Bölüm 2
Kalbimi Susturursan…

Susturulamayan Nabız

29 dk okuma

Karanlık, Aras’ın sandığı kadar sessiz değildi.

Yıllardır ona öğretilen şeylerden biri de buydu: karanlık, bilginin eksik olduğu alandı. Görüş mesafesi düşer, tehdit ihtimali artar, çevresel veriler zayıflar, insan zihni boşlukları korkuyla doldururdu. Bu yüzden karanlık, eğitilmiş bir avcı için yalnızca hesaplanması gereken başka bir değişkendi. Işık yoksa termal tarama açılırdı. Ses yoksa titreşim dinlenirdi. Yol yoksa en kısa çıkış rotası bulunurdu. Duygu yoksa karar temiz kalırdı.

Ama şimdi Aras’ın bileğindeki halka kopmuştu.

Merkez’in sesi yoktu.

Kulaklığındaki emir dizileri kesilmişti. Göğsünün altındaki Düzen Çekirdeği hâlâ yaşıyordu, hâlâ soğuk bir mavi ışıkla atıyordu, hâlâ vücuduna ait olmayan bir ritmi dayatıyordu; ama artık uzaktan gelen o kusursuz, temiz, tartışmasız ses yoktu. Bu yokluk, tahmin ettiğinden daha ağırdı. Bir insanın beyninden emirler çekilip alındığında geriye özgürlük değil, önce uğultu kalıyordu.

Tünelin içindeki her damla sesi bu uğultunun içine düşüyor, büyüyor, uzuyor, sonra Aras’ın göğsündeki düzensiz atıma karışıyordu.

Bir damla.

Bir nefes.

Bir adım.

Bir nabız.

Sonra yine o küçük sapma.

Kalbi, kendi bedeninin içinde yabancı bir canlı gibi davranıyordu.

Mira birkaç adım önünde yürüyordu. Eski metro hattının dar servis yolunda, duvarlara yakın ilerliyor, her köşeye gelmeden önce durup dinliyor, sonra eliyle Aras’a beklemesini işaret ediyordu. Normal bir insan gibi görünüyordu şimdi. Hırkası ıslanmış, saçları omuzlarına yapışmış, yüzündeki çizikler kurumuş kanla koyulaşmıştı. Pazar yerindeki o pembe ışıklı, bütün havayı büken Rezonans taşıyıcısından geriye yorgun, üşümüş, ama hâlâ inatla ayakta duran genç bir kız kalmıştı.

Aras bunun tehlikeyi azaltmadığını biliyordu.

İnsanların yorgun görünmesi onları daha az tehlikeli yapmazdı. Yaralı bir taşıyıcı, kontrolsüz güç patlamalarına daha açıktı. Panik, yorgunluk, acı ve korku; hepsi Rezonans dalgalanmasını yükseltebilirdi. Mira’nın arkasından yürürken onu yalnızca bir kaçak, bir hedef, bir risk unsuru gibi değerlendirmesi gerekiyordu.

Ama onu her değerlendirdiğinde, zihninin bir yerinde başka bir kayıt açılıyordu.

Çocuk kanıyordu.

Mira onun üzerine kapanmıştı.

Yardım edin, demişti.

Beni değil. Onu.

Aras gözlerini kırptı. Görüntü dağıldı. Tünel geri geldi.

Göğsündeki çekirdek çok hafif titredi.

“Dur,” dedi Mira.

Sesi fısıltıydı ama tünelin içinde gereğinden fazla yankılandı. Aras anında durdu. Silahı hâlâ elindeydi. Bir avcı silahını düşürmezdi. Kaçak olsa bile. İhanet etmiş olsa bile. Hatta belki özellikle o zaman düşürmezdi.

Mira sağdaki duvara yaklaştı. Betonun üstünde neredeyse silinmiş işaretler vardı. İlk bakışta çocuk karalaması gibi görünüyordu: üç kısa çizgi, eğri bir daire ve onun içinden geçen kırık bir hat. Mira parmaklarını işaretlerin üstünde gezdirdi.

“Bu yol güvenli değil,” dedi.

Aras tünelin devamına baktı. Karanlık düz ilerliyordu. Duvardaki eski hat levhasında “3. HAT / TEKNİK GEÇİŞ” yazıyordu. Zeminde su birikintileri vardı ama yakın zamanda geçen ayak izi görünmüyordu. Termal iz yoktu. Ses yoktu. Hareket yoktu.

“Önümüzde canlı izi yok,” dedi.

Mira ona bakmadan cevap verdi.

“Canlı olmayan şeyler için de endişelenmelisin artık.”

Aras, Toplayıcı’nın kırmızı lensini hatırladı. Rayların ucunda beliren o metal gövdeyi. Resmi kayıtlarda yer almayan bir tehdidi. Merkez’in hiç anlatmadığı ya da anlatmak istemediği bir avcıyı.

“Bu işaret ne?” diye sordu.

Mira kısa bir süre sustu. Sonra sanki cevap vermeye değip değmeyeceğine karar verir gibi başını hafifçe çevirdi.

“Eski kaçış işaretlerinden biri. Annem öğretmişti. Daire sığınak demek değildir. Çoğu kişi öyle sanır. Daire, ‘burası seni döndürür’ demek. İçinden geçen kırık hat da ‘buradan giden geri dönemeyebilir’ anlamına gelir.”

“Bir uyarı.”

“Ya da tuzak. Kimin çizdiğine bağlı.”

Aras duvarı inceledi. Boya eskiydi. Üzerine nem ve kurum işlemişti. En az on yıl önce çizilmiş olmalıydı. Belki daha eski.

“Buna güveniyorsun.”

Mira bu kez ona döndü. Gözleri yorgundu ama keskinliğini kaybetmemişti.

“Sana güvendiğimden fazla.”

Cümle doğrudan geldi. Aras’ın içinde alıştığı türden bir karşılık doğmadı. Normalde böyle bir cümleye cevap gerekmezdi. Kişisel bir saldırı operasyonel değeri olmayan veriydi. Göz ardı edilir, gerekli mesafe korunur, görev sürdürülürdü.

Ama artık görev yoktu.

Ya da vardı, sadece adı değişmişti.

Hayatta kal.

Mira’yı hayatta tut.

Merkez’den kaç.

Neden?

Bu son soru henüz cevaplanmamıştı.

Aras, “Güven talep etmedim,” dedi.

Mira’nın dudaklarında kısa, acısız ama yorgun bir gülümseme belirdi.

“Evet. Sen daha çok emir veriyorsun.”

“Hayatta kalmak için hızlı karar vermek gerekir.”

“Hayatta kalmak için bazen insanların neden karar verdiğini de bilmek gerekir.”

“Karar doğruysa neden önemsizdir.”

Mira ona bir süre baktı. Tünelin soluk yeşil acil durum ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgede bırakıyordu.

“İşte bu yüzden sana güvenmiyorum,” dedi. “Çünkü sen hâlâ bir insanı ne yaptığıyla değil, işe yarayıp yaramadığıyla ölçüyorsun.”

Aras cevap vermedi.

Çünkü cümle yanlış değildi.

Ve yanlış olmayan her şey, son saatlerde onu gereğinden fazla rahatsız ediyordu.

Mira sağdaki dar servis kapısına yöneldi. Kapının üstünde paslanmış bir numara vardı: B-12. Kolu yoktu. Sadece eski bir manuel kilit mekanizması ve yanında kırık bir tarama paneli bulunuyordu. Mira diz çöktü, cebinden ince bir metal parça çıkardı. Aras onu izledi.

“Bunu nereden aldın?”

“Çalmadım,” dedi Mira.

“Ben çaldın demedim.”

“Ses tonun dedi.”

“Ses tonum sabittir.”

“Hayır. Sadece sen öyle sanıyorsun.”

Mira kilitle uğraşırken Aras çevreyi taradı. Tünelin gerisinden uzak bir uğultu geliyordu. Ya su pompasıydı ya da eski bir havalandırma sistemi. Daha uzaklarda, metalin metale sürtündüğü çok hafif bir ses vardı. Tekrarlamıyordu. Bu yüzden canlı hareket mi, yapı gürültüsü mü, ayırt etmek zordu.

Bileğindeki kopuk halkanın yeri sızladı.

Aras istemsizce sol elini sıkıp açtı. Bandaj kanı tamamen durdurmamıştı. Mira’nın sardığı kumaş, karanlıkta koyu bir lekeye dönüşmüştü. Acı katlanılabilir düzeydeydi. Avcı eğitimlerinde bundan daha kötüsünü defalarca yaşamıştı. Acı, eğer doğru sınıflandırılırsa yalnızca bir uyarıydı.

Ama bu acının yanında başka bir şey vardı.

Aras’ın göğsündeki çekirdek, her sızıda ona Merkez’in kesilmiş sesini hatırlatıyordu. Sanki bedeninin içinde bir şey, “geri bağlan” demek istiyor ama dili olmadığı için yalnızca titreyebiliyordu. Bu titreme kriz değildi. Henüz değildi. Daha çok uzakta yaklaşan bir fırtına gibi, havanın basıncını değiştiren bir uyarıydı.

Mira kilidi açtı. Kapı çok hafif aralandı.

“İçeri,” dedi.

Aras önce geçmedi. Kapının arkasını kontrol etti. Dar bir bakım koridoru. Sol tarafta kablo kanalları. Sağda eski elektrik panoları. İki metre ileride aşağı inen metal merdiven. Yakın tehdit görünmüyordu.

“Temiz,” dedi.

Mira kaşını kaldırdı.

“Ben de öyle düşünmüştüm, sağ ol.”

“Önce ben giriyorum.”

“Tabii. Çünkü bana güvenmiyorsun.”

“Evet.”

Mira’nın yüzünde bir an için tuhaf bir ifade belirdi. Belki böyle açık bir cevabı beklemiyordu. Sonra omuz silkti.

“Güzel. En azından bu konuda dürüstsün.”

Aras koridora girdi. Adımlarını metal zeminde ses çıkarmayacak şekilde ayarladı. Mira arkasından geldi. Kapıyı kapatırken mekanizma içeri doğru boğuk bir inlemeyle oturdu. Tünelin geniş uğultusu kesildi. Bakım koridoru daha dar, daha nemli ve daha sıcak kokuyordu. Burada hava uzun süredir yenilenmemişti.

Merdivenlerden indiler.

Aşağıdaki bölüm, şehrin sindirim sistemi gibiydi. Kalın borular duvarlardan geçiyor, bazıları paslı bağlantılarından su sızdırıyor, bazıları içlerinde ne taşıdığını belli etmeyen boğuk titreşimler yayıyordu. Tavana asılı lambaların çoğu ölmüştü. Çalışanlar ise ışık vermekten çok gölgeyi parçalıyor, nesneleri olduğundan daha keskin gösteriyordu.

Mira yolu biliyor gibiydi ama her köşede biraz daha yavaşlıyordu. Aras bunu fark etti.

“Emin değilsin.”

Mira, “Yıllar önce buradan bir kere geçtim,” dedi. “O zaman da sekiz yaşındaydım. Her ayrıntıyı hatırlamamı bekliyorsan üzgünüm.”

“Üzgün görünmüyorsun.”

“Çünkü gerçekten üzgün değilim.”

Aras onun yanına yetişti. “Sığınağa giden yolu annen öğretti.”

Mira’nın adımları bir an aksadı.

“Evet.”

“Annen burayı neden biliyordu?”

Mira cevap vermedi.

Aras bekledi. Sessizlik uzadı. Mira’nın omuzları gerildi. Bu, cevap vermek istemediğinin açık göstergesiydi.

“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ya da bildiğim şeylerin ne kadarının doğru olduğunu bilmiyorum.”

“Annen sana yalan mı söyledi?”

Mira aniden durdu. Aras da durdu. Kız döndüğünde gözlerinde yorgunluktan daha keskin bir şey vardı.

“Annem beni hayatta tutmaya çalıştı.”

“Bu sorunun cevabı değil.”

“Bazı soruların cevabı böyle verilir.”

Aras onun yüzüne baktı. Eğer bu konuşma bir sorgu odasında geçseydi, Mira’nın kaçamak cevap verdiğini, muhtemel gizli bilgi taşıdığını, baskı artırılırsa daha fazla veri alınabileceğini raporlardı. Ama burada sorgu odası yoktu. Mira’nın annesi hakkında konuşurken sesinde beliren sertlik de yalnızca bir veri değildi.

Bir bağdı.

Bağların insanı nasıl hareket ettirdiğini anlamıyordu.

Ama artık anlamak zorunda kalabilirdi.

Yukarıdan bir patlama sesi geldi. Duvarlardaki borular titredi. Tavandan toz döküldü. Mira istemsizce eğildi. Aras onu kolundan tutup en yakın beton çıkıntının arkasına çekti.

“Merkez mi?” diye fısıldadı Mira.

Aras dinledi. Patlamadan sonra üç kısa metalik vuruş, ardından ince bir tarama sesi geldi. Dron değil. Avcı adımı da değil. Daha ağır. Daha düzensiz.

“Emin değilim.”

Mira’nın yüzü soldu.

“Toplayıcılar mı?”

“Birden fazla olabilir.”

“Harika. Harika. Merkez yetmiyordu çünkü.”

Aras onun nefesinin hızlandığını fark etti. Göğsündeki pembe ışık hırkasının altında hafifçe parladı. Çok küçük bir dalgalanma. Yine de tehlikeliydi.

“Sakin kal.”

Mira ona öyle bir baktı ki, Aras bu cümlenin artık yanlış etki yaptığını anlamaya başladı.

“Bana bunu söylemeyi bırak.”

“Rezonansın yükseliyor.”

“Benimle cihaz gibi konuşmayı da bırak.”

“Yükseliyor.”

“Çünkü korkuyorum!” Mira’nın sesi fısıltıdan biraz yüksek çıktı ama hemen kendini tuttu. Dişlerini sıktı. “Korkuyorum, tamam mı? Bunu kapatacak bir düğmem yok. Senin gibi göğsüme bir şey takıp her şeyi susturmadılar.”

Aras cevap verecekken göğsündeki Düzen Çekirdeği keskin bir sızı gönderdi.

Susturmadılar.

Kelime bir kapıya çarptı.

Bir çocuk nefes nefeseydi.

Beyaz bir oda.

Soğuk metal masa.

Bir kadın sesi: “Gözlerini kapatma, Aras. Beni duyuyorsan gözlerini kapatma.”

Sonra mavi ışık.

Çok fazla mavi ışık.

Aras’ın eli refleksle göğsüne gitti. Görüntü kayboldu ama arkasında mide bulantısına benzer bir boşluk bıraktı.

Mira bunu fark etti.

“Ne oldu?”

“Bir şey yok.”

“Yalan.”

“Devam etmeliyiz.”

Mira birkaç saniye ona baktı. Güvenmiyordu. Ama bu kez bakışında yalnızca kuşku yoktu; merak da vardı. Belki de gerçekten iyi biri olabilir mi diye değil, gerçekten kırılmış biri olabilir mi diye düşünüyordu.

Aras bundan hoşlanmadı.

Acınmak istemiyordu.

Ama Mira’nın bakışı tam olarak acıma da değildi. Daha çok bir çatlağın içinden ışık sızdığını görüp orada ne olduğunu anlamaya çalışan birinin bakışıydı.

“Tamam,” dedi Mira. “Ama birazdan düşersen seni taşıyamam.”

“Düşmem.”

“Bunu da veri olarak mı söylüyorsun, inat olarak mı?”

Aras kısa bir an düşündü.

“İkisi de olabilir.”

Mira’nın ağzının kenarı istemsizce kıpırdadı. Gülmedi ama gülmeye yaklaşması bile tünelin karanlığında garip bir şeydi.

“Bu, senden duyduğum en insani cevap olabilir,” dedi.

Aras bu cümleyi nasıl sınıflandıracağını bilemedi.

İlerlediler.

Bir süre konuşmadılar. Tüneller kıvrıldı, daraldı, tekrar genişledi. Bazı yerlerde su dizlerine kadar yükseldi. Aras önden geçti, zemindeki kırık camları ve paslı metal parçalarını temizledi. Mira başlangıçta onun arkasından mesafeli yürüdü; sonra bir noktada suyun altında görünmeyen bir boşluğa basıp dengesini kaybedince Aras onu yakaladı. Mira kolunu hemen çekti ama teşekkür de etmedi, terslemedi de. Yalnızca birkaç adım sonra daha dikkatli basmaya başladı.

Bu, güven değildi.

Ama mutlak reddediş de değildi.

Aras, bunun aradaki gri bir bölge olduğunu düşündü. Eğitimlerde gri bölgeler tehlikeli kabul edilirdi. Çünkü gri, karar süresini uzatırdı.

Ama insanlar belki de çoğunlukla griydi.

Bir sonraki geçitte eski bir bakım odası buldular. Kapısı yarıya kadar açıktı. İçeride sarımsı bir ışık yanıyordu. Bu, terk edilmiş bir yerde olması gerekenden fazla düzenliydi.

Aras Mira’yı eliyle durdurdu.

“Bekle.”

Mira hemen durdu. Bu kez itiraz etmedi.

Aras kapıya yaklaştı. İçeriden zayıf bir müzik sesi geliyordu. Çok eski, cızırtılı, analog bir kayıt. Melodisi neşeli olmaya çalışıyor ama hoparlörün bozukluğundan dolayı hüzünlü çıkıyordu. Masanın üstünde parçalarına ayrılmış dron gövdeleri, kablo ruloları, eski çekirdek analiz cihazları ve cam kavanozların içinde saklanan küçük metal bileşenler vardı.

Bir adam sesi duyuldu.

“Kapı eşiğinde durup nefesini tutan kimse, ya hırsızdır ya avcıdır. Hırsızsan içeri gir, çalacak doğru düzgün bir şey yok. Avcıysan da rica ederim önce ayakkabılarını sil. Zemin zaten yeterince kötü durumda.”

Aras silahını kaldırdı.

Mira arkasından fısıldadı.

“Nadir.”

İçerideki adam sandalyesini gıcırdatarak döndü.

Ellili yaşlarında olabilirdi ama yüzündeki çizgiler yaşından çok, uzun süre uyumamış insanların yüzünde oluşan türdendi. Saçlarının çoğu beyazlamıştı. Sol gözü, gerçek göz değildi; eski model mekanik bir lens yuvası gibi parlıyor, arada bir odak ayarı yapar gibi dönüyordu. Üzerinde yağ lekeli bir gömlek, omzunda örme bir şal, parmaklarında yanık izleri vardı.

Adam Mira’yı görünce alaycı ifadesi bir an silindi.

“Leyla’nın kızı,” dedi.

Mira’nın nefesi kesildi.

Aras bunu duydu.

Leyla.

Mira’nın annesi.

Mira’nın yüzü sertleşti. “Beni tanımıyorsun.”

Nadir sandalyesinde geriye yaslandı.

“Hayır. Seni tanımıyorum. Ama annen bir keresinde buraya geldiğinde yanında saçları sürekli yüzüne düşen, korktuğunda bile ağlamamak için alt dudağını ısıran küçük bir kız vardı. İnsan bazı görüntüleri unutamıyor. Özellikle de unutmak için çok uğraştığında.”

Mira’nın eli istemsizce saçlarına gitti. Sonra hemen indirdi.

“Yardıma ihtiyacımız var,” dedi.

“Belli.” Nadir’in mekanik gözü Aras’a döndü. “Çünkü yanında bir avcı getirmişsin.”

Aras silahını indirmedi.

“Eski avcı,” dedi Mira.

Nadir güldü. Bu gülüşte neşe yoktu.

“Eski avcı diye bir şey yoktur. Sadece geçici olarak emir almayan avcı vardır.”

Aras bu cümleyi sevmedi. Çünkü içinde fazla doğruluk vardı.

“Bilek halkasını kopardı,” dedi Mira.

Nadir’in gerçek gözü biraz büyüdü. Mekanik göz ise ince bir sesle odak değiştirdi.

“Canlı mı?”

“Gördüğün gibi,” dedi Aras.

“Gördüğüm şeyler beni uzun zamandır ikna etmiyor, evlat.”

Aras’ın silahı hâlâ yarı kalkıktı. Nadir bunu fark etti ama korkmadı. Masanın üstündeki küçük bir parçayı aldı, parmakları arasında çevirdi.

“Onu indir. Burada bir şeye ateş edersen bu odanın yarısı patlar, diğer yarısı da seni mahkemeye verir. Tabii mahkeme kalmadı ama insan eski alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor.”

Mira, “Nadir,” dedi. “Peşimizdeler.”

“Merkez mi?”

“Merkez de. Toplayıcılar da.”

Nadir’in yüzündeki alay tamamen kayboldu.

“Toplayıcı gördünüz mü?”

Aras, “Birini etkisiz hale getirdik,” dedi.

Nadir birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra ayağa kalktı. Düşündüğünden daha kısaydı ama hareketlerinde aceleci bir dikkat vardı. Kapının yanındaki panelden üç düğmeye bastı. Bakım odasının dışındaki koridordan metal bir perde indi. Müzik sustu. Sarı ışık yeşilimsi bir acil durum tonuna döndü.

“İçeri,” dedi. “İkiniz de.”

Mira Aras’a baktı. Aras kısa bir çevre taraması yaptı. Oda tuzaklarla dolu olabilirdi. Nadir güvenilir değildi. Ama koridorda kalmak daha kötüydü.

İçeri girdiler.

Nadir kapıyı kapatıp eski bir kilitle sabitledi. Sonra Aras’a yaklaştı.

“Göğsündeki çekirdeği görmek istiyorum.”

Aras’ın cevabı anında geldi.

“Hayır.”

Nadir omuz silkti.

“Peki. O zaman burada oturup Merkez’in seni içerden pişirmesini izleriz. Benim için sorun değil. Uzun zamandır güzel bir gösteri izlememiştim.”

Mira Aras’a döndü.

“İçerden pişirmek?”

Nadir masanın üstünden eski bir tarayıcı aldı.

“Bilek halkasını koparmış. İyi cesaret. Kötü fikir. Halka sadece takip cihazı değildir. Dış komut dengeleyicisidir. Kopunca çekirdek merkezle bağlantıyı kaybeder ama aynı zamanda iç protokole geçer. Yani küçük mavi arkadaşımız artık dışarıdan emir almıyor olabilir, ama içeriden kendi kendine emir vermeye başlar.”

Aras’ın göğsündeki sızı bir an arttı.

Nadir bunu fark etti.

“Başladı bile.”

Mira’nın sesi alçaldı.

“Ne kadar zamanı var?”

“Bu soruyu dramatik buldum. Ama cevabı sevmezsin.”

Aras zırhının göğüs bağlantılarını çözdü. Ağır dış plakayı kenara çekti. Altındaki siyah kumaşın merkezinde, kaburgalarının arasında gömülü mavi çekirdek ışığı görünüyordu. Normalde kusursuz bir daire şeklinde atması gereken ışık artık hafifçe kayıyor, çizgileri düzensizleşiyor, bazen yeşile çalan soluk parlamalar üretiyordu.

Nadir’in yüzü değişti.

Bu kez alay da yoktu, korku da. Daha kötü bir şey vardı: tanıma.

“Bu standart çekirdek değil,” dedi.

Aras’ın bakışı sertleşti.

“Ne demek?”

Nadir tarayıcıyı yaklaştırdı. Cihaz önce cızırdadı, sonra ekranında karmaşık çizgiler belirdi. Mekanik gözündeki lens küçüldü.

“Düzen Çekirdeği, evet. Ama üzerine ikinci bir kilit atılmış. Eski tip değil. Yeni de değil. Sanki biri çekirdeği sana taktıktan sonra bir kez daha mühürlemiş.”

Mira sessizce sordu:

“Neden?”

Nadir cevap vermeden önce Aras’a baktı.

“Sen kaç yaşında alındın?”

“On bir.”

“Emin misin?”

Aras’ın içindeki bütün sesler bir an durdu.

Bu soru gereksiz olmalıydı. Kayıtlar açıktı. On bir yaşında seçilmiş, Düzen Akademisi’ne alınmış, çekirdek uyumu yüksek bulunmuştu. Eğitim dosyalarında böyle yazıyordu. Merkez böyle söylemişti.

Ama annesinin kokusu vardı.

Beyaz oda vardı.

Gözlerini kapatma, Aras.

“Evet,” dedi Aras.

Nadir başını eğdi.

“Cevabın ağzından çıktı ama çekirdeğin inanmadı.”

Mira Aras’a baktı. Bu kez gözlerinde dikkatli bir korku vardı. Aras’ın ona yalan söylediğini değil, Aras’ın kendisine yalan söylenmiş olabileceğini anlar gibiydi.

Aras zırh plakasını yeniden kapatmak istedi ama Nadir elini kaldırdı.

“Dokunma. Bir saniye daha.”

“Yeter.”

“Hayır. Yetmedi. Eğer bu şeyi olduğu gibi bırakırsan birkaç saat içinde kas kilitlenmeleri başlar. Sonra işitsel komut yankıları. Sonra çekirdek, en son aldığı asli protokole döner.”

Mira, “O ne demek?” dedi.

Nadir’in sesi yumuşamadı.

“Basitçe söyleyeyim: Merkez’in sesi kesilmiş olabilir. Ama çekirdek, onun yerine geçmeye çalışacak. Eğer protokol baskın gelirse, arkadaşınız tekrar avcı olur. Belki sizi tanımaz. Belki de tanır ama yine de öldürür.”

Oda bir anda çok küçük geldi.

Mira yavaşça Aras’tan yarım adım uzaklaştı.

Bu hareket çok küçüktü.

Ama Aras gördü.

Ve garip bir şekilde, göğsündeki sızıdan daha fazla hissetti.

“Bunu engelleyebilir misin?” diye sordu Mira.

Nadir masadaki çekmecelerden birini açtı. İçinden küçük, paslı bir cihaz çıkardı. İnce bir diske benziyordu. Kenarlarında el yapımı devreler vardı.

“Geciktirebilirim. Engellemek büyük kelime. Ben artık büyük kelimeleri yalnızca gençlerin ve diktatörlerin sevdiğini düşünüyorum.”

Aras, “Bedeli?” diye sordu.

Nadir gülümsedi.

“İşte avcı konuşmaya başladı.”

“Bedeli ne?”

“Önce şunu bilmek istiyorum. Onu neden korudun?” Nadir başıyla Mira’yı işaret etti. “Bir avcı, bir Rezonans taşıyıcısını neden Merkez’in elinden kaçırır?”

Aras cevap vermedi.

Mira da ona baktı. Bu sorunun cevabını o da istiyordu. Belki bütün bölüm boyunca istemişti ama sormaya cesaret edememişti.

Aras cevapları zihninde dizdi.

Taktiksel sapma.

Ölümcül protokolün erken verilmesi.

Sivil kaybı riski.

Canlı hedefin bilgi değeri.

Ama Nadir’in odasında, eski müzik sustuğu ve Merkez’in sesi artık konuşmadığı için bu cevapların hepsi boş kaldı.

“Bilmiyorum,” dedi Aras.

Mira’nın bakışı değişmedi ama gözlerinin içindeki kuşku biraz farklı bir yere kaydı. Bu iyi bir cevap değildi. Ama belki ilk kez gerçek bir cevaptı.

Nadir ise başını salladı.

“Tehlikeli cevap.”

“Bunu bugün ikinci kez duyuyorum,” dedi Aras.

“Çünkü doğru.” Nadir diski eline aldı. “Bilmeden yapılan iyilik, bilmeden yapılan kötülük kadar tehlikelidir. Ama şu an felsefe için zamanımız yok. Kolunu masaya koy.”

Aras tereddüt etmedi. Sol kolunu masaya koydu. Nadir bandajı açtı. Kopan halkanın yeri çirkin görünüyordu. Deri açılmış, metal bağlantı izleri etin içinde koyu lekeler bırakmıştı. Mira yüzünü buruşturdu ama bakmayı bırakmadı.

Nadir küçük diski yaranın biraz üstüne yerleştirdi. Cihaz tıkırtıyla açıldı, ince kolları deriye tutundu. Aras’ın kasları gerildi. Acı keskin ama kısaydı.

“Bu seni saklamaz,” dedi Nadir. “Sadece çekirdeğin iç yankısını bozar. Merkez seni göremeyebilir ama hisseder. Tıpkı karanlıkta biri sana bakıyormuş gibi. Ne tarafta olduğunu bilmezler ama orada olduğunu unutmazlar.”

“Ne kadar süre?”

“Şanslıysan bir gün. Şanssızsan bir saat. Benim cihazlarımla çalışıyorsan ikisinin arası.”

Mira, “Bize sığınağa giden yolu göster,” dedi.

Nadir ona baktı.

“Leyla sana yolu vermiş.”

“Yol değişmiş.”

“Her yol değişir.”

“Nadir.” Mira’nın sesi sertleşti. “Peşimizdeler.”

“Biliyorum. Bu yüzden gitmeden önce dinleyeceksin.”

Nadir masanın altından küçük bir harita projektörü çıkardı. Hologram zayıf ve kesikti ama tünellerin kabaca planını gösterdi. Bazı hatlar kırmızı, bazıları sarı, bazıları tamamen siyah işaretlenmişti.

“Buradasınız,” dedi. “Sığınak doğrudan kuzeyde değil. Kuzeye gidersen Merkez’in eski tarama kapılarına çıkarsın. Doğu hattı suyla dolu. Batı hattında Toplayıcılar olabilir. Geriye tek bir yol kalıyor.”

Hologramın altında ince, gri bir çizgi parladı.

“Kalpgüzer alt geçidi.”

Mira’nın yüzü gerildi.

“Orası kapalıydı.”

“Kapalı yerler bazen açık yerlerden güvenlidir.”

“Annem oraya girmememi söylemişti.”

“Annen birçok şey söyledi. Bazıları seni korumak içindi. Bazıları da seni doğru zamanda doğru yere yönlendirmek için.”

Mira bir adım yaklaştı.

“Ne biliyorsun?”

Nadir’in yüzü kapandı.

“Şu an seni hayatta tutacak kadarını.”

“Bu cevap değil.”

“Hayır. Ama yaşayan insanlar cevapları daha sonra tartışabilir.”

Aras, Mira’nın parmaklarının titrediğini fark etti. Kız öfkeliydi. Korkmuştu. Annesinin adı her geçtiğinde göğsündeki Rezonans ışığı az da olsa yükseliyordu.

“Sakin—” diye başladı Aras.

Mira ona döndü.

“Söyleme.”

Aras sustu.

Bu kez gerçekten sustu.

Ve Mira bunu fark etti.

Kısa, şaşkın bir bakış attı. Küçük bir değişimdi ama vardı. Aras’ın her şeyi emirle düzeltmeye çalışmadığını ilk kez görür gibi oldu.

Nadir haritayı kapattı. “Kalpgüzer’den geçin. Üçüncü tünelin sonunda eski bir servis asansörü var. Çalışıyorsa sığınağın dış kapısına iki kat aşağıdan ulaşırsınız. Çalışmıyorsa… yürürsünüz. Eğer kapıya varırsanız Leyla’nın işaretini kullan.”

Mira fısıldadı.

“Ben o işareti hatırlamıyorum.”

Nadir ceketinin cebinden küçük, yıpranmış bir metal parça çıkardı. Üzerinde kırık daire ve üç nokta vardı.

“Hatırlarsın,” dedi. “Sadece henüz hatırlaman gerekmemişti.”

Mira parçayı aldı. Parmakları metalin üstünde gezindi. Bir an için yüzünde çocukluğundan kalma bir ifade belirdi. Sonra onu hemen sakladı.

Dışarıdan metal perdeye bir darbe geldi.

Herkes sustu.

İkinci darbe daha güçlüydü.

Nadir içini çekti.

“Zamanımız bitti.”

Aras silahını kaldırdı. “Kaçış yolu?”

“Arka menfez. Dar. Senin zırhla geçmen zor olacak.”

“Geçerim.”

“Gençler hep böyle der. Sonra havalandırma boşluğunda sıkışıp ölürler.”

Üçüncü darbe metal perdeyi içeri doğru büktü. Kırmızı bir tarama çizgisi kapı aralığından sızdı.

Mira, “Sen?” dedi.

Nadir masanın üstündeki birkaç kabloyu çekti. “Ben yaşlıyım, huysuzum ve bu odaya benden başka kimsenin dokunmasına izin vermem.”

“Gel bizimle.”

“Hayır.”

“Nadir—”

“Annen de böyle bakardı,” dedi adam. “İnsana sanki gitmesi gereken yerden başka bir yere gitme hakkı varmış gibi.”

Mira’nın yüzü dağıldı ama ağlamadı.

Nadir arka duvardaki paneli açtı. Dar bir menfez ortaya çıktı.

“İçeri. Şimdi.”

Aras önce Mira’yı geçirdi. Mira itiraz edecek gibi oldu ama kapıdaki metal tekrar bükülünce menfeze girdi. Aras arkasından sığmaya çalışırken zırhının omuz plakası kenara takıldı. Nadir küfür edip bir anahtar fırlattı.

“Sol bağlantıyı çöz, yoksa orada doğarsın.”

Aras plakayı çıkardı. Omzu açıkta kaldı. İçeri girdi.

Tam menfezin kapağı kapanırken Nadir ona baktı.

“Avcı.”

Aras durdu.

“Eğer çekirdeğin seni geri çağırırsa, kıza söyle. Saklama. Kahramanlık yapmaya çalışma. Kahramanlar genelde etrafındaki herkesi öldürür.”

Aras bir anlık duraksamadan sonra başını salladı.

Nadir kapağı kapattı.

Kısa bir süre sonra bakım odasından patlama, kıvılcım ve metal çığlıkları geldi. Mira menfezin içinde durdu.

“Geri dönmeliyiz.”

“Hayır.”

“Onu öldürecekler.”

“Bizi geciktirmek için kaldı.”

“Bu onu ölüme bırakmak demek!”

Aras dar tünelde ona yetişti. Sesini alçak tuttu.

“Geri dönersek o zaman gerçekten boşa kalmış olur.”

Mira’nın gözleri doldu. Bu kez saklayamadı. Ama ağlamadı. Yalnızca dişlerini sıktı ve sürünmeye devam etti.

Aras arkasından ilerlerken göğsündeki çekirdek yeniden titredi.

Bu kez titreme daha uzun sürdü.

Nadir’in cihazı bileğinde çok hafif ısındı. İç yankıyı bozuyordu ama tamamen kesmiyordu. Aras bir an için kulaklığında Merkez’in sesini duyar gibi oldu.

İtaat et.

Ses gerçek değildi.

Ya da gerçek kadar yakındı.

İtaat et.

Aras çenesini sıktı. Önündeki Mira’ya baktı. Saçları kirlenmiş, elleri yaralanmış, nefesi kesilmişti. Ama hâlâ ilerliyordu. Korkuyordu ve yine de ilerliyordu. Aras bunun, korkunun yokluğundan daha zor bir şey olduğunu düşündü.

Menfez, dar bir servis boşluğuna açıldı. Oradan eski metro raylarına indiler. Kalpgüzer hattı, haritadakinden daha geniş ve daha karanlıktı. Tavanın bir kısmı çökmüş, rayların üstüne beton bloklar düşmüştü. Duvarlarda eski istasyon ilanları vardı. Bazılarında gülümseyen aileler, temiz evler, parlak şehir manzaraları görünüyordu. Hepsinin üstü zamanla lekelenmişti.

Mira sessizce yürümeye başladı.

Aras birkaç adım sonra konuştu.

“Nadir hayatta kalabilir.”

Mira durmadı.

“Bunu beni rahatlatmak için mi söyledin?”

“Evet.”

Mira bu kez durdu. Döndü. Gözleri hâlâ kızarıktı ama yüzündeki ifade şaşkındı.

“Sen… bunu bilerek mi yaptın?”

“Evet.”

“Berbat yaptın.”

“Biliyorum.”

Mira birkaç saniye ona baktı. Sonra beklenmedik şekilde, çok kısa, çok yorgun bir gülümseme verdi.

“Yine de denedin.”

Bu cümle Aras’ın göğsünde tuhaf bir yere dokundu. Acıtmadı. Rahatlatmadı da. Sadece orada durdu.

“Devam etmeliyiz,” dedi.

“Biliyorum.”

Bu kez Mira önden yürürken Aras’la arasındaki mesafe biraz daha azdı.

Kalpgüzer hattında ilerledikçe, tünelin duvarlarında daha fazla işaret belirdi. Bazıları eski kaçak sembolleriydi. Bazıları çocuk çizimleri gibi görünüyordu. Bazıları ise Aras’ın hiç bilmediği bir dilde yazılmıştı. Mira bazılarına dokunuyor, bazılarını görmezden geliyordu. Bir işaretin önünde özellikle durdu: kırık bir kalp çizimi ve çevresinde üç halka.

“Bu ne?” dedi Aras.

Mira’nın sesi çok alçaktı.

“Annemin işareti olabilir.”

“Emin değil misin?”

“Annem çok az şeyini bana bıraktı. Bıraktıklarının çoğu da şifre gibi.”

“Belki seni korumak için.”

Mira ona baktı.

Bu kez bakışında keskinlik yoktu.

“Az önce bunu sen mi söyledin?”

Aras, “Evet,” dedi.

“Garip.”

“Neden?”

“Çünkü kulağa neredeyse iyi niyetli geldi.”

Aras’ın verecek cevabı yoktu. Belki de bazı cümleler cevap için değil, küçük bir boşluk açmak için söylenirdi. O boşluğun içine güven hemen girmedi. Ama kuşku biraz yer değiştirdi.

Tünelin sonunda eski servis asansörüne ulaştılar.

Asansör, paslı bir kafesten ibaretti. Üstünde “YETKİSİZ GEÇİŞ YASAKTIR” yazıyordu. Panelin yarısı kırılmıştı. Kalan tuşlardan yalnızca biri çalışıyor gibi yanıp sönüyordu. Mira Nadir’in verdiği metal parçayı panelin altındaki boşluğa yerleştirdi. Önce hiçbir şey olmadı. Sonra duvarın içinden çok eski bir mekanizma uyanır gibi hırıltı geldi.

Asansör kapısı aralandı.

Mira nefesini tuttu.

“Çalışıyor.”

Aras içeri baktı. Zemin paslıydı ama dayanabilirdi. Tavanda küçük bir kamera kalıntısı vardı; ölü görünüyordu. Yine de emin olmak için kablosunu kesti. İkisi içeri girdi.

Kapı kapanırken tünelin gerisinden kırmızı bir ışık belirdi.

Mira hemen geri çekildi.

Uzakta üç siluet görünüyordu. Toplayıcı mı, Merkez dronu mu, yoksa başka bir şey mi, ayırt etmek zordu. Ama takip ediyorlardı.

Aras paneldeki tuşa bastı.

Asansör hareket etmedi.

“Şimdi bozulma,” dedi Mira.

Aras paneli açtı. Kabloları inceledi. Nadir’in cihazı bileğinde ısınıyor, göğsündeki çekirdek düzensiz atıyordu. Arkadaki kırmızı ışık yaklaşıyordu.

“Aras?”

“Bir saniye.”

“Bir saniyemiz yok.”

“Biliyorum.”

Kablolardan ikisini çıplak eliyle birleştirdi. Elektrik kolundan geçti. Kasları kasıldı ama bırakmadı. Asansör titredi, sonra aşağı doğru inmeye başladı. Kapının arasından kırmızı bir tarama ışığı içeri süzüldü ama asansör çoktan hareket etmişti.

Mira duvara yaslandı. Gözlerini kapadı. Nefesi hâlâ hızlıydı.

“Az önce… korktum,” dedi.

Aras ona baktı.

“Biliyorum.”

“Yine ‘sakin kal’ demedin.”

“İstemediğini söyledin.”

Mira gözlerini açtı. Aras’a baktı. Asansörün sarı ışığı yüzlerini yorgun ve soluk gösteriyordu. Aralarında hâlâ mesafe vardı. Ama bu mesafenin içinde artık yalnızca kuşku değil, fark edilmiş küçük şeyler de vardı.

“Hatırladın,” dedi Mira.

Aras bunun ne kadar önemli olduğunu anlamadı.

Ama Mira anlamış gibiydi.

Asansör birkaç dakika sonra sert bir sarsıntıyla durdu. Kapı açıldı. Karşılarında geniş, karanlık bir boşluk vardı. Bir tünel değil, eski bir yer altı istasyonunun devasa alt salonu. Tavandan sarkan kırık ışıkların arasında uzakta metal bir kapı görünüyordu. Kapının üstünde hiçbir resmi işaret yoktu. Sadece el ile kazınmış üç nokta ve kırık bir daire.

Mira yutkundu.

“Sığınak,” dedi.

Aras çevreyi taradı.

Isı izleri vardı. Çok sayıda. Kapının arkasında insanlar yaşıyordu.

Bu iyi haber olabilirdi.

Ya da kötü.

Kapıya yaklaştıklarında duvarın içindeki eski bir hoparlör cızırdadı.

“İşaret.”

Ses boğuktu. Kadın mı erkek mi belli değildi.

Mira Nadir’in verdiği metal parçayı kaldırdı. Sonra durdu. Parmakları parçanın üstündeki çizgileri yokladı. Gözlerini kapadı. Bir an için sanki sekiz yaşındaki haline dönmüş gibi oldu. Aras onu rahatsız etmedi.

Mira kapının yanındaki paslı panele üç kez dokundu. Sonra bekledi. Sonra bir kez daha dokundu. Ardından metal parçayı panelin altındaki dar yuvaya yerleştirdi.

Kapının içinden kilit sesleri geldi.

Birinci kilit.

İkinci.

Üçüncü.

Ağır kapı yavaşça açıldı.

İçeriden sıcak bir hava sızdı. Yemek kokusu. İnsan sesi. Uzakta bir çocuğun ağlaması. Eski bir jeneratörün uğultusu. Yaşayan bir yerin dağınık, kusurlu, gerçek nefesi.

Mira’nın omuzları ilk kez biraz düştü.

Rahatladı.

Aras bunu gördü.

Ve göğsünde küçük bir şey, rahatlayan başka birinin rahatlamasına karşılık verdi.

Kapının aralığından yüzü kapüşonlu biri çıktı. Önce Mira’ya baktı. Sonra Aras’ın zırhına. Sonra göğsündeki mavi çekirdeğe.

“İçeri,” dedi. “Hızlı.”

Mira bir adım attı. Sonra durup Aras’a baktı. Sanki onu içeri çağırmanın doğru olup olmadığını son kez tartıyordu. Aras bu tereddüdü anladı.

“İstersen burada kalırım,” dedi.

Mira’nın gözlerinde şaşkınlık belirdi.

“Öyle yaparsan ölürsün.”

“Evet.”

“Bunu neden söylüyorsun?”

Aras birkaç saniye düşündü.

“Çünkü içeri girip girmemem senin kararın olmalı.”

Mira ona uzun süre baktı.

Bu, güven değildi.

Ama güvenin uzağında da değildi artık.

“Gel,” dedi sonunda. “Ama arkamda yürüme.”

“Yanında?”

“Fazla alışma.”

Aras başını salladı.

Birlikte kapıdan içeri girdiler.

Kapı arkalarından ağır ağır kapanırken, üstlerinde eski metal kilitler yerine oturdu. Dışarıdaki tünel sesi kesildi. İçerideki uğultu büyüdü. Sığınak onları yutmuştu.

Ve aynı anda, sığınağın daha derinlerinde, ışığı bozuk küçük bir odada, bir adam eski bir iletişim cihazının başına oturdu.

Parmakları titriyordu. Korkudan mı, suçluluktan mı, alışkanlıktan mı, belli değildi. Cihazın üstünde Merkez frekansına bağlanmak için kullanılan eski bir kod dizisi vardı. Adam önce kapıya baktı. Sonra cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı: iki çocuk, kirli yüzleriyle kameraya bakıyordu.

Adam gözlerini kapadı.

“Affedin,” diye fısıldadı.

Sonra cihazı çalıştırdı.

Hattın diğer ucunda uzun bir cızırtı oldu.

Ardından soğuk bir ses duyuldu.

“Rapor ver.”

Adam dudaklarını ıslattı.

“Sığınak kapısı açıldı,” dedi. “Rezonans taşıyıcısı burada.”

Kısa bir sessizlik.

“Yanında kim var?”

Adamın bakışı kapalı kapıya kaydı.

“Sapmış avcı,” dedi. “Göğsünde mavi çekirdek olan çocuk.”

Hattın diğer ucundaki ses değişmedi.

“Onları içeride tut. Ekip yönlendiriliyor.”

Adamın eli fotoğrafı sıktı.

“Bana söz verdiniz.”

“Düzen sözünü tutar.”

Bağlantı kesildi.

Adam bir süre karanlık ekrana baktı. Sonra başını ellerinin arasına aldı.

Sığınağın girişinde ise Aras, göğsündeki çekirdeğin bir kez daha düzensiz attığını hissetti.

Bu kez nedenini anlamadı.

Ama ilk kez, karanlığın sessiz olmadığını biliyordu.

Ve güvenli yer diye bir şeyin, belki de yalnızca kapısı henüz açılmamış tuzaklara verilen başka bir ad olduğunu.


Bölüm Tamamlandı

Susturulamayan Nabız

29 dk
Okuma Süresi
2/2
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
Kalbimi Susturursan…, Bölüm 2
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.