Lucien omzunun üstünden ona baktı. Salonun kaosundan sonra bile yüzündeki sakinlik bozulmamıştı, ama Elara artık bunun gerçek bir rahatlık olmadığını anlayabiliyordu. Prensin bakışları sürekli duvarlardaki eski çatlaklara, tavandan dökülen tozlara ve koridorun derinlerinden gelen boğuk uğultuya kayıyordu. Lucien korkmuyordu belki, ama bir şeyi hesaplıyordu. Elara, hesap yapan düşmanlardan her zaman nefret etmişti. Çünkü öfkeyle saldıran bir düşmanı okumak kolaydı; ama sessiz kalan bir düşmanın aklından geçenleri tahmin etmek, karanlıkta bıçak aramak gibiydi.
“Seni kurtardığımı sanma,” dedi Lucien. “Sadece babam seni görmeden önce ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
“Ne olduğunu ben söyleyeyim,” diye karşılık verdi Elara. “Bir vampir prensi, öldürülmekten korktuğu için avcısına geçici olarak ihtiyaç duyuyor.”
Lucien’in dudaklarının kenarında çok kısa bir gülümseme belirdi. “Eğer seni geçici olarak kullanacak olsaydım, avcı, önce hançerlerini alırdım.”
Elara parmaklarını ay gümüşü hançerinin kabzasına bastırdı. “Denemeni isterim.”
Lucien cevap vermedi. Bunun yerine elini kaldırıp duvardaki kabartmalardan birine dokundu. Siyah taşın üstüne işlenmiş eski Drakhar arması, parmaklarının altında kan gibi kızardı. Koridorun sonunda neredeyse görünmez olan dar bir geçit, taşların içinden ağır ağır açıldı. İçeriden gelen hava soğuk değildi; tam tersine, yerin altında gömülü kalmış eski bir ateşin nefesi gibi kuru ve sıcaktı. Elara o havayı içine çektiği anda bileğindeki mühür bir kez daha sızladı.
“Bu geçit nereye çıkıyor?” diye sordu.
“Sarayın unutulması gereken yerine.”
“Elbette. Vampir saraylarında hiçbir geçit mutfağa çıkmaz zaten.”
Lucien bu kez ona bakmadan yürümeye devam etti. “Mutfak daha güvenli olurdu.”
Bu cümlenin içindeki ciddiyet, Elara’nın adımlarını bir an yavaşlattı. Lucien’in alay etmediğini anlamıştı. Drakhar Sarayı’nın altındaki bu yol, prensin bile rahatça anmak istemediği bir yere gidiyordu. Duvarlar aşağı indikçe değişmeye başladı. Üst katlardaki cilalı siyah taşların yerini, çatlakları kızıl ışıkla dolu daha eski bloklar aldı. Bazı taşların üstünde Elara’nın Tarikat arşivlerinde gördüğü kutsal mühürlere benzeyen işaretler vardı; bazıları ise vampir yazısına bile benzemiyordu. Daha eski, daha yabancı, daha rahatsız edici bir dildi bu. Sanki harfler okunmak için değil, hatırlanmamak için kazınmıştı.
Elara bir noktada Lucien’den bilinçli olarak uzaklaştı. Önce bir adım. Sonra iki. Sonra koridorun diğer duvarına doğru kaydı. Eğer bu mühür gerçekten mesafeye tepki veriyorsa, sınırını bilmesi gerekiyordu. Bir avcı bilmediği zinciri kıramazdı.
Üçüncü adımda bileği yandı.
Elara nefesini tutarak duvara tutundu. Acı yalnızca derisinde değildi; sanki kanının içine kızgın bir tel sokulmuş ve kalbine doğru çekiliyordu. Aynı anda Lucien de durdu. Sol elini göğsüne götürdü, çenesindeki kaslar gerildi. Elara onun acısını saklamaya çalıştığını gördü ve bundan garip bir memnuniyet duydu. En azından bu lanet yalnızca kendisini ezmiyordu.
Lucien yavaşça döndü. “Bunu bilerek yaptın.”
“Öğrenmek istedim.”
“Ve?”
Elara yanına yaklaşmak zorunda kaldıkça dişlerini sıktı. Her adımda acı biraz daha azalıyordu. Lucien’e yeterince yaklaştığında mühür, kızgın bir yara olmaktan çıkıp derisinin altında atan sıcak bir nabza dönüştü. Bu rahatlama hissi Elara’yı öfkelendirdi. Bedeninin, nefret ettiği birine yaklaşınca sakinleşmesi kabul edilebilir bir şey değildi.
“Ve,” dedi Elara, “görünüşe göre lanetli bir köpek tasmasına bağlandık.”
Lucien bakışlarını Elara’nın bileğine indirdi. Kızıl spiral hâlâ teninin üstünde ince bir alev gibi parlıyordu. “Bu bir tasma değil.”
“Elbette değildir. Vampirler daha şık kelimeler kullanır. Bağ, kader, kan yemini, soylu zırvalıkları…”
“Bu mühür Drakhar soylularına ait değil,” dedi Lucien. Sesi ilk kez daha alçaktı. “Bizden eski.”
Elara kaşlarını çattı. “Sarayınızın altında uyanan, tahtınızın önünde parlayan ve senin ailenin korkudan yüzünü bembeyaz yapan bir şey, ama size ait değil. Harika. Bu gece gerçekten çok aydınlatıcı geçiyor.”
Lucien birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra, “Babam bu işareti görürse seni öldürür,” dedi.
“Bunu zaten söyledin.”
“Hayır,” dedi Lucien. “Yanlış anladın. Seni öldürmesini engelleyecek hiçbir yasa, hiçbir gelenek, hiçbir merhamet kalmaz. Seni sorgulamaz. Pazarlık etmez. Kim olduğunu öğrenmeye çalışmaz. Sadece yok eder.”
Elara onun gözlerinin içine baktı. “Peki seni?”
Lucien cevap vermedi. Bu sessizlik, verilebilecek bütün cevaplardan daha ağırdı.
✦ ✦ ✦
Kan Tahtı’nın bulunduğu ana salon, dakikalar içinde bir tören alanından savaş sonrası bir harabeye dönmüştü. Kırılmış sütunların arasında kan fenerleri titriyor, yaralı soylular hizmetkârların kollarında salon dışına taşınıyor, muhafızlar hâlâ açılan yarığın çevresinde halka oluşturuyordu. Yerdeki kızıl çizgiler sönmüştü ama taşların altından gelen uğultu kaybolmamıştı. Saray, uzun süredir kapalı tuttuğu bir sırrı yeniden nefes almaya bırakmış gibiydi.
Kral Valerius Drakhar, Kan Tahtı’nın önünde dimdik duruyordu. Üstüne düşen tozlar, pelerininin omuzlarında kül gibi birikmişti. Yüzünde öfke vardı, fakat bu öfkenin altında daha eski ve daha keskin bir şey saklanıyordu. Korku değil, diye düşündü Orion Noctis. Kral korkmazdı. Ama yine de Valerius’un bakışlarında alışık olmadığı bir sertlik vardı. Sanki karşısındaki düşman bir avcı kızı değil, geçmişten geri dönen bir hüküm gibiydi.
“Prensi bulun,” dedi Valerius.
Orion başını eğdi. “Adamlarım alt geçitlere indi. Avcı da onunla birlikte olmalı.”
Valerius’un gözleri, bir an için salonun zemininde açılan yarığın çevresindeki kadim işaretlere kaydı. “Avcıyı canlı istemiyorum.”
Lady Morwen Drakhar o ana kadar sessiz kalmıştı. Siyah elbisesinin etekleri kırık mermerlerin üstünden geçerken çıkardığı hışırtı, salondaki bütün gürültüye rağmen duyuldu. “Onu öldürmek meseleyi çözmeyebilir.”
Valerius başını yavaşça ona çevirdi. “Bir insan suikastçı sarayıma giriyor, oğluma saldırıyor ve Kan Tahtı’nın altında mühür kırılıyor. Bana meseleyi çözmeyecek şeylerden bahsetme, Morwen.”
Morwen’in solgun yüzü daha da donuklaştı. “Bu bir suikast değildi. En azından yalnızca suikast değildi.”
“Konuş.”
Morwen, yerdeki kızıl çizgilerin en belirgin olduğu yere eğildi. Parmaklarını taşın üstünde gezdirdi, sonra elini hızla geri çekti. Parmak ucunda ince bir yanık oluşmuştu. “Kızıl Mühür uyandı.”
Orion’un yüzündeki ifade değişmedi ama eli kılıcının kabzasına biraz daha sıkı kapandı. Ravenna, salonun gölgeli tarafında sessizce onları izliyordu. Selene Veyra ise Morwen’in sözünü duyar duymaz bir adım geri çekilmişti.
Valerius’un sesi daha da alçaldı. “O isim bu sarayda anılmayacak.”
“İsim anılmadığı için yok olmadı,” dedi Morwen. “Yüzyıllarca sustu. Bu gece cevap verdi.”
“Bir avcı yüzünden mi?”
Morwen başını kaldırdı. “Hayır. İki taşıyıcı yüzünden.”
Valerius’un yüzü bir an için tamamen ifadesiz kaldı. İşte o an Orion, kralın öfkesinin altında saklanan şeyi gördü. Bu korku değildi. Bundan daha tehlikelisiydi. Kontrolünü kaybettiğini fark eden bir kralın sessizliği.
“Lucien’i bulun,” dedi Valerius. “Avcıyı öldürün. Mührün adı bir daha bu salonda geçmeyecek.”
Morwen fısıltıyla konuştu. “Ya mühür çoktan onu seçtiyse?”
Valerius ona yaklaştı. Salonun geri kalanı nefesini tutmuş gibiydi. “O zaman,” dedi kral, “Lucien’i de mührün elinden geri alırız.”
Morwen cevap vermedi. Çünkü ikisi de bazı şeylerin geri alınamayacağını biliyordu.
✦ ✦ ✦
Elara, alt geçidin daraldığı yerde durup duvardaki işaretlere baktı. Burada hava daha ağırdı. Toz, taş ve kan kokusu birbirine karışmıştı. Fakat her şeyin altında, adını koyamadığı metalik bir sıcaklık vardı. Sanki bir fırının kapağı yüzyıllar sonra aralanmış ve içeride unutulan bir şey hâlâ yanmaya devam ediyordu.
Lucien ilerlemek için elini kaldırdığında Elara hançerini onun sırtına doğrulttu. “Bir adım daha atmadan önce cevap vereceksin.”
Lucien durdu. “Zamanımız yok.”
“Benim sana güvenim de yok.”
“Bu konuda en azından anlaşıyoruz.”
Elara hançerin ucunu biraz daha kaldırdı. “Theron Ashvale bu geçidin sarayın zayıf noktası olduğunu söyledi. Bana verdiği harita bu koridorları göstermiyordu. Ama sen hiç düşünmeden beni buraya getirdin. Bu yolları biliyorsun.”
Lucien yavaşça ona döndü. Theron’un adını duyduğu anda yüzündeki o küçük değişimi Elara kaçırmadı. Çok kısa sürmüştü, ama yeterliydi. Lucien şaşırmıştı. Ya da kızmıştı.
“Sana haritayı Theron mu verdi?” diye sordu.
Elara’nın içi istemsizce soğudu. “Onu tanıyor musun?”
“Ravirea’da karanlıkla işi olan herkes Theron Ashvale’ı tanır.”
“Bu cevap değil.”
Lucien birkaç adım yaklaştı. Elara hançerini indirmedi. Mühür, aralarındaki mesafe kapandıkça daha sakin atmaya başladı. Bu durumdan ikisi de nefret ediyor gibiydi. “Theron kimseye çıkış yolu vermez,” dedi Lucien. “Sadece kapanın kapısını gösterir.”
Elara’nın boğazı kurudu. “Tarikat onun bilgisini doğruladı.”
“Tarikatın neyi doğruladığını sanıyorsan, sana yalnızca bilmeni istedikleri kısmı göstermiş olabilirler.”
“Tarikat hakkında tek kelime daha edersen—”
“Ne yaparsın?” Lucien’in sesi keskinleşti. “Beni öldürür müsün? Denedin. Sonra sarayın altındaki mühür ikimizin adını söyledi.”
Elara bir an için cevap veremedi. Bu sessizlik onu daha çok öfkelendirdi. Çünkü Lucien’in sözlerinde duymak istemediği bir ihtimal vardı. Theron’un uyarısı zihninde yeniden yankılandı. İçeri girmek kolay. Zor olan, içeri girdikten sonra hâlâ kendi isteğinle hareket ettiğini sanmak.
Hayır. Bu bir vampir oyunuydu. Lucien onun zihnine şüphe sokmaya çalışıyordu. Tarikat sertti, acımasızdı, bazen soğuktu; ama Elara’yı bir tuzağa göndermezdi. Darian bunu bilse onu durdururdu. Mira bir şey sezse gözlerinden anlardı. Father Aldric ise… Elara düşüncesini burada kesti. Father Aldric’in yüzü zihnine geldiğinde, içinde küçük ve rahatsız edici bir boşluk oluştu.
Lucien onun yüzündeki değişimi fark etmişti. “Sen de bilmiyordun,” dedi.
Elara hançerini yeniden sıkıca kavradı. “Ben yalnızca bir şeyi biliyorum. Bu gece görevim seni öldürmekti.”
“Peki hâlâ görevinin bu olduğundan emin misin?”
Elara cevap vermek istedi. “Evet” demek istedi. Hançerini kaldırıp bu konuşmayı bitirmek istedi. Fakat bileğindeki mühür o anda ince bir alev gibi parladı. Duvardaki eski semboller de aynı ışıkla cevap verdi. Koridorun sonunda taşların arasından ağır bir ses yükseldi. Sanki çok eski bir kapı, uykusunda dönmüştü.
Lucien başını çevirdi. “Geç kaldık.”
“Ne için?”
“Bizi çağıran şey için.”
Elara onun peşinden yürümek zorunda kaldı. Çünkü başka yolu yoktu. Çünkü mühür, kendi kalbinin yerine geçmiş gibi atıyordu. Çünkü bütün hayatı boyunca ilk kez, öldürmesi gereken adamla aynı yöne bakmak zorundaydı.
✦ ✦ ✦
Geçit, geniş bir yeraltı mabedine açıldı. Elara içeri adım attığında, buranın Drakhar Sarayı’nın bir parçası olmadığını hemen anladı. Sarayın üst katlarında vampir soylularının kibri, zenginliği ve kanla beslenen ihtişamı vardı. Burada ise daha çıplak, daha kadim bir korku hüküm sürüyordu. Tavan o kadar yüksekti ki karanlığın içinde kayboluyordu. Duvarlara işlenmiş figürler zamanla aşınmıştı, ama hâlâ seçilebiliyorlardı. Bir yanda insan savaşçılar, diğer yanda vampir soyluları vardı. İki taraf da birbirine kılıç doğrultmuştu. Fakat bütün kabartmaların merkezinde aynı sembol yanıyordu: alev biçimli bir taç.
Elara yavaşça yaklaştı. Duvarın ortasında iki figür diğerlerinden daha belirgindi. Biri avcı zırhı giymişti. Elinde uzun bir hançer vardı. Diğeri siyah pelerinli bir vampirdi. Başında taç yoktu, ama duruşunda soylu bir gölge vardı. İkisi birbirine saldırmak üzereymiş gibi çizilmişti. Fakat dikkatle bakınca Elara başka bir şeyi fark etti. Figürlerin boşta kalan elleri, aralarındaki taç sembolüne uzanıyordu.
“Bu biz değiliz,” dedi Elara, sanki bunu söylemezse duvar aksini kanıtlayacakmış gibi.
Lucien yanında durdu. “Hayır. Bizden önce olanlar.”
“Yani bu daha önce yaşandı.”
“Görünüşe göre.”
Elara duvardaki avcı figürünün yüzüne baktı. Yüz aşınmıştı; kim olduğu belli değildi. Ama elindeki hançerin kabzasında ay gümüşüne benzeyen bir işaret vardı. Tarikat bunu biliyor muydu? Arşivlerde neden bundan bahsedilmemişti? Ya da bahsedilmişti de Elara’ya mı gösterilmemişti?
Mabedin ortasında büyük bir taş kapı vardı. Kapının kanatları siyah değildi; yanmış kemik rengindeydi. Üzerindeki çizgiler, Elara’nın bileğindeki mühürle aynı spirali oluşturuyordu. Kapının tam ortasında iki küçük oyuk vardı. Biri insan eli ölçüsündeydi. Diğeri daha uzun, daha ince parmaklara göre şekillendirilmişti. Lucien kapıya yaklaştığında mühür bir kez daha parladı.
Elara geriye çekildi. “Hayır.”
Lucien ona baktı. “Henüz bir şey söylemedim.”
“Söylemene gerek yok. Bu kapının bizden ne istediği belli.”
“Bazen kapılar açılmadan da cevap verir.”
“Vampir atasözlerine gerçekten şu an ihtiyacım yok.”
Lucien kendi avucunu kapının sağındaki oyuğa bastırdı. Kızıl ışık damar gibi yayıldı, ama kapı açılmadı. Sadece derinlerden gelen boğuk bir uğultu yükseldi. Lucien elini çektiğinde avucunda ince bir kesik belirmişti. Kanı taşa damladı ve anında emildi.
Elara istemsizce bir adım geri attı. “Tek başına açılmıyor.”
Lucien ona döndü. “Bunu ikimiz de biliyoruz.”
“Ben o kapıya elimi koymayacağım.”
“Burada kalırsan babamın muhafızları bizi bulacak. Sonra bu kapının ardında ne olduğunu öğrenmek yerine, Kan Tahtı’nın önünde ne kadar hızlı öldürülebileceğini öğrenirsin.”
Elara’nın gözleri parladı. “Beni tehdit etme.”
“Etmiyorum. Sana seçenekleri sayıyorum.”
Elara ona baktı. Lucien’in yüzünde yine o sinir bozucu sakinlik vardı, ama gözlerinde başka bir şey de saklanıyordu. Merak. Belki endişe. Belki de onunla aynı sorunun ağırlığı. Bu kapının ardında ne vardı? Alev Tacı gerçekten bir nesne miydi, bir lanet mi, yoksa onları seçtiğini söyleyen o sesin kendisi mi? Daha kötüsü, Tarikat bunu biliyor muydu?
Uzaklardan ayak sesleri geldi. Metalin taşa sürtünen sesi. Birden fazla muhafız. Orion’un ağır adımlarını diğerlerinden ayırmak zor değildi.
Lucien başını çevirdi. “Karar vermen gerekiyor.”
Elara acı acı güldü. “Bütün gece herkes bana ne yapmam gerektiğini söylüyor.”
“Bu kez söylemiyorum.”
“Öyle mi?”
Lucien bir adım geri çekildi. Kapının solundaki oyuğu işaret etti. “Ya elini koyarsın ya da koymazsın. Ama karar senin olur.”
Bu cümle Elara’yı beklemediği yerden vurdu. Çünkü bütün gece ilk kez biri ona emir vermemişti. Father Aldric’in kutsal sesi, Darian’ın sert uyarıları, Tarikat’ın görev talimatları, Lucien’in soğuk yönlendirmeleri… Hepsi zihninde bir anlığına sustu. Geriye yalnızca kendi nefesi kaldı. Kendi bileğindeki yanan mühür. Kendi şüphesi.
Elara hançerini kaldırdı ve avucunun içini küçük bir çizikle kesti. Acı netti. Gerçekti. Kontrol edilebilirdi. Kanı parmaklarının arasından süzülürken kapıya yaklaştı.
“Bunu senin için yapmıyorum,” dedi.
Lucien kendi elini yeniden sağdaki oyuğa yerleştirdi. “Bunu kendim için yaptığını varsayacak kadar iyimser değilim zaten.”
Elara elini sol oyuğa bastırdı.
İlk anda hiçbir şey olmadı. Sonra iki kan çizgisi kapının ortasında buluştu. Kırmızı ve koyu siyah damarlar birbirine karıştı, spiral sembol kapının üstünde yanmaya başladı. Mabedin duvarlarındaki bütün figürler aynı anda aydınlandı. Avcılar, vampirler, taç, savaş, yangın… Hepsi bir anlığına canlıymış gibi göründü. Elara elini çekmek istedi ama mühür izin vermedi. Lucien de kıpırdayamıyordu. İkisinin arasında görünmez bir bağ gerildi. Acı yoktu bu kez. Daha kötüsü vardı. Hatırlama hissi.
Elara bir şehir gördü. Kızıl alevler içinde yanan, gökyüzüne siyah dumanlar savuran bir şehir. Bir kadın çocuğunu kollarında taşıyordu. Bir vampir, kanlar içinde diz çökmüş halde gökyüzüne bakıyordu. Sonra bir taç gördü. Alevden yapılmış gibi parlıyordu ama ışığı sıcak değil, açtı. Her şeyi isteyen, her şeyi tüketen bir ışık.
Lucien’in nefesi sertleşti. O da görüyordu.
Kapı içerden gelen ağır bir sesle aralandı. Açılan boşluktan ne ışık ne de karanlık çıktı. İkisinin arasında kalan, tanımsız bir kızıllık mabedin içine yayıldı. O ses yeniden duyuldu. Artık fısıltı değildi. Taşın, kanın ve yüzyıllardır susmuş bir lanetin sesi gibiydi.
“Kanlar birleşti.”
Elara elini kapıdan çekti ama mühür hâlâ parlıyordu. Lucien birkaç adım geri geldi, bakışlarını açılan kapıdan ayırmadı.
Ses devam etti.
“Döngü yeniden başladı.”
Elara hançerini kaldırdı. Eli titremiyordu, ama kalbi göğsüne sığmıyordu. “Kimsin sen?”
Kapının ardındaki kızıllık derinleşti. Bir anlığına taç takmış uzun bir gölge belirdi. Yüzü yoktu. Sadece boşluk vardı. Ama o boşluk Elara’ya bakıyordu. Sonra Lucien’e döndü.
“Biriniz tacı taşıyacak.”
Mabedin bütün ışığı bir anda söndü.
Karanlıkta yalnızca mühürleri parlıyordu.
Ses son kez konuştu.
“Diğeriniz onu öldürecek.”
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.