Şehir, geceleri iki farklı renkte nefes alırdı.
Batı yakası her zaman maviye çalardı. Göğe yükselen çelik kulelerin cam yüzeylerinde düzenli aralıklarla akan ışık şeritleri, damarlarında kan değil de soğuk elektrik taşıyan dev bir organizmayı andırırdı. Her pencere, her geçit, her kontrol kapısı aynı ritme bağlıydı. Yaya yollarının kenarlarına gömülü ince led çizgiler bile insanlara nereye basmaları gerektiğini hatırlatırdı. Kaldırımlarda yürüyenler, birbirine çarpmadan, birbirine bakmadan, birbirinin varlığını fazla fark etmeden ilerlerdi. Yüzleri sakindi. Sesleri alçaktı. Adımları ayarlıydı.
Doğu yakası ise hiçbir zaman tek bir renkte kalmazdı.
Bazen mor bir sis yükselirdi sokak aralarından; bazen paslı tabelaların arkasından kızıl bir ışık patlar, gökdelenlerin kırık yüzeylerinde kısa süreliğine çiçek gibi açılırdı. Orada elektrik kabloları yerin altında değil, binaların arasında asılı dururdu. Duvarlarda eski bildiriler, yarısı sökülmüş yasak afişleri, kimsenin üstünü boyamaya cesaret edemediği semboller ve çocukların yaptığı anlaşılmaz çizimler vardı. Doğu’da insanlar daha yüksek sesle konuşur, daha hızlı yürür, bazen sebepsiz yere güler, bazen kalabalığın ortasında durup ağlayabilirdi. Bu yüzden Doğu, resmi kayıtlarda uzun süredir başka bir adla geçiyordu.
Kontrol Edilemeyen Bölge.
Ama halk ona hâlâ eski adını fısıldardı.
Altşehir.
Aras, devriye aracının karartılmış camından o tarafa bakarken gözlerini kısmadı. Gözleri acımadı. İçinde bir sıkıntı da duymadı. En azından sistem kayıtları böyle söyleyecekti. Bileğine gömülü ince metal halkadan nabız verisi, solunum düzeni, kas gerilimi ve duygu tepkileri saniyede üç kez merkez sunuculara gönderiliyordu. Aras’ın verileri her zamanki gibi tertemizdi.
Nabız: 48.
Solunum: dengeli.
Duygu dalgalanması: yok.
Terleme: görev öncesi kabul edilebilir sınırda.
Karar mekanizması: stabil.
Düzen Çekirdeği: uyumlu.
Bir insanın içinde hiçbir şey kıpırdamadan da yaşayabileceğini ilk öğrendiğinde on bir yaşındaydı. O zamanlar bunun bir ceza olduğunu sanmıştı. Sonra bunun bir ayrıcalık olduğu öğretilmişti. Daha sonra bunun aslında hayatta kalmanın tek yolu olduğuna inanmıştı. Şimdi ise inanç kelimesi bile fazla duygusal geliyordu. Aras sadece biliyordu. Bilmek, inanmaktan daha temizdi. Bilmekte titreme yoktu. Şüphe yoktu. Geri dönüş yoktu.
Karşı koltukta oturan Eren, miğferini dizlerinin üstünde çevirirken homurdandı.
“Bu seferki kayıtlar farklı,” dedi. “Merkez boşuna dördüncü seviye av emri çıkarmaz.”
Aras başını çevirmedi. Camdaki yansımasında kendi yüzünü gördü. Siyah saçları görev öncesi yağmurdan hâlâ hafif nemliydi. Çenesindeki eski kesik izi, araç içindeki mavi ışıkta olduğundan daha soluk görünüyordu. Yüzü, yıllar içinde ne kadar az değişmişse ifadesi de o kadar az değişmişti. Kendisini çocukken görse tanımazdı belki. Ama sistem onu tanırdı. Sistem her şeyi tanırdı.
“Dosyada ne yazıyorsa odur,” dedi.
Eren güldü. Bu gülüş kısa, boğuk ve alışkanlıktan yapılmış bir şeydi. Avcılar arasında gerçek gülüşler pek uzun sürmezdi.
“Dosyada ‘kaçak taşıyıcı’ yazıyor. Ama güç dalgalanması iki blok ötedeki tarayıcıları kör etmiş. Üç devriye dronu kayıp. Bir saha ekibi sinyal vermeyi kesmiş. Buna hâlâ kaçak taşıyıcı diyorsak, kelimeler de duygular gibi yasaklanmalı bence.”
Aras bu kez ona baktı. Eren’in omzundaki zırh plakasının kenarında taze bir çizik vardı. Bugünkü operasyon için acele hazırlanmıştı. Gözlerinin altında uykusuzluk izi belli oluyordu. Düzen Çekirdeği takılmış her avcıda baskılama vardı ama herkes Aras kadar kusursuz değildi. Bazılarının içinden eski hayatın küçük parçaları hâlâ sızardı. Eren de onlardan biriydi. Bazen gereksiz konuşur, bazen gereksiz öfkelenir, bazen de gereksiz yere bir şeyi umursarmış gibi görünürdü.
Aras, bunun operasyonel bir zayıflık olduğunu düşünürdü.
“Görevin amacı kelimeleri tartışmak değil,” dedi. “Hedefi bulacağız. Etkisiz hale getireceğiz. Çekirdeği çıkarıp merkeze teslim edeceğiz.”
“Canlı mı?”
“Emir açık.”
Eren’in parmakları miğferin kenarında durdu.
“Emir her zaman açıktır,” dedi alçak sesle. “Bazen fazla açık.”
Aras cevap vermedi. Çünkü cevap vermek gereksizdi. Çünkü gereksiz olan her şey, bir gün insanı yanlış yerde tereddüt ettirirdi.
Araç aniden yavaşladı. Ön paneldeki holografik harita titredi, ardından mavi çizgilerle belirlenmiş rota kırmızı bir uyarı halkasıyla kesildi. Sürücü koltuğunda oturan otomatik pilot ünitesi, metalik bir sesle bildirim geçti.
“Altşehir sınır hattına ulaşıldı. Düzen frekansı zayıflıyor. Manuel görev protokolü önerilir.”
Eren miğferini taktı. İçerideki hava bir anda daha dar geldi. Aras kendi miğferini almadı. Onun yüzünü saklamaya ihtiyacı yoktu. Hedefler genelde yüzüne bakmadan ölürdü.
Kapı açıldığında gece içeri doldu.
Altşehir’in kokusu farklıydı. Yağmur, pas, yanmış kablo, ucuz yemek tezgâhlarından kalan yağ, eski betonun içine işlemiş nem ve insanların uzun süre bastırılmamış duygularının görünmez ağırlığı. Merkez raporları bu kokuyu “hava kirliliği” diye sınıflandırırdı. Aras için bu yalnızca işlem dışı bir veriydi. Burnundan geçti, kayboldu.
Ekip aracı terk etti. Beş avcı, iki destek dronu ve arkalarında sessizce kayan küçük bir çekirdek taşıma kapsülü. Sokak lambaları düzensiz yanıp sönüyordu. Binaların arasından sarkan kablolar rüzgârla hafifçe sallanıyor, bazı pencerelerin arkasında insanlar perde aralıklarından bakıp hemen geri çekiliyordu. Altşehir’de yaşayanlar avcıların sesini yürüyüşlerinden tanırdı. O yürüyüşte acele olmazdı. Korku olmazdı. Pazarlık olmazdı.
Sadece sonuç olurdu.
Aras bileğindeki halkayı iki parmağıyla yokladı. İnce mavi bir çizgi derisinin altından göğsüne doğru ilerledi ve kaburgalarının arasında gömülü duran Düzen Çekirdeği hafifçe ısındı. Isınma hissi acı değildi. Rahatlık da değildi. Vücudun kendisine ait olmayan bir şeyi artık kendisinden saymaya alışmasıydı.
“Formasyon,” dedi.
Diğerleri dağıldı.
Sokak, haritada sadece C-17 geçidi olarak görünüyordu. Gerçekte ise iki yüksek bina arasında sıkışmış, üst katlardan atılan çamaşır ipleriyle, kaçak enerji borularıyla ve yasak antenlerle örülmüş dar bir yarı tüneldi. Duvarların birinde büyük harflerle yazılmış soluk bir cümle vardı:
KALP SUSTUĞUNDA İNSAN KALIR MI?
Biri üstünü mavi boyayla kapatmaya çalışmış, ama boya yağmurda akmıştı. Harfler hâlâ okunuyordu.
Eren yazıya kısa bir bakış attı.
“Bunu sevmedim,” dedi.
Aras yürümeye devam etti.
“Duvar yazıları hedef değildir.”
“Bazen hedefin kim olduğunu duvarlar daha önce söyler.”
Aras’ın içinden buna karşılık gelecek bir cümle geçti mi, emin değildi. Belki geçti. Belki sadece çevresel gürültüydü. Sistem, gereksiz düşünceleri duygusal kalıntı olarak sınıflandırırdı. Aras bunu bildiği için onları büyütmezdi.
Sol kulaklığında Merkez’in sesi duyuldu.
“Avcı Birim Yedi, hedef sinyali üç yüz metre ileride. Rezonans değeri yükseliyor. Yaklaşırken duyusal teması sınırlayın. Hedefin bakış teması üzerinden geçici nörolojik bozulma yaratabildiği değerlendiriliyor.”
Eren mırıldandı.
“Yani gözlerine bakmayın diyorlar.”
Aras, “Gerekirse bakmayız,” dedi.
“Gerekirse?”
“Gerekirse öldürürüz.”
Cümle havada soğumadan sokağın ucunda bir patlama oldu.
Ses, normal bir patlamadan daha farklıydı. Önce keskin bir çatırdama duyuldu, ardından havanın kendisi içeri doğru bükülmüş gibi bir boşluk hissi yayıldı. Sokak lambaları aynı anda söndü. Destek dronlarından biri sinyal kaybederek duvara çarptı ve kıvılcımlar içinde yere düştü. Diğer dron yükselmek isterken görünmeyen bir kuvvet tarafından aşağı çekildi.
Eren küfretti. İki avcı sağdaki kapı boşluğuna geçti. Aras silahını kaldırdı.
Kullandıkları silahlar mermi atmazdı. Mermi, kaos taşıyıcılarına karşı fazla eski, fazla kaba ve çoğu zaman fazla merhametli kalırdı. Avcı silahları, hedefin çekirdek frekansını kırmaya yönelik sıkıştırılmış düzen darbeleri gönderirdi. Eğer doğru yerden vurursan hedef düşerdi. Eğer yanlış yerden vurursan hedef yine düşerdi ama geriye alınacak çekirdek kalmayabilirdi.
Aras yanlış vurmazdı.
Dumanın içinden biri koşarak çıktı. On yedi, belki on sekiz yaşlarında bir çocuktu. Üzerinde yırtık bir mont, elinde kanlı bir bez vardı. Gözleri büyümüştü. Aras’a çarpmadan önce durmaya çalıştı ama ayakları kaydı. Aras bir adım yana çekildi. Çocuk yere kapaklandı.
“Lütfen,” dedi çocuk. “Orada insanlar var.”
Eren silahını indirmedi. “Hedef nerede?”
“Bilmiyorum. Ben sadece—”
Çocuğun cümlesi boğazında kaldı. Gözleri Aras’ın göğsüne, zırhın altında parlayan ince mavi çizgiye kaydı. Tanıdı. Herkes tanırdı.
“Avcı…”
Bu kelimede korkudan fazlası vardı. Nefret de vardı. Ama nefret, korkudan daha sıcak olduğu için daha kolay fark edilirdi.
Aras çocuğun yanından geçti.
“Bölgeyi boşalt,” dedi.
Çocuk arkasından bağırdı.
“Onu öldürmeyin!”
Aras durmadı.
Eren yetişip yanında yürüdü. “Hedefi tanıyor olabilir.”
“Olabilir.”
“Sorguya çekebiliriz.”
“Zaman kaybı.”
“Ya siviller varsa?”
Aras nihayet ona baktı. Bu kez bakışı daha sert değildi; sadece daha düzdü. Bir insanın içinde hiçbir şey yoksa, sertliğe de gerek kalmazdı.
“Kaos dalgalanması büyürse sivil sayısı artar,” dedi. “Hedef hızlı düşerse kayıp azalır.”
Eren cevap vermedi. Çünkü bu doğruydu. En azından Merkez’in öğrettiği doğrular arasında, itiraz etmesi en zor olanlardan biriydi.
Bir sonraki sokak daha genişti. Eski bir pazar yeriydi burası. Gündüzleri kaçak yiyecek, sahte kimlik, ikinci el batarya ve yasak müzik kayıtları satılan tezgâhlar gece yarısı devrilmiş, üstlerindeki tenteler yağmurla ağırlaşmıştı. Ortada küçük bir kalabalık vardı. İnsanlar kaçmak istiyor ama bir şey onları yerinde tutuyordu. Bazıları ağlıyor, bazıları dizlerinin üstüne çökmüş dua ediyor, bazıları ise boş gözlerle havaya bakıyordu.
Pazar yerinin tam ortasında pembe-kızıl bir ışık nabız gibi atıyordu.
Aras ışığın kaynağını önce net seçemedi. Rezonans alanları görüntüyü bozar, özellikle de Düzen Çekirdeği ile temas ettiğinde zihnin gerçeklik algısında kısa süreli dalgalanma yaratırdı. Bu yüzden avcılar hedefe yaklaşırken genellikle filtre kullanırdı. Aras gözünün önüne inen yarı saydam arayüzü açtı. Dünya mavi çizgilere, sıcaklık haritalarına, frekans halkalarına bölündü.
Kalabalık: yirmi üç kişi.
Yaralı: altı kişi.
Ölü: iki kişi.
Aktif kaos izi: yüksek.
Hedef: merkezde.
Aras, filtrenin ortasında belirlenen siluete baktı.
Genç bir kızdı.
İlk bakışta dosyadaki hiçbir şeyle uyuşmuyordu. Kaçak taşıyıcıların çoğu güç dalgalanması sırasında bedensel bozulma gösterirdi. Göz damarları kararır, cilt altında kırmızı çatlaklar belirir, bazıları kontrolsüz hareket eder, bazıları anlaşılmaz şeyler mırıldanırdı. Bu kız ise yerde diz çökmüş, kollarını bir çocuğun üzerine kapatmıştı. Çocuğun başından kan akıyordu. Kızın elleri kan içindeydi. Kendi kanı mı, çocuğun kanı mı belli değildi.
Etrafındaki ışık, onu korumak ister gibi genişliyor ve sonra korkmuş gibi içine çekiliyordu.
Mira.
Dosyadaki ad buydu.
Mira Erden.
Yaş: on dokuz.
Sınıf: Kayıtsız.
Çekirdek tipi: Rezonans.
Risk seviyesi: değişken.
Yakalama önceliği: yüksek.
Canlı teslim: tercih edilmez.
Aras silahını kaldırdı.
Kız başını kaldırmadı. Çocuğa bir şeyler söylüyordu. Sesi pazar yerindeki uğultunun arasından net duyulmuyordu ama tonunda panik vardı. Panik. Bu kelime Aras’ın zihninde soğuk bir etiket gibi belirdi. Panik, kontrol kaybının ilk kapısıydı. Panik kaosu büyütürdü. Panik sivilleri öldürürdü.
“Avcı Birim Yedi,” dedi Merkez. “Hedef görsel teyit edildi. Rezonans artışı kritik sınıra yaklaşıyor. Mesafeyi koruyun. Hedefi etkisiz hale getirin.”
Eren, Aras’ın yanına geldi.
“Çocuk var.”
“Görüyorum.”
“Temiz açı yok.”
Aras’ın parmağı tetiğin üzerinde durdu. Temiz açı vardı. Çocuğun başının üzerinden, kızın sol omzunun üç santim altına, çekirdeğin yan frekansına darbe indirebilirdi. Hedef bayılır, belki iç organlarında kalıcı hasar oluşur, ama alan dağılırdı. Çocuk hayatta kalabilirdi. Kalabalığın tamamı hayatta kalabilirdi.
Bir kişi düşer, yirmi kişi kurtulurdu.
Matematik basitti.
Aras tetiği çekmeye hazırlandı.
O anda kız başını kaldırdı.
Filtre önce gözlerini bozdu. Görüntü bir an kırıldı, mavi çizgiler birbirine girdi, sıcaklık haritası sanki yanlış bir veri okumuş gibi yükseldi. Aras’ın arayüzü kısa bir uyarı verdi.
Görsel temas riski.
Duyusal filtreyi güçlendir.
Ama Aras güçlendirmedi.
Çünkü Mira’nın gözleri korkmuştu.
Bu, operasyonel olarak önemsiz bir bilgiydi. Hedeflerin korkması beklenirdi. Kaçakların korkması beklenirdi. Ölmek üzere olanların korkması beklenirdi. İnsan bedeni, Düzen Çekirdeği takılmamışsa ölüm ihtimaline tepki verirdi. Göz bebekleri büyür, solunum hızlanır, kaslar ya kaçmaya ya saldırmaya hazırlanırdı. Aras bunu yüzlerce kez görmüştü.
Ama Mira’nın korkusu Aras’a bakmıyordu.
Mira’nın korkusu, kollarının altındaki çocuğa bakıyordu.
“Yardım edin,” dedi kız.
Kelime pazar yerinden değil, doğrudan Aras’ın göğsünün içinden gelmiş gibi yankılandı.
Aras’ın parmağı tetiğin üzerinde kaldı.
Düzen Çekirdeği bir an ısındı.
Sonra, yıllardır hiçbir görevde olmadığı kadar kısa, o kadar kısa ki normalde kayda bile değer bulunmaması gereken bir şey oldu.
Aras’ın kalbi ritmi kaçırdı.
Bir atım.
Sadece bir atım.
Ama o bir atım, mavi ışıkla çizilmiş kusursuz bir çizgide açılan ilk çatlak gibiydi.
Bileğindeki halka keskin bir uyarı titreşimi verdi.
Nabız düzensizliği: tespit edildi.
Duygu dalgalanması: belirsiz.
Düzen Çekirdeği: yeniden hizalanıyor.
Aras nefes almadığını fark etti. Bu da yanlıştı. Nefes otomatik olmalıydı. Görevde bilinçli olarak fark edilmemeliydi. Bedeni bir makine gibi çalışmalıydı. Fakat o anda kendi göğsünün içini duyuyordu. Sadece duyuyor da değildi; sanki içindeki bir şey, uzun süredir kilitli kaldığı yerden kapıyı bir kez yoklamıştı.
Eren’in sesi kulaklığında patladı.
“Aras?”
Aras cevap vermedi.
Mira hâlâ ona bakıyordu. Yüzünde düşmanlık yoktu. Avcı gördüğünde oluşması gereken nefret de yoktu. Sadece acil, çıplak ve korunmasız bir istek vardı. Yardım edin. Beni değil. Onu.
Bu ayrıntı, dünyadaki bütün düzen kurallarından daha sessiz ama daha inatçı biçimde Aras’ın zihnine yerleşti.
“Avcı Yedi-Bir,” dedi Merkez. Ses artık daha soğuktu. “Tetik gecikmesi tespit edildi. Görev durumunu raporla.”
Aras gözlerini kırptı.
Filtre tekrar oturdu. Mira’nın etrafındaki rezonans alanı genişliyor, pazar yerindeki metal parçalarını titretiyordu. Bir tezgâhın demir ayağı kendi kendine eğildi. Yukarıdaki kablolardan biri koptu, yere düşmeden havada asılı kaldı. Sivillerin bazıları çığlık attı.
Bu tehlikeydi.
Tehlike etkisiz hale getirilirdi.
Aras silahını yeniden doğrulttu.
Mira çocuğun üzerine biraz daha kapandı. Gözlerini kapatmadı. Başını çevirmedi. O anda Aras onun ölümü kabullendiğini değil, çocuğun yaşamasını kendi ölümünden daha önemli gördüğünü anladı.
Anlamak da yanlıştı.
Hedefi anlamak, hedefi sınıflandırmaktan farklıydı. Anlamak, araya mesafe değil bağ koyardı. Bağ, baskılanması gereken bir zayıflıktı.
Aras’ın parmağı tetiğe bastı.
Darbe çıkmadı.
Çünkü namluyu son anda yarım santim yana kaydırmıştı.
Düzen darbesi Mira’nın omzunu değil, arkasındaki kopmuş enerji panosunu vurdu. Pano patladı. Mavi bir halka yayıldı, rezonans alanının bir kısmını bastırdı ve çocuğun etrafındaki basıncı düşürdü. Mira irkilerek yere kapandı. Kalabalığın üzerindeki görünmez yük hafifledi. İnsanlar bir anda hareket edebildi. Bazıları çığlık atarak kaçtı.
Eren şaşkınlıkla Aras’a baktı.
“Ne yaptın sen?”
Aras’ın cevabı yoktu. Ya da vardı ama hiçbir kategoriye sığmıyordu.
Merkez daha sert konuştu.
“Avcı Yedi-Bir, sapma kaydedildi. Hedef hâlâ aktif. Derhal etkisiz hale getir.”
Mira başını tekrar kaldırdı. Bu kez gözlerinde sadece korku yoktu. Şaşkınlık da vardı. Aras’ın onu bilerek ıskaladığını anlamış mıydı? Belki. İnsanlar çoğu zaman ölmemeleri gereken anda ölmediklerini fark ederdi. Bunun bir mucize mi, hata mı, yoksa daha büyük bir felaketin başlangıcı mı olduğunu bilmeden.
Aras ileri adım attı.
Eren kolunu tuttu.
“Temas kurma. Merkez açık söyledi.”
Aras onun eline baktı. Eren hemen bıraktı.
“Çocuğu al,” dedi Aras.
“Ne?”
“Çocuğu al.”
“Sen hedefe tek başına mı yaklaşacaksın?”
“Evet.”
“Bu prosedüre aykırı.”
“Çocuk ölürse rapor daha uzun olur.”
Eren’in yüzünde kısa, karmaşık bir şey belirdi. Belki itiraz etmek istedi. Belki Aras’ın yalan söylediğini anladı. Ama o anda yerde kan kaybeden çocuk gerçekten vardı. Ve Eren gereksiz yere bir şeyleri umursayan biriydi.
“Üç saniyen var,” dedi.
Aras yürüdü.
Her adımda Düzen Çekirdeği göğsünde daha fazla ısındı. Rezonans alanı ona tepki veriyordu. Mavi ile pembe arasındaki hava titreşiyor, yağmur damlaları yere düşmeden yön değiştiriyordu. Pazar yerinin ortasında zamanın akışı incelmiş gibiydi. Sesler uzaktan geliyordu. Sirenler, Merkez’in uyarıları, kaçan insanların ayak sesleri, kırılan camlar… Hepsi bir perdenin arkasında kalmıştı.
Mira ayağa kalkmaya çalıştı ama dengesini kaybetti. Aras refleksle uzanıp kolunu tuttu.
Temas.
Bileğindeki halka aynı anda acı verecek kadar güçlü titreşti.
Yetkisiz temas.
Rezonans bulaşma riski.
Duygu stabilitesi: bozuluyor.
Mira’nın kolu beklediğinden daha sıcaktı. İnsan bedeni normalde de sıcaktı ama Aras uzun süredir bunu fark ederek birine dokunmamıştı. Avcılar hedefleri yakalarken zırh, kelepçe, eldiven, elektromanyetik bariyer kullanırdı. Ten, operasyonun dışında bırakılmış bir ayrıntıydı.
Mira irkilip kolunu çekmeye çalıştı.
“Bırak.”
“Sakin kal.”
“Beni öldüreceksin.”
“Şu anda hayır.”
Bu cümle Mira’yı daha çok korkuttu. Aras bunu yüzündeki gölgeden anladı.
“Şu anda mı?” dedi kız. Sesi çatlamıştı. “Yani birazdan mı?”
Aras cevap vermeden etrafı taradı. Eren çocuğu çekmişti. Destek avcılarından biri sivilleri koridorun dışına yönlendiriyor, diğeri silahını Mira’da tutuyordu. Merkez’in sesi kulaklıkta devam ediyordu ama Aras bazı kelimeleri ayıklayamıyordu. Duygusal parazit. Rezonans etkisi. Göz teması kesilsin. Hedef sabitlensin. Gerekirse ölümcül protokol.
Mira’nın çekirdeği göğsünün altında zayıf ama inatçı bir ışık gibi atıyordu. Bu, Düzen Çekirdeği’nin soğuk ve geometrik parıltısına hiç benzemiyordu. Daha düzensizdi. Daha canlıydı. Bazen kalp gibi, bazen kırık bir yıldız gibi, bazen de suya düşen ışık gibi dalgalanıyordu.
“Bunu kontrol edemiyorsun,” dedi Aras.
Mira nefes nefese kaldı.
“Ben kimseye zarar vermek istemedim.”
“İstemek önemli değil.”
“Tabii. Sizin için hiçbir şey önemli değil.”
“Alan büyürse herkes ölür.”
“Ben de onu durdurmaya çalışıyorum!”
Mira’nın sesi yükseldiği anda etraflarındaki rezonans tekrar kabardı. Yakındaki metal masa havaya kalkıp ikiye büküldü. Aras onu kolundan biraz daha sıkı tuttu. Mira acıyla yüzünü buruşturdu.
“Duygunu yükseltme,” dedi Aras.
Mira acı bir kahkaha attı. Kahkaha değil, kırılmış bir nefesti belki.
“Duygumu yükseltme mi? Bir çocuk önümde kan kaybediyordu. İnsanlar kaçıyordu. Siz beni vurmaya geldiniz. Bana ne yapmamı söyleyeceksin? Daha az insan olmamı mı?”
Bu soru, Aras’ın cevap vermek için eğitildiği sorulardan değildi.
Daha az insan olmak.
Cümle zihninde bir süre dönüp durdu. Sonra sistem onu bastırmaya çalıştı. Düzen Çekirdeği göğsünde bir sıkışma yarattı. Aras’ın nefesi düzeldi. Nabzı tekrar 50’ye indi. Veriler toparlanıyordu.
Ama tam o sırada Mira’nın eli onun göğsündeki zırha çarptı.
Bilerek değildi. Dengesini korumaya çalışırken olmuştu. Parmakları, zırhın altındaki mavi çekirdek hizasına denk geldi.
Mavi ışık ve pembe ışık birbirine dokunmadı.
Ama birbirini duydu.
Aras bunu başka türlü tarif edemezdi. Sanki iki ayrı odada kilitli iki ses, aynı anda duvara vurmuştu. Göğsünün içinde soğuk bir çizgi çatladı. Mira’nın gözleri büyüdü. Etraflarındaki hava aniden sessizleşti.
Sonra Aras, çocukluğundan beri ilk kez bir anı kokusu aldı.
Islak toprak.
Beyaz sabun.
Bir kadının eli saçlarını kuruturken söylediği eski bir ninni.
Annesi.
Kelime zihninde belirdiği anda Aras geri çekildi. Teması kesti. Düzen Çekirdeği şiddetle kasıldı. Gözlerinin önüne kırmızı bir sistem uyarısı düştü.
Yasaklı duygu izi tespit edildi.
Bellek sızıntısı.
Merkez müdahalesi önerilir.
Aras bir an için kendi bedeninin içinde yabancı gibi kaldı.
Annesi yoktu.
En azından kayıtlarında yoktu.
Düzen Akademisi’ne alınan çocukların aile kayıtları erişime kapatılırdı. Duygusal bağların görev kapasitesini düşürdüğü, aidiyetin yalnızca devlete yönlendirilmesi gerektiği öğretilirdi. Aras bunu biliyordu. Aras bunu kabul etmişti. Aras bunu düşünmüyordu.
Ama şimdi bir kadın eli saçlarını kurutmuştu.
Olmamış bir şey nasıl hatırlanırdı?
Mira onu izliyordu. Korkunun arasına başka bir ifade karışmıştı. Suçluluk mu? Hayret mi? Acıma mı? Aras acınmaktan nefret eder miydi? Nefret de bir duyguydu. O halde etmiyor olmalıydı.
“Sen…” dedi Mira. “Sen de duyabiliyorsun.”
Aras silahını tekrar kaldırdı.
Bu kez Mira geri çekilmedi.
“Hayır,” dedi. “Senin içinde de bir şey var.”
“Sus.”
Kelime sert çıktı. Gereğinden sert. Eren başını çevirdi. Diğer avcı silahını daha sıkı kavradı.
Mira’nın gözleri doldu ama ağlamadı.
“Beni öldürmen söylenmiş,” dedi. “Ama az önce öldürmedin.”
“Bu bir hataydı.”
Mira’nın bakışı göğsündeki mavi ışığa indi. Sonra tekrar yüzüne çıktı.
“İlk hata her zaman en tehlikelisidir,” dedi.
Bu cümleyi kim söylemişti? Mira mı? Yoksa Aras’ın içinde açılan o bellek kırığı mı? Bir an için ikisi birbirine karıştı. Pazar yerinin ışıkları titredi. Uzakta sirenler yaklaşıyordu. Merkez daha büyük bir birlik gönderiyordu. Eğer Aras hedefi şimdi bitirmezse operasyon onun kontrolünden çıkacaktı.
Kontrol.
Bütün hayatı bu kelimenin etrafına inşa edilmişti. Kontrol, insanı hayvandan ayırır demişlerdi. Kontrol, kaosu öldürür demişlerdi. Kontrol, acıyı gereksiz kılar demişlerdi. Kontrol, insanı özgürleştirir demişlerdi.
Ama Mira’nın elleri kan içindeydi ve tek istediği bir çocuğun yaşamasıydı.
Bu kaos muydu?
Aras, cevabı bilmediğini fark etti.
Bilmemek, korkudan daha tehlikeliydi.
“Diz çök,” dedi.
Mira yutkundu.
“Beni götürecek misiniz?”
“Diz çökersen çekirdeğini stabil tutabilirim.”
“Sonra?”
Sonra merkez gelecek. Sonra Mira kapsüle konulacak. Sonra çekirdeği çıkarılacak ya da denek olarak tutulacak. Sonra Aras rapor yazacak. Sonra bileğindeki düzensizlik verisi açıklanacak. Sonra Merkez onun zihnini tarayacak. Sonra belki bu geceyi hatırlamayacak.
Sonra şehir yine iki renkte nefes alacak.
Sonra hiçbir şey değişmeyecek.
Aras’ın içindeki kilitli kapı bu kez daha güçlü vuruldu.
“Sonra,” dedi, “yaşarsın.”
Bu açık bir yalandı.
Mira da anladı.
“Yalan söylemeyi bilmiyorsun,” dedi.
Aras cevap veremeden sol taraftaki çatıdan keskin bir ışık indi. Yeni bir birlik gelmişti. Siyah zırhlı üç avcı üst geçitten atladı. Liderlerinin omzunda beyaz bir çizgi vardı. Bu, saha komutanı işaretiydi. Aras onu tanıdı.
Komutan Selin Vey.
Düzen Akademisi’nde Aras’ın eğitmenlerinden biri olmuştu. İnsanın yüzüne bakarken bile onu bir insan olarak değil, düzeltilmesi gereken bir mekanizma olarak görebilenlerden. Kırk yaşlarında görünürdü ama avcıların yaşı dışarıdan anlaşılmazdı. Çekirdek insanı korur, onarır, bazen de içten içe tüketirdi.
Selin pazar yerine iner inmez durumu tek bakışta okudu. Yaralı çocuk, kaçan siviller, bozulan dronlar, Mira’nın kontrolsüz ışığı, Aras’ın hedefe fazla yakın duruşu.
“Yedi-Bir,” dedi. “Geri çekil.”
Aras silahını indirmedi ama geri de çekilmedi.
“Alan kısmen bastırıldı.”
“Gözlemliyorum. Geri çekil.”
“Çocuk tahliye ediliyor. Siviller—”
“Ben sana rapor istemedim.”
Aras’ın bileğindeki halka tekrar titreşti. Bu kez dışarıdan gelen bir komutla. Selin onun çekirdeğine öncelikli komut göndermişti. Geri çekil. İtaat et. Uyum sağla.
Göğsündeki mavi ışık güçlendi.
Aras’ın kasları bir an kendi isteği dışında gerildi. Bir adım geri atması gerekiyordu. Sistem bunu istiyordu. Selin bunu istiyordu. Merkez bunu istiyordu.
Mira’nın yüzüne baktı.
Kız artık ona yardım etmesini istemiyordu. Bunu istemekten vazgeçmişti. Çünkü bazı insanlar birinin el uzatabileceğine inanmamayı öğrenirdi. Mira da öyle bakıyordu. Korkuyordu, ama yardım beklemiyordu.
Bu bakış, Aras’ın göğsündeki ikinci düzensiz atımı doğurdu.
Nabız düzensizliği: kritik olmayan sapma.
Duygu dalgalanması: tanımsız.
Komuta uyumu: gecikiyor.
Selin’in gözleri daraldı.
“Aras,” dedi. Bu kez kod adı kullanmadı. “Görevin dışına çıkıyorsun.”
Aras, “Hedef canlı alınabilir,” dedi.
“Emir güncellendi. Ölümcül protokol.”
Mira’nın yüzündeki kan çekildi. Eren uzakta başını kaldırdı.
“Komutan,” dedi Eren, “çocuk hayatta. Alanı sakinleştirebilirsek—”
“Sen konuşma, Yedi-Üç.”
Selin’in arkasındaki iki avcı silahlarını kaldırdı. Namlu ışıkları Mira’nın göğsünde birleşti. Aras’ın zihni bir anda olasılıkları hesapladı. Üç silah. İki destek birimi. Selin yakın dövüşte üstün. Eren kararsız. Civiller kısmen tahliye edildi. Mira dengesiz. Kapsül hâlâ aktif değil. Kaçış rotası kuzey geçidi. Başarı olasılığı düşük.
Bu hesaplama, Aras’ın kendisini de hedeflerin arasına koyduğu ilk hesaplama oldu.
Bunu fark eder etmez içindeki sessizlik bozuldu.
“Kenara çekil,” dedi Selin.
Aras’ın yapması gereken basitti. Geri çekilecekti. Mira vurulacaktı. Şehir bir gece daha düzenli kalacaktı. Raporlarda hedefin tehlikeli olduğu, ölümcül protokolün gerekli görüldüğü, sivillerin minimum kayıpla tahliye edildiği yazacaktı. Aras’ın tetik gecikmesi ise daha sonra açıklanacaktı. Belki kısa bir çekirdek ayarı, belki bir zihinsel temizlik, belki de sadece bir uyarı.
Hayatı aynı çizgi üzerinde devam edecekti.
Ama çizgi çoktan kırılmıştı.
Mira fısıldadı.
“Ben ölmek istemiyorum.”
Bu cümle, dünyadaki en basit cümlelerden biriydi. Bir çocuk bile söyleyebilirdi. Bir suçlu da söyleyebilirdi. Bir yalancı da. Bir katil de. Bu yüzden, tek başına hiçbir şeyi kanıtlamazdı.
Yine de Aras’ın içinde bir şey o cümleyi duydu.
Ve bu kez sistem onu tamamen bastıramadı.
Selin elini kaldırdı.
“Vurun.”
Aras hareket etti.
Daha sonra bu anı hatırlamaya çalışsa, hangi kararın önce geldiğini bilemeyecekti. Mira’yı korumaya karar verdiği için mi bedenini öne attı, yoksa bedeni öne atıldığı için mi karar verdiğini sandı? Düzen Çekirdeği eğitimleri refleksleri keskinleştirirdi. Aras’ın refleksleri onlarca kez hayat kurtarmıştı. Ama ilk kez bir hedefin hayatını kurtarmak için çalışıyordu.
Üç düzen darbesi aynı anda ateşlendi.
Aras Mira’nın önüne geçti.
İlk darbe omzuna çarptı. Zırh emdi ama kemikleri titretti. İkincisi göğsündeki çekirdeğin kenarına vurdu ve mavi ışığı bir an kör edici hale getirdi. Üçüncü darbe kolunu sıyırıp arkasındaki taş duvarı parçaladı.
Mira çığlık attı.
Bu çığlıkla birlikte rezonans patladı.
Ama bu kez kontrolsüz bir yıkım gibi değil, bir savunma refleksi gibi yayıldı. Pembe-kızıl ışık Aras’ın mavi çekirdeğine çarptı, oradan kırıldı, ikisinin çevresinde kısa süreliğine yarı saydam bir halka oluşturdu. Selin ve diğer avcılar geriye savruldu. Camlar patladı. Yağmur damlaları havada donmuş gibi asılı kaldı.
Aras dizlerinin üzerine düşmedi. Düşmemesi gerekiyordu. Eğer düşerse Mira da düşerdi.
Mira arkasında nefes nefeseydi.
“Sen…”
“Koş,” dedi Aras.
“Ne?”
“Koş.”
“Kimsin sen?”
Bu soru garip bir şekilde Aras’ın kendi içinde de yankılandı.
Kimsin sen?
Avcı Yedi-Bir.
Düzen Akademisi mezunu.
Merkez’e bağlı saha infaz birimi.
Duygu baskılama uyumu yüzde doksan dokuz nokta sekiz.
Altşehir operasyonlarında başarı oranı en yüksek genç avcı.
Bunların hepsi doğruydu.
Ama o anda hiçbiri cevap gibi gelmedi.
Selin yerden kalkıyordu. Zırhındaki çizgiler kırmızı uyarıyla yanıp sönüyordu. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece soğuk, keskin bir öfke vardı. Öfke, baskılanmış insanlarda daha tehlikeli olurdu; çünkü kendine öfke demeyi reddeder, emir zannederdi.
“Aras,” dedi Selin. “Son uyarı. Hedeften uzaklaş.”
Aras silahını ona doğrulttu.
Eren uzakta donakaldı.
“Aras, yapma,” dedi.
Aras, Eren’e bakmadı. Çünkü bakarsa, onun yüzünde göreceği şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Korku mu? İhanet mi? Anlayış mı? Bunların hiçbirine hazır değildi.
Mira’nın bileğini tuttu.
“Sol geçit.”
Mira, “Orada kapan var,” dedi.
Aras ilk kez şaşırdı. “Bunu nereden biliyorsun?”
“Ben burada yaşıyorum.”
Basit bir cevaptı. Aras’ın haritalarından daha basit, Merkez’in taramalarından daha güvenilir bir cevap.
“Peki nereden?”
Mira nefesini toparlamaya çalıştı. “Kuzey değil. Aşağı.”
“Aşağıda kanal var.”
“Evet.”
“Zehirli.”
“Yaşamak da öyle.”
Bu cümleyi normalde Aras anlamsız bulurdu. Şimdi ise sadece zamanları olmadığını düşündü.
Selin tekrar ateş etti.
Aras Mira’yı iterek yan tarafa çekti. Darbe geçtikleri duvara çarptı. Beton patladı. Toz ve yağmur birbirine karıştı. Mira elini Aras’ın kolundan kurtarıp koşmaya başladı. Aras arkasından geldi. Bu kez onu yakalamak için değil, takip etmek için.
Pazar yerinin kenarındaki dar merdivenlerden aşağı indiler. Merdivenler kaygandı. Mira bir kez tökezledi. Aras kolundan tuttu. Bu kez temas daha kısa sürdü ama göğsündeki düzensizlik yine başladı. Artık tek bir atım değildi. Kalbi, yıllardır unuttuğu bir dili hecelemeye çalışıyor gibiydi.
Yukarıdan ayak sesleri geldi.
“Durmayın!” diye bağırdı Eren’in sesi.
Aras başını kaldırdı. Eren merdiven girişinde duruyordu. Silahı elindeydi ama namlusu aşağıda değildi. Selin’e mi, Aras’a mı, Mira’ya mı doğrulttuğu belli değildi.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Eren dişlerini sıktı ve merdiven girişindeki kontrol paneline ateş etti. Kapı sistemi kıvılcımlar saçarak kapandı. Selin’in sesi metalin arkasından keskin bir emir gibi yankılandı.
“Yedi-Üç!”
Eren cevap vermedi.
Aras birkaç saniye ona baktı.
Eren’in yüzünde korku vardı. Ama yanında, gereksiz yere bir şeyi umursayan insanlara özgü o aptalca kararlılık da vardı.
“Git,” dedi Eren.
Aras ilk kez ne söyleyeceğini bilemedi.
Teşekkür ederim demek uygun değildi. Avcılar birbirine teşekkür etmezdi. Teşekkür, kişisel borç yaratırdı. Borç, bağ demekti. Bağ, zayıflık.
Ama Eren az önce onun için hayatını bitirmiş olabilirdi.
Mira Aras’ın kolunu çekti.
“Gel!”
Aras döndü ve onun peşinden indi.
Merdivenler, şehrin alt damarlarına açılıyordu. Altşehir’in altında bile daha eski bir şehir vardı. Resmi haritalardan silinmiş bakım tünelleri, yağmur kanalları, kullanılmayan metro hatları, kaçak enerji odaları. Mira yolu biliyordu. Köşeleri tereddütsüz dönüyor, bazen metal boruların arasından eğilerek geçiyor, bazen karanlıkta el yordamıyla eski kapakları açıyordu. Aras onu takip ederken her adımda kendi geçmişinden biraz daha uzaklaştığını hissetti.
Bu hissin adı neydi?
Korku olabilirdi.
Özgürlük olabilirdi.
İkisi birbirine bu kadar benzer miydi?
Bir noktada durmak zorunda kaldılar. Dar bir bakım odasına girdiler. Tavandan su damlıyordu. Duvarlarda eski şehir planlarının yarısı silinmiş çizimleri vardı. Mira sırtını duvara yasladı, nefes almaya çalıştı. Göğsündeki pembe ışık zayıflamıştı ama tamamen sönmemişti. Aras kapının yanında durdu, silahını koridora çevirdi.
Uzun süre konuşmadılar.
Yukarıdan gelen patlama sesleri ve uzaktaki sirenler kanal duvarlarında boğuk yankılara dönüşüyordu. Şehir hâlâ nefes alıyordu. Mavi ve pembe, yukarıda birbirine diş geçiriyordu. Aşağıda ise iki kaçak, iki ayrı dünyanın yanlış taraflarına düşmüş iki insan, nemli betonun içinde aynı sessizliği paylaşıyordu.
Mira sonunda konuştu.
“Ben Mira.”
Aras cevap vermedi.
“Kayıtlarda zaten gördün, değil mi?” dedi. “Adımı, yaşımı, tehlike seviyemi. Belki annemin adını bile.”
Annesinin kelimesi Aras’ın içinde yine belli belirsiz bir koku uyandırdı. Islak toprak. Beyaz sabun. Bir ninni. Çabuk geçti, ama geçtiği yeri boş bırakmadı.
“Benim annemin adı Leyla,” dedi Mira. “Eğer kayıtlarında yazmıyorsa diye söylüyorum. Babamın adı da Cem. İkisi de ölü. Beni kimse aramıyor. Kimseye ait değilim. Belki bu yüzden beni daha kolay öldürebileceğinizi düşündüler.”
Aras kapıdan gözünü ayırmadı.
“Konuşarak çekirdeğini yoruyorsun.”
“Sen de beni dinleyerek kendi çekirdeğini yoruyorsun.”
Bu cevap Aras’ı susturdu.
Mira yere doğru kayarak oturdu. Üzerindeki sade hırka yağmur ve tozla ağırlaşmıştı. Az önceki pazar yerinde gördüğü ışıklı, tehlikeli figürden geriye yalnızca yorgun bir kız kalmıştı. Bu Aras’ı rahatsız etti. Çünkü hedeflerin yorgun görünmesi, onları daha az tehlikeli yapmazdı ama insanın hedef kelimesine tutunmasını zorlaştırırdı.
“Beni neden kurtardın?” dedi Mira.
Aras’ın cevabı hazır olmalıydı. Çocuğu kurtarmak için. Alanı kontrol etmek için. Ölümcül protokol erken verildiği için. Komutan taktik hata yaptığı için. Canlı hedef daha çok bilgi sağlayacağı için.
Bunların hepsi kullanılabilir yalanlardı.
Ama Mira az önce söylemişti. Aras yalan söylemeyi bilmiyordu.
“Bilmiyorum,” dedi.
Mira uzun süre ona baktı. Sonra gözlerini yere indirdi.
“Bu, az önce söylediğin en korkutucu şey olabilir.”
Aras hafifçe başını çevirdi.
“Neden?”
“Çünkü ne yaptığını bilmeden bana yardım ettiysen, bir gün yine ne yaptığını bilmeden beni öldürebilirsin.”
Bu mantıklıydı.
Aras mantıklı olan şeyleri severdi. Onlar insanı güvende tutardı. Ama Mira’nın mantığı bile onu rahatlatmadı.
“Eğer seni öldürmek isteseydim,” dedi Aras, “şimdiye kadar ölürdün.”
Mira dudaklarını birbirine bastırdı. “Bunu teselli sanıyorsan, gerçekten çok kötü birisin.”
“Teselli değildi.”
“Fark ettim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Bu kez sessizlik, öncekiler kadar soğuk değildi. Aras bunun nedenini anlamadı. Belki de insanların birbirine kötü şeyler söyledikten sonra hâlâ hayatta olması, geçici bir rahatlık yaratıyordu.
Mira başını duvara yasladı.
“Göğsündeki şey ne?”
“Düzen Çekirdeği.”
“Onu sana zorla mı taktılar?”
Aras’ın ilk cevabı hazırdı. Hayır. Bu bir onurdu. Devletin seçtiği çocuklara verilen en yüksek görev işaretiydi. Duygusal yüklerinden arınmış insanlığın koruyucuları böyle yaratılırdı.
Ama çocukken ağlayıp ağlamadığını hatırlamıyordu.
Bu hatırlamama, cevabın etrafında karanlık bir boşluk açtı.
“Bilmiyorum,” dedi yine.
Mira’nın yüzü değişti. Bu kez korkmadı. Acıdı da demek istemiyordu Aras. Ama bakışı yumuşadı.
“Hatırlamıyor musun?”
“Gereksiz kayıtlar silinir.”
“Anılar gereksiz kayıt değildir.”
“Duygu taşıyan kayıtlar performansı bozar.”
Mira ona inanamayarak baktı.
“Bunu gerçekten kendi cümlen gibi mi söylüyorsun?”
Aras cevap vermedi.
Mira dizlerini kendine çekti. Göğsündeki pembe ışık hırkasının kumaşı altında hafifçe yanıp sönüyordu. Bir süre sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Benim çekirdeğim bana takılmadı,” dedi. “Benimle doğdu. En azından annem öyle derdi. Küçükken bunu hastalık sandık. Bazen insanların hissettiklerini duyuyordum. Duyuyordum derken… kelime gibi değil. Daha çok odanın sıcaklığı değişir ya, onun gibi. Biri üzgünse boğazım yanardı. Biri yalan söylüyorsa kulaklarım çınlardı. Annem mutlu olduğunda ev daha aydınlık görünürdü.”
Aras dinlememesi gerektiğini biliyordu.
Ama dinliyordu.
“Sonra taramalar arttı,” diye devam etti Mira. “Mahallede bazı çocuklar kayboldu. Bazı komşular gece götürüldü. Babam bize sahte kimlik yaptı. Annem ışıkları kapatıp sessiz oturmamı söylerdi. Gülmemem gerekiyordu. Ağlamamam gerekiyordu. Korkmamam gerekiyordu. Çünkü her güçlü duygu beni belli edebilirdi.”
Mira acı bir tebessüm etti.
“Ne komik, değil mi? Siz duygularınızı bastırarak avcı oluyorsunuz. Biz duygularımızı bastıramadığımız için avlanıyoruz.”
Aras’ın söyleyebileceği çok şey vardı. Sistem, kaos taşıyıcılarının bireysel trajedilerine odaklanmanın genel güvenliği zayıflattığını öğretirdi. Tek bir acı hikâye, binlerce insanın güvenliğinden daha ağır basamazdı. Rezonans, kontrolsüz bırakılırsa şehirleri yok edebilirdi. Tarihte örnekleri vardı. Büyük Kırılma. Kuzey Yangını. Üç Günlük Sessizlik.
Ama Aras birden şunu düşündü:
Bu örnekleri ona kim göstermişti?
Görüntüleri hiç kendi gözleriyle izlemiş miydi, yoksa sadece eğitim salonunda Merkez’in seçtiği kayıtları mı görmüştü?
Şüphe, zihninde küçük ama keskin bir diken gibi belirdi.
Şüphe tehlikeliydi.
Kapının dışından metalik bir ses geldi. Aras hemen silahını kaldırdı. Mira sustu. İkisi de nefeslerini tuttu.
Koridorda bir tarama dronunun ışığı geçti. İnce mavi çizgi kapının altından içeri süzüldü. Aras bileğindeki halkayı kapatmaya çalıştı ama sistem dış komutla kilitlenmişti. Onun konumu er ya da geç bulunacaktı. Belki de çoktan bulunmuştu.
Mira fısıldadı.
“Senin yüzünden seni takip edebilirler mi?”
“Evet.”
“Harika.”
“Senin yüzünden de edebilirler.”
Mira kısa bir bakış attı. “O zaman ikimiz de berbat kaçaklarız.”
Aras bu cümlenin komik olup olmadığını anlayamadı. Ama Mira’nın ağzının kenarında yorgun bir gülümseme belirmişti. Bu gülümseme, içinde bulundukları duruma göre anlamsızdı. Belki de insanlar bu yüzden gülüyordu; anlamlı olduğunda değil, anlam kaybolmasın diye.
Dronun sesi uzaklaştı.
Aras, “Gitmeliyiz,” dedi.
Mira yavaşça ayağa kalktı. “Nereye?”
Aras bilmiyordu.
Bu gece başlamadan önce onun için bütün yollar Merkez’e çıkardı. Şimdi o yolların hepsi arkasında kapanıyordu. Altşehir’i bilmiyordu. Kaçakların saklanma noktalarını bilmiyordu. Güvenebileceği kimse yoktu. Eren’in ne kadar zaman kazandırabileceğini bilmiyordu. Selin’in onu öldürmeden önce yakalamayı mı tercih edeceğini bilmiyordu. Kendi çekirdeğinin ne zaman ona karşı tamamen kilitleneceğini bilmiyordu.
Bilmediği şeyler çoğaldıkça, dünya garip bir şekilde büyüyordu.
“Önce sinyali kesmeliyiz,” dedi.
Mira onun bileğindeki halkaya baktı.
“Bunu çıkarabilir misin?”
“Normal yollarla hayır.”
“Normal yollar bu gece zaten biraz geride kaldı.”
Aras ona baktı.
Mira omuz silkti. “Altşehir’de normal olmayan yolları bilen insanlar var.”
“Güvenilir mi?”
Mira hafifçe güldü. “Hayır.”
“Bu kötü.”
“Güvenilir insan arıyorsan, yanlış şehirde doğmuşsun.”
Aras, doğduğu şehri hatırlamıyordu. Belki de bu yüzden cevap vermedi.
Bakım odasından çıktıklarında kanal tüneli ikiye ayrılıyordu. Soldan ağır, kimyasal bir koku geliyordu. Sağ taraf daha karanlıktı ama zeminde eski ayak izleri vardı. Mira sağa döndü. Aras takip etti.
Yürürlerken, uzakta şehir gürültüsü azalıyor, yerini su damlalarının ritmine bırakıyordu. Aras bu ritmi dinlememeye çalıştı. Çünkü her ritim kalbi hatırlatıyordu. Kalp, artık güvenilir bir organ değildi. İlk hatasını yapmıştı. Belki de yıllardır ilk kez kendi işi dışında bir şey yapmıştı.
Mira önde yürürken bir ara durdu.
“Az önce gerçekten anneni mi hatırladın?”
Aras’ın adımları kesildi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Dokunduğumuzda hissettim.”
“Zihnimi mi okudun?”
“Hayır. Ben öyle çalışmıyorum. En azından bilerek değil.”
“Bir daha yapma.”
Mira arkasını döndü. “Ben de insanların içini duymak istemiyorum zaten. Sanıyorsun ki bu güç güzel bir şey. Değil. Bir odada herkes yalan söylerken bunu hissetmek güzel değil. Birinin senden korktuğunu, senden nefret ettiğini, sana acıdığını bilmek güzel değil. Bazen kendi duygumun nerede bittiğini, başkasınınkinin nerede başladığını bile anlamıyorum.”
Aras sessiz kaldı.
Mira daha yumuşak bir sesle ekledi:
“Ama annenle ilgili şey… o senden gelmedi sadece. Sanki senden alınmış bir şey kapının arkasında duruyordu. Ben kapıyı açmadım. Sadece… kapının var olduğunu fark ettim.”
Aras göğsündeki çekirdeğe baktı. Mavi ışık artık eskisi kadar düzgün atmıyordu. Çok küçük dalgalanmalar vardı. Bir avcı için bu bir arıza demekti. Bir insan için belki başka bir şey.
“Benim kapıya ihtiyacım yok,” dedi.
Mira hüzünle gülümsedi.
“Bunu söyleyen herkesin en çok kapıya ihtiyacı vardır.”
Aras karşılık vermedi. Çünkü artık cümleleri sadece doğru ya da yanlış diye ayıramıyordu. Bazı cümleler insanın içinde hemen sonuç vermiyor, orada kalıp bekliyordu. Bu da rahatsız ediciydi.
Tünelin sonuna geldiklerinde eski bir metro platformuna çıktılar. Raylar pas tutmuştu. Reklam panolarının camları kırılmış, koltukların çoğu sökülmüştü. Tavandaki delikten ince bir ay ışığı düşüyor, rayların üstünde bir bıçak izi gibi uzanıyordu. Platformun duvarında soluk bir istasyon adı hâlâ okunuyordu:
KALPGÜZER.
Mira durdu.
“Buradan sonra daha dikkatli olmalıyız,” dedi.
“Neden?”
“Çünkü burası kimsenin bölgesi değil.”
“Bu iyi bir şey değil mi?”
“Şehirde kimsenin bölgesi olan yerler genelde herkesin mezarıdır.”
Aras platformu taradı. Isı izi yoktu. Yakın sinyal yoktu. Ama bu tamamen güvenli olduğu anlamına gelmezdi. Altşehir’de eski teknoloji, taramalardan kaçan bariyerler ve çekirdek sinyalini bozan doğal rezonans cepleri vardı. Merkez bunları haritalamaya çalışmış ama bölgenin sürekli değiştiğini söylemişti. Kaos, tanımı gereği kalıcı harita sevmezdi.
Mira rayların kenarına oturdu. Bacakları titriyordu. Bu kez saklamaya çalışmadı.
“Bir dakika,” dedi. “Sadece bir dakika.”
Aras itiraz edecekti ama onun yüzünün rengini görünce sustu. Mira gerçekten ayakta zor duruyordu. Rezonans çekirdeği, duygularla birlikte bedeni de tüketiyor olmalıydı.
“Kanaman var,” dedi Aras.
Mira koluna baktı. Az önce fark etmemiş gibi şaşırdı. Hırkasının kolu yırtılmış, altında ince ama uzun bir kesik açılmıştı.
“Önemli değil.”
“Enfekte olabilir.”
“Beni öldürmeye çalışan adamlardan kaçarken enfeksiyon biraz daha sonraki sorun gibi geliyor.”
Aras çantasından küçük bir saha bandajı çıkardı. Mira kuşkuyla baktı.
“Zehirli değil, değil mi?”
“Hayır.”
“Beni takip etmek için işaret falan koymayacak?”
“Hayır.”
“Bunu nereden bileyim?”
Aras bandajı kendi elinin üstüne yapıştırdı, sonra söktü. “Böyle.”
Mira istemsizce güldü. Bu kez gülüşü biraz daha gerçekti.
“Sen sosyal olarak felaketsin.”
“Bu görev alanıma girmiyor.”
“Artık görev alanın ne, onu bile bilmiyorsun.”
Aras bandajı onun koluna sardı. Elinden geldiğince hızlı ve düzgün yaptı. Mira bu sırada yüzünü başka tarafa çevirdi. Aras onun acıdan mı, yakınlıktan mı, yoksa ikisinden de mi kaçtığını bilmiyordu. Bandaj bittiğinde parmakları kısa süreliğine Mira’nın bileğine değdi.
Yine o sıcaklık.
Yine göğsünde küçük bir düzensizlik.
Ama bu kez anı gelmedi. Sadece bir his geldi. Çok zayıf, adı konmamış bir his. Sanki dünya tamamen düşman değilmiş gibi. Bu düşünce o kadar yabancıydı ki Aras hemen geri çekildi.
Mira bunu fark etti.
“Benden korkuyorsun,” dedi.
Aras, “Hayır,” diyecekti ama durdu.
Korku, görev raporlarında kabul edilemez bir duygu değildi; doğru şekilde yönlendirilirse hayatta kalma içgüdüsü sayılırdı. Ama Aras’ın korkusu Mira’nın gücünden mi, yoksa kendisinin onun yanında değişmesinden mi kaynaklanıyordu, bilmiyordu.
“Evet,” dedi sonunda.
Mira şaşırdı. “Bunu kabul edeceğini beklemiyordum.”
“Doğru veri saklanmaz.”
“Ben veri değilim.”
“Biliyorum.”
Bu iki kelime ikisini de susturdu.
Mira’nın gözlerinde yine o şaşkınlık belirdi. Çünkü Aras az önce ilk kez onu hedef, risk, taşıyıcı, kaçak ya da veri olarak değil; başka bir şey olarak kabul etmişti. Belki insan dememişti ama cümlenin sessiz tarafında o kelime vardı.
Platformun uzak ucunda bir ses yankılandı.
İkisi aynı anda döndü.
Rayların karanlık kısmında küçük bir kırmızı ışık yanıp söndü. Sonra ikinci bir ışık. Sonra üçüncü. Aras hemen silahını kaldırdı. Mira ayağa kalkmaya çalıştı.
Karanlığın içinden mekanik bir ses duyuldu.
“Kaçak sinyal tespit edildi.”
Aras’ın bileğindeki halka aynı anda kilitlendi. Mavi çizgi derisinin altında parladı. Merkez onları bulmuştu.
Ama rayların ucundan gelen şey standart bir devriye dronu değildi. Daha eski, daha ağır, daha sessiz bir makineydi. Üzerinde Düzen amblemi yoktu. Siyah gövdesi çiziklerle doluydu. Kırmızı lensi, insan gözünü taklit eder gibi yavaşça daralıp genişliyordu.
Mira’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Bu Merkez’in değil,” dedi.
Aras silahının ayarını yükseltti.
“Ne o zaman?”
Mira geri adım attı.
“Toplayıcı.”
Kelime platformun soğuk havasında asılı kaldı. Aras bu terimi resmi kayıtlarda görmemişti. Bu bile yeterince kötüydü. Merkez’in kayıtlarında olmayan şeyler ya önemsizdi ya da özellikle silinmişti.
Toplayıcı bir adım attı. Metal ayakları raylara değdiğinde ince bir çınlama çıktı. Gövdesinin altından küçük kollar açıldı. Uçlarında iğneye benzeyen parçalayıcı uçlar vardı.
Mekanik ses tekrar konuştu.
“Rezonans çekirdeği öncelikli. Düzen çekirdeği ikincil. Canlılık durumu önemsiz.”
Aras’ın zihni hızla çalıştı.
Bu makine ikisini de istiyordu.
Mira fısıldadı.
“Demek hâlâ varlar.”
“Bunu tanıyor musun?”
“Annem anlatmıştı. Eskiden çekirdek taşıyan çocukları sadece devlet toplamıyordu. Başkaları da vardı. Kaçak laboratuvarlar. Karaborsa. Eski savaş kalıntıları. Bazen insanlar kaybolurdu ve kimse onları Merkez’in alıp almadığını bile bilmezdi.”
Toplayıcı başını eğdi. Sanki onları dinliyor, ölçüyor, parçalarına ayırmadan önce değer biçiyordu.
Aras ilk kez o gece basit bir gerçekliği net hissetti.
Mira sadece Merkez’den kaçmıyordu.
Aras sadece Merkez’e ihanet etmemişti.
Şehir, ikisinin sandığından daha büyük, daha karanlık ve daha açtı.
Toplayıcı ileri atıldı.
Aras ateş etti. Mavi darbe makinenin omzuna çarptı ama zırhın üzerinde dağıldı. Mira refleksle elini kaldırdı; pembe ışık kısa bir dalga halinde yayıldı ve Toplayıcı’nın dengesini bozdu. Makine raylara çarptı, ama hemen doğruldu.
“Silahın işlemiyor!” diye bağırdı Mira.
“Görüyorum.”
“Başka planın var mı?”
Aras platformun tavanındaki çatlaklara, rayların pasına, duvarlardaki eski enerji kutularına baktı. Bir plan oluştu. Yüzde kırk başarı. Belki daha az. Ama artık yüzde yüz güvenli planlar geride kalmıştı.
“Var,” dedi.
“İyi mi?”
“Hayır.”
“Tabii ki değil.”
Aras rayların yanındaki enerji kutusuna ateş etti. Kapak patladı. İçeriden eski kablolar sarktı. Toplayıcı tekrar hamle yaptı. Aras Mira’yı yana itti, kendisi makinenin darbesini kol zırhıyla karşıladı. Güç onu geriye savurdu. Omzu yandı. Mira bağırdı ama bu kez paniğe teslim olmadı. Ellerini göğsüne götürdü, gözlerini kapadı.
“Ne yapıyorsan çabuk yap!” dedi.
Aras kabloları yakalayıp raylara bastırdı. Eski sistem hâlâ enerji taşıyordu. Yeterli değildi. Düzen darbesiyle tetiklenmesi gerekiyordu. Ama makineyi tam üstüne çekmeliydi.
“Mira!”
Kız gözlerini açtı.
“Onu buraya çek.”
“Ben yem miyim?”
“Evet.”
“Bunu daha kibar söyleyebilirdin!”
“Zaman yok.”
Mira dişlerini sıktı, sonra Toplayıcı’ya doğru bir ışık dalgası gönderdi. Makine anında ona döndü. Aras’ın tahmini doğruydu. Rezonans çekirdeği öncelikli hedefti. Mira geri geri rayların üzerine çıktı. Toplayıcı hızlandı.
Aras zamanlamayı bekledi.
Bir adım.
İki adım.
Üç.
Mira’nın ayağı rayın kenarına takıldı. Dengesini kaybetti.
Toplayıcı üzerine atıldı.
Aras tetiğe bastı.
Düzen darbesi enerji kutusuna girdi, kablolar üzerinden raylara yayıldı ve eski metro hattının unutulmuş damarlarını bir anlığına uyandırdı. Mavi elektrik raylarda koştu. Toplayıcı tam ortasındaydı. Gövdesi kasıldı. Kırmızı lensi patladı. Metal kolları savruldu.
Ama düşmedi.
Aras’ın planı yetersiz kalmıştı.
Makine yarı yanmış halde Mira’ya uzandı.
Aras koştu ama yetişemeyeceğini anladı.
Mira da anladı.
O an kız kaçmadı. Göğsündeki ışık, panikle değil, kararla parladı. Ellerini Toplayıcı’nın gövdesine koydu. Pembe ışık bu kez patlamadı. İçeri sızdı. Makinenin metal gövdesinin içindeki bozuk frekansları bulur gibi ilerledi.
Toplayıcı’nın sesi bozuldu.
“Çekirdek… uyumsuz… duygu… veri dışı…”
Mira gözlerini sıkıca kapattı.
“Ben veri değilim,” dedi.
Işık patladı.
Bu patlama öncekiler gibi yıkıcı değildi. Daha çok uzun süredir tutulmuş bir nefesin bırakılması gibiydi. Toplayıcı’nın gövdesi içten içe çatladı, sonra dizlerinin üzerine çöktü. Kırmızı lensi söndü. Platforma ağır bir sessizlik indi.
Mira ayakta kaldı.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra düşmeye başladı.
Aras onu yakaladı.
Bu kez temas kaçınılmazdı. Mira’nın başı onun göğsüne yaslandı. Aras’ın mavi çekirdeği ile Mira’nın pembe ışığı birbirine yakın atmaya başladı. Uyumlu değillerdi. Aynı da değillerdi. Ama birbirlerini tamamen reddetmiyorlardı.
Aras, onun çok hafif olduğunu düşündü. Bu düşünce gereksizdi. Sonra, üşümüş olduğunu düşündü. Bu da gereksizdi. Sonra, ölmemesi gerektiğini düşündü.
Bu ise artık görevle açıklanamazdı.
Mira gözlerini yarım açtı.
“Öldü mü?”
“Makineydi.”
“Biliyorum. Ama öldü mü?”
Aras bir an durdu.
“Evet.”
Mira zayıfça gülümsedi. “Güzel.”
“Sen de bayılmak üzeresin.”
“Bunu daha kibar söyleyebilirdin.”
“Zaman yok.”
“Bunu çok söylüyorsun.”
“Çünkü genelde doğru.”
Mira cevap vermedi. Gözleri kapandı. Aras onu platformun kenarına oturttu. Nabzını kontrol etti. Hızlı ama vardı. Rezonans ışığı zayıftı. Hayattaydı.
Uzakta yeni ayak sesleri duyuldu.
Bu kez sadece Merkez değil. Farklı yönlerden gelen, farklı ritimlerde adımlar. Bazıları askeri. Bazıları hafif. Bazıları metalik. Aras, bir gecede düşman sayısının bu kadar çoğalabileceğini düşünmemişti.
Bileğindeki halka yeniden titreşti. Bu kez Merkez’den doğrudan bağlantı geldi. Selin’in sesi değil. Daha yukarıdan biri. Daha sakin, daha derin, daha tehlikeli.
“Aras Demir,” dedi ses. “Düzen’e ihanetin kaydedildi. Hedef taşıyıcıyı teslim et. Çekirdeğin yeniden hizalanacak. Bu sapma düzeltilebilir.”
Aras’ın soyadını duyunca Mira’nın gözleri hafifçe aralandı.
“Demir,” diye fısıldadı.
Aras cevap vermedi.
Ses devam etti.
“Bu kız seni bozuyor. Rezonans, bastırılmış anılarını manipüle ediyor. Hissettiğin hiçbir şey sana ait değil. Silahını bırak. Diz çök. Eve dön.”
Eve.
Aras’ın evi neresiydi?
Akademi yatakhaneleri mi? Görev araçları mı? Merkez’in soğuk beyaz koridorları mı? Zihninde annesinin kokusu kadar bile yer etmeyen odalar mı?
Mira güçlükle doğrulmaya çalıştı.
“Gitmek istiyorsan,” dedi kısık sesle, “git.”
Aras ona baktı.
“Beni kurtardın. Bunu inkâr etmem. Ama bunun için kendini tamamen yakmak zorunda değilsin.” Mira nefesini topladı. “Ben kaçmayı bilirim. Sen bilmiyorsun.”
Bu doğruydu.
Aras kaçmayı bilmiyordu.
Ama öğrenebilirdi.
Bileğindeki halkayı kavradı. Metal derisinin altına bağlıydı. Çıkarmak için kesmek gerekirdi. Acı verecekti. Belki çekirdeği dengesizleştirecekti. Belki bayılacaktı. Belki Merkez onu anında kilitleyecekti.
Ama halka durduğu sürece ses konuşmaya devam edecekti.
Düzen, insanın içine önce ses olarak yerleşirdi.
Aras bıçağını çıkardı.
Mira gözleri büyüyerek doğruldu.
“Ne yapıyorsun?”
“Normal olmayan yol.”
“Bunu şimdi mi öğrendin?”
“Evet.”
Bıçağı bileğinin altına bastırdı. İlk kesik deriyi açtı. Acı, beklediğinden daha gerçekti. Düzen Çekirdeği acıyı bastırmaya çalıştı ama halka müdahale komutu gönderdi. Kasları kilitlendi. Aras dişlerini sıktı. Mira elini uzattı.
“Dur, ben—”
“Dokunma.”
“Yardım etmeye çalışıyorum.”
“Dokunursan ikimiz de düşeriz.”
Mira elini havada tuttu, sonra geri çekti.
Aras ikinci kez kesti. Metal bağlantı ortaya çıktı. Mavi ışık bileğinde kıvılcımlar çıkardı. Kulaklığındaki ses ilk kez bozuldu.
“Aras Demir. Bu eylem geri alınamaz. İtaat et. İtaat et. İtaat—”
Aras bıçağı metal bağlantının altına soktu ve bütün gücüyle kaldırdı.
Halka koptu.
Acı, kolundan omzuna, oradan göğsüne kadar yandı. Aras dizlerinin üzerine düştü. Dünya bir an karardı. Kulaklığındaki ses kesildi. Bileğinden kan aktı ama mavi ışık sönmüştü.
Sessizlik.
Gerçek sessizlik.
Yıllardır ilk kez, kafasının içinde Merkez yoktu.
Ama sessizlik huzurlu değildi. Boştu. Derindi. Korkutucuydu. İnsan, bütün hayatı boyunca bir kafeste yaşadıysa, kapı açıldığında ilk hissettiği şey özgürlük değil, düşme korkusu olurdu.
Mira yanına çöktü. Bu kez ona dokundu. Aras itiraz edemedi.
“Sen gerçekten delisin,” dedi. Sesi titriyordu.
Aras nefes almaya çalıştı.
“Muhtemelen.”
“Bu da yeni bir şey mi?”
“Evet.”
Mira bandajını söküp onun bileğine sardı. Ellerinin titremesine rağmen sıkı sardı. Aras, bir hedefin onu tedavi etmesine izin verdiğini düşündü. Sonra düzeltme yaptı. Mira hedef değildi. Kaçak da değildi. En azından sadece bunlar değildi.
“Mira,” dedi.
Kız başını kaldırdı.
“Ne?”
“Bundan sonra nereye?”
Mira’nın gözleri platformun karanlık ucuna kaydı. Orada raylar eski bir tünele giriyor, tünelin içi hiçbir taramanın göremeyeceği kadar siyah görünüyordu.
“Altşehir’in altında eski bir sığınak var,” dedi. “Annem bana çocukken bir kere götürmüştü. Orada hâlâ yaşayanlar varsa, bizi ya saklarlar ya satarlar.”
“İyi olasılık hangisi?”
“Henüz karar vermedim.”
Aras ayağa kalkmaya çalıştı. Bileği zonkluyordu. Omzu yanıyordu. Göğsündeki çekirdek düzensiz ışıklar yayıyordu. Ama yürüyebilirdi.
Mira da zorla ayağa kalktı. İkisi bir an birbirine baktı.
Aras, bu gecenin bir başlangıç olduğunu bilmiyordu. Henüz Büyük Kırılma kayıtlarının sahte olduğunu, Rezonans taşıyıcılarının neden gerçekten avlandığını, Düzen Çekirdeği’nin insanlardan yalnızca duygularını değil anılarını da nasıl çaldığını bilmiyordu. Mira’nın ailesinin ölümünün bir kaza olmadığını, kendi annesinin adının sistemden neden silindiğini, Altşehir’in altında uyuyan eski çekirdek ağının bütün şehri değiştirebilecek güçte olduğunu bilmiyordu. Eren’in yukarıda ne bedel ödediğini, Selin’in onu neden canlı istediğini, Merkez’in en üst katında yıllardır saklanan ilk Rezonans deneyinin hâlâ nefes aldığını bilmiyordu.
Bunların hiçbirini bilmiyordu.
Sadece şunu biliyordu:
Bu gece bir hedefi öldürmemişti.
Bir emre itaat etmemişti.
Bir anıyı hatırlamıştı.
Ve kalbi, ilk kez hata yapmıştı.
Mira karanlık tünele doğru yürüdü. Birkaç adım sonra durup arkasına baktı.
“Geliyor musun, avcı?”
Aras ona doğru baktı. Bu kelime artık eskisi gibi durmuyordu. Avcı. Sanki bir zamanlar ona ait olan ama şimdi üstüne dar gelen bir üniforma gibi.
“Aras,” dedi.
Mira kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”
“Bana Aras de.”
Mira’nın yüzünde yorgun ama gerçek bir gülümseme belirdi.
“Peki, Aras.”
Sonra tünele girdi.
Aras bir an platformda kaldı. Arkasında mavi şehir vardı. Emirler, raporlar, kusursuz çizgiler, soğuk ışıklar, susturulmuş kalpler. Önünde karanlık vardı. Belirsizlik, ihanet, avcılar, toplayıcılar, cevaplanmamış sorular ve bir kızın göğsünde atan pembe bir ışık.
Normalde insan karanlıktan uzak dururdu.
Ama Aras’ın bildiği bütün ışıklar ona yalan söylemişti.
Bu yüzden ilk adımını karanlığa attı.
Ve çok yukarıda, şehrin mavi yakasında, Merkez’in en yüksek kulesinde bir ekran kırmızıya döndü.
Dosya durumu güncellendi.
AVCI YEDİ-BİR: SAPIŞ.
REZONANS TAŞIYICISI MİRA ERDEN: KAÇAK.
ORTAK TEHDİT SEVİYESİ: YÜKSELİYOR.
ÖNERİLEN PROTOKOL: KALP SUSTURMA.
Ekranın karşısında oturan yaşlı adam, raporu sonuna kadar okudu. Ne şaşırdı ne öfkelendi. Yalnızca parmaklarını masanın üzerinde yavaşça gezdirdi. Masanın cam yüzeyinde Aras’ın çocukluk fotoğrafı belirdi. On bir yaşında, gözleri hâlâ canlı, saçları yağmurdan ıslanmış bir çocuk.
Adam fotoğrafa baktı.
“Demek uyandın,” dedi.
Sonra ekranı kapattı.
Şehir, gece boyunca iki renkte nefes almaya devam etti.
Ama ilk kez, o iki rengin arasında üçüncü bir atım duyuldu.
Kusurlu.
Düzensiz.
Canlı.
Ve hiçbir sistem, bir kez gerçekten atmaya başlayan kalbi sonsuza kadar susturamazdı.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.