
İsmini bilmiyordu.
Ama sesi duydu.
“Elara…”
Elara’nın gözleri büyüdü. Başını çevirdi. Ses Lucien’den gelmemişti.
“Kim var orada?”
Lucien ona döndü.
“Ne dedin?”
Elara’nın kalbi bir an duracak gibi oldu.
“Sen duymadın mı?”
Lucien cevap veremeden bu kez başka bir ses yankılandı. Daha derin. Daha ağır.
“Lucien…”
Bu kez Lucien’in yüzündeki ifade değişti. İlk kez. Gözlerinde gerçek bir şaşkınlık belirdi.
İkisi de aynı anda yarığa baktı.
✦ ✦ ✦
Salondaki vampirler panik içindeydi ama bazıları diz çökmüştü. Özellikle yaşlı vampir soylular, başlarını yere eğmiş, kadim dilde bir şeyler söylüyordu. @Lady Morwen Drakhar birkaç adım öne çıktı. Ravenna geri çekilmişti. Selene Veyra’nın gözleri korkuyla büyümüştü. Orion kılıcını çekmiş, Lucien’in önüne geçmeye hazırlanıyordu.
Ama Lucien hareket etmedi.
Elara bunu fark etti.
“Sen bunun ne olduğunu biliyor musun?”
Lucien başını hafifçe çevirdi.
“Efsane sanıyordum.”
“Elbette efsane değildir.”
Lucien kısa bir bakış attı.
“Tarikat da size bunu öğretmedi mi? Efsaneler… çoğu zaman yalnızca gecikmiş gerçeklerdir.”
Elara nefretle dişlerini sıktı.
Şu durumda bile halasakin.
Şu durumda bile hala kibirli.
Şu durumda bile…
Çekici..
Elara kendi düşüncesine kendi içinde küfür etti.
Saçmalama.
O bir vampir.
O bir hedef.
O bir
Salonun içini keskin bir çığlık böldü.
Bir vampir muhafız, yarığın içinden çıkan kırmızı zincirlerden biri tarafından yakalanmıştı. Zincir adamı havaya kaldırdı. Bir an sonra bedeni alev aldı. Çığlığı taş duvarlarda yankılandı. Sonra sustu.
Elara istemsizce geri çekildi.
Lucien’in eli koluna gitti.
Bu kez onu tutuşu sert değildi.
Korur gibiydi.
“Elara.”
İlk kez adını söylemişti.
Elara gözlerini ona çevirdi.
Lucien’in bakışları ciddiydi.
“Eğer burada kalırsak ikimiz de öleceğiz.”
Bir saniye.
İki saniye.
Elara’nın bütün hayatı ona “bu adama güvenme” diye bağırıyordu.
Ama zemin yeniden sarsıldı.
Ve yarığın içinden yükselen ses bu kez çok daha net duyuldu.
“Sonunda…”
Salonun içindeki herkes sustu.
“İkiniz de geldiniz.”
Elara’nın nefesi kesildi.
Lucien’in yüzü sertleşti.
Ve ikisi de aynı anda anladı.
Bu şey…
Onları bekliyordu..
Drakhar Sarayı’nın ana salonunda yükselen kaos, yalnızca taş duvarları değil, Elara’nın bütün planlarını da paramparça etmişti. Birkaç dakika öncesine kadar her şey netti; içeri sızacak, Lucien Drakhar’ı öldürecek ve Ravirea’nın karanlık gecesine karışarak Osmara’ya geri dönecekti. Fakat şimdi zeminde açılan yarıklar, duvarlardan yükselen kırmızı ışıklar ve zihninin en derin yerine kadar sızan o yabancı ses, bütün dengeleri bozmuştu. Salonun tavanından düşen dev taş bloklardan biri Elara’nın hemen yanına çarptığında içgüdüleri devreye girdi. Düşünmeyi bıraktı, yalnızca hareket etti. Bir sütunun arkasına yuvarlandı, yere düşen hançerlerinden birini kaptı ve arkasına bile bakmadan koşmaya başladı.
Arkasında vampirlerin bağırışları, metal çarpışmaları ve çöken taşların uğultusu vardı. Önünde ise yalnızca dar, karanlık koridorlar… Sarayın iç planını ezberlemişti ama bu yapı artık bildiği saray değildi. Koridorlar sarsılıyor, duvarların arasından kırmızı çizgiler damar gibi yayılıyor, bazı kapılar kendi kendine açılıp kapanıyordu. Sanki sarayın tamamı canlanmış, içindeki herkesi yutmaya karar vermişti. Elara merdivenlerden birini dönerken arkasında yankılanan ayak sesini duydu. Ağır değil. Hızlı. Sessiz. İnsan adımı değil.
Lucien.
Elara dişlerini sıktı. Nefesini kontrol etti. Koşusunu bir anda kesip duvara yaslandı, gelen adımların ritmini saydı. Bir… iki… üç…
Gölge köşeyi döndüğü anda hançerini savurdu.
Lucien son anda eğildi. Ay gümüşü olan bıçak saçının birkaç telini kesti. Elara ikinci darbeyi geciktirmedi. Bu kez Lucien geri çekilmek yerine ileri atıldı; Elara’nın bileğini havada yakalayıp onu duvara çarptı. Taş sırtına saplandı. Nefesi kesildi ama elindeki hançeri bırakmadı. Lucien’in yüzü ona tehlikeli derecede yakındı. Kırmızı gözleri karanlıkta bile parlıyordu.
“İnatçısın.”
Elara dişlerinin arasından tısladı.
“Ölmediğine şaşırdım.”
Lucien hafifçe başını eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Ben de.”
Elara dizini onun karnına geçirdi. Lucien refleksle geri çekildi. Elara kurtulur kurtulmaz yeniden saldırdı. Koridor dar olduğu için hareket alanları kısıtlıydı; her darbe daha ölümcül, her savunma daha yakın oluyordu. Lucien boş eliyle Elara’nın bileğini iterken diğer eliyle onun omzunu yakalıyor, Elara ise ayak hareketleriyle açıyı kapatıp kutsal hançeri Lucien’in kalbine ulaştırmaya çalışıyordu. İkisi de eğitimliydi. İkisi de ölümcül derecede hızlıydı. Ve ikisi de karşısındakini hafife alma lüksüne sahip olmadığını artık anlamıştı.
Elara bir hamlede Lucien’in omzunu sıyırdı. Kıyafeti yırtıldı, koyu renkli kumaşın altından ince bir kan çizgisi süzüldü.
Lucien durdu.
Bir anlığına.
Parmaklarını yarasına götürdü.
Sonra Elara’ya baktı.
Bu kez gözlerinde alay yoktu.
İlgi vardı.
“İlk kanı aldın.”
Elara hançerini yeniden kaldırdı.
“Sonuncusunu da alacağım.”
Lucien’in gülümsemesi kayboldu. Bir anda ileri atıldı. Elara daha nefes alamadan sırtı yeniden duvara çarptı. Bu kez Lucien iki elini de duvara dayamış, onu tamamen köşeye sıkıştırmıştı. Elara hançerini kaldırmaya çalıştı ama Lucien bileğini kavradı. Parmakları sıcaktı. Vampirlerin soğuk olması gerekirdi. Tarikat kitapları öyle yazardı. Ama Lucien’in teni canlıydı. Sıcak ve gerçekti. Bu detay Elara’yı kendi nefretinden daha çok öfkelendirdi.
Hayır.
Buna odaklanma.
O bir canavar.
Lucien’in nefesi yüzüne çarpıyordu. Karanlıkta bile bakışlarını kaçırmıyordu.
“Senin gibiler hep aynı bakıyor.”
“Elimi bırak.”
“Önce şu gözlerindeki nefreti anlamama izin ver.”
Elara öfkeyle başını kaldırdı.
“Nefreti mi anlamak istiyorsun?” dedi, sesi çatlamaya ramak kalmış halde. “Senin halkın şehirlerimizi yaktı. Çocukları öldürdü. Anneleri, babaları, aileleri katletti.”
Lucien’in çenesi gerildi.
“Ve sizin kutsal askerleriniz ne yaptı sanıyorsun?” diye karşılık verdi. “Ravirea’da köyleri ateşe verdiniz. Soyumuzu lanetli diye boğazladınız. Çocuklarımızı öldürdünüz.”
Elara gözlerini kıstı.
“Siz çocuk doğurmuyorsunuz.”
Lucien’in bakışları karardı.
“Demek size bunu öğrettiler.”
Elara sustu.
Lucien devam etti. Sesi ilk kez daha sertti.
“Bana canavar diyorsun… ama sen de emirle öldüren bir katilsin.”
Bu cümle Elara’yı beklemediği yerden vurdu. Bir an için Seraphine’in sesi, Aldric’in duaları, Darian’ın emirleri zihninde birbirine karıştı. Lucien’in parmakları hâlâ bileğindeydi. Elara nefes almakta zorlandığını fark etti. Öfkeden mi… yoksa başka bir şeyden mi bilmiyordu.
Lucien’in bakışları bir anlığına onun boynundaki avcı mührüne indi.
“Elara Voss…”
Elara’nın bedeni kasıldı.
“Adımı nereden biliyorsun?”
Lucien gözlerini yeniden ona çevirdi.
“Seni bekliyordum.”
Elara cevap veremeden koridor yeniden sarsıldı. Tavandan taş parçaları düştü. Lucien refleksle Elara’yı kendine çekti. Büyük bir taş bloğu tam Elara’nın az önce durduğu yere çarptı. Toz bulutu aralarına yayıldı. Elara Lucien’in göğsüne çarpmıştı. Bir anlığına yüzü onun boynuna kadar yaklaşmıştı. İkisi de nefes almayı unutmuş gibiydi.
Sonra oldu.
Elara’nın bileğindeki deri bir anda yanmaya başladı.
Acıyla irkildi.
“Ah—!”
Lucien de aynı anda geri çekildi.
Sol elini tuttu.
İkisinin de teninde aynı anda kızıl bir işaret belirmişti.
Dairesel spiral.
İç içe geçmiş çizgiler.
Ortada alevi andıran bir sembol.
Elara nefesini tuttu.
Lucien de.
Koridorun taş duvarlarına, zemine, tavana kırmızı ışık yayıldı.
Uzaklardan gelen o ses yeniden yankılandı.
Bu kez daha net.
Daha yakın.
Neredeyse kulaklarının dibinde.
“Bulduğum…”
Elara duvara yaslandı.
Lucien gözlerini kapattı.
Ses devam etti.
“…iki yarım.”
Koridorun sonundaki karanlıkta kısa süreliğine bir siluet belirdi. Taç takmış uzun bir gölge… sonra bir anda kayboldu. Elara hançerini yeniden kaldırdı ama eli titriyordu. Lucien ilk kez gerçekten huzursuz görünüyordu.
“Elindeki…”
Elara nefes nefese kaldı.
“Senin elindekiyle aynı.”
Lucien bakışlarını sembolden ayırmadı.
“Bu… imkânsız.”
Koridor yeniden sarsıldı.
Uzakta Orion’un sesi yankılandı.
“Prensim!”
Diğer taraftan Kael’in bağırışı duyuldu.
“Elara!”
İkisi de aynı anda başlarını kaldırdı.
Birbirlerine baktılar.
Savaşmaları gerekiyordu.
Birbirlerini öldürmeleri gerekiyordu.
Ama o an tek düşman birbirleri gibi görünmüyordu.
Lucien bir adım geri çekildi.
“Elini sakla.”
Elara kaşlarını çattı.
“Ne?”
Lucien bakışlarını sertleştirdi.
“Babam bunu görürse seni öldürür.”
Elara alayla güldü.
“Önce sen dene.”
Lucien istemsizce gülümsedi.
Kısa , tehlikeli ve garip şekilde gerçek.
Sonra arkasını döndü. Gölgelerin içine karıştı. Elara birkaç saniye yerinden kıpırdayamadı. Bileğindeki mühür hâlâ yanıyordu. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Ve ilk kez…
Lucien Drakhar’ı öldürmek dışında başka bir şey düşünüyordu…
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.