Amun anlatıcı bakışıyla:
“Sonunda sorulması gereken soruyu soruyorsun,” dedim ve papirüsü masaya bıraktım.
Bu papirüs… atalardan bize mirastı.
Kâğıt, zamanın tozlu köşelerinden günümüze kadar gelmişti. Üzerinde yazılı olanlar yalnızca kelimeler değil, bir kılavuzdu.
Kılavuzda, Mısır’ı daha iyi bir yer yapmak için gelecekten gelenlerle iletişim kurma gücü saklıydı. Ama bu güç, öylesine bir elin parmağıyla değil…
Doğrudan veliaht prensin ve bu yeteneği kullanan kişinin soyundan gelenlerin elinde açılabilirdi.
Ben, Amun, papirüsü incelerken biliyordum:
Bu gücü doğru kullanmak, Mısır’ın kaderini değiştirebilirdi.
Ve gelecekten gelen o yabancı… yalnızca bir başlangıçtı.
Düşüncelerim, Tiyara’nın üçüncü eş olan Tiaa-Meryt ile tartışma sesleriyle bölündü.
Evet… yine.
Sarayda bu tür tartışmalar artık o kadar sıradanlaşmıştı ki, günlük programın sabit maddesi sayılabilirdi:
Şafakta sunak töreni.
Öğlen devlet işleri.
Akşam üstü Kraliyet Eşleri Arena Dövüş Ligi.
Ben de alışmıştım. Bir noktadan sonra insan, duvarın dokusunu inceleyip kafasını dinlemeyi öğreniyor.
Tam o sırada papirüs parlamaya başladı.
Masanın üzerinden yavaşça kaldırdım. Parmak uçlarım kabartmaların üzerinden geçti.
Bir mesaj daha düşmüştü:
“O hâlde kim olduğunu söyleyecek misin?”
Gülümsedim.
Merak…
İnsanın en büyük zayıflığı.
Belirsiz olan her şey, içini kemirirdi. Ve o, şu an tam da bunun ortasındaydı.
Yazdım:
“Başından beri söylediğim gibi: Ben Tiyara’nın oğlu, Veliaht Prens Amun’um. Bundan fazlası değil.”
Bu cümle yeterliydi.
Yeterli olmalıydı.
Veliahtlığı kabul edişim… ihtişam için değildi.
Güç için hiç değildi.
Sarayın altınları, törenler, diz çöken kalabalıklar… Bunların hiçbirinin benim için önemi yoktu.
Ben yalnızca annemin ezilmemesi için bu yolu seçmiştim.
Diğer eşlerin onun üzerinde gölge olmasına izin vermemek için.
Bu yüzden prens oldum.
Bu yüzden kaderime boyun eğdim.
Ve şimdi…
Kader, bana gelecekten birini yollamıştı.
Her şey yeni başlıyordu.
Tam konuşmalarımın ortasında Tiaa’nın sesi yükseldi.
O ses… ince bir bıçak gibiydi. Hem alaycı, hem aşağılayıcı, hem de ezici.
“Tiyara, haddini bil,” dedi dudakları zehirli bir tebessümle kıvrılarak. “Artık Menkaura-Ra’nın en sevdiği değilsin. Burada kalman, yalnızca Büyük Kraliyet Eşi unvanının hatırına. Yoksa çoktan sarayın dışına itilirdin.”
Annem başını kaldırmadı.
O kadar gururluydu ki kırılmaları sessiz yaşardı.
Ben ise o cümlenin içimde bıraktığı ateşi susturamadım.
Papirüsü bir kenara bıraktım ve ağır adımlarla kapıyı açıp koridora çıktım.
Tam Tiaa elini kaldırıp anneme vuracakken kolunu yakaladım.
Saraydaki hava bir anda beton gibi ağırlaştı.
“Asıl haddini bilmesi gereken sensin,” dedim.
Sesim, kontrol ettiğim bir fırtına gibiydi.
“Annen Düşmüş Kraliçe Nefarat olabilir. Bu, onun saraydan sürülmüş olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Senin buradaki varlığın bile, babamın bir zamanlar üzülmüş bir kalbin tesellisi olmasının sonucudur.”
Tiaa’nın yüzündeki üstünlük ifadesi çatırdadı.
Devam ettim.
Her kelimem daha keskin bir darbeydi:
“Annemin burada senin üzerinde yetkisi var. Sen yalnızca kralın eşi unvanına sahipsin. Bu sarayda onun sözünü çiğnemeyeceksin.”
Adım adım yaklaştım, gözlerimi onunkilere kilitledim.
“Ve… oğullarının hayatını düşünüyorsan, susup yerine geçeceksin.”
Koridor sessizliğe gömüldü.
Taş duvarlar bile nefesini tutmuş gibiydi.
Tiaa geriye çekildi.
Tiyara başını yeniden kaldırdı.
Ve o an, annem ilk kez gülümsedi.
Küçük, yorgun, ama gururlu bir gülümseyişti bu.
Kim olduğuna bakmaksızın, kibirli insanlara tahammülüm yoktu.
Hele ki Tiaa gibi, kendini vazgeçilmez sananlara…
O, sarayda herkesin etrafında dolanmasını bir hakmış gibi görüyordu.
Sanki varlığı bir lütuf, sözü de gökten inmiş bir emir.
Oysa bilmediği şey çok basitti:
Hiç kimse vazgeçilmez değildir.
Eğer biri vazgeçilmez olsaydı…
Babam, ilk eşinden sonra annemle evlenmezdi.
Ya da annemden sonra onunla.
Taş gibi ağır bir gerçekti bu.
Ama Tiaa’nın gururuna çarpınca, tuzu kesen bir dalga gibi dağılıyordu.
Krallar bile değişiyorsa,
taç bile el değiştiriyorsa,
sevgi bile saray koridorlarında gölge gibi kayboluyorsa…
Tiaa’nın kendini “dokunulmaz” sanması komikti.
Ve en acı olan?
Bunu anlaması için çok küçük bir darbeye bakardı.
Derin bir nefes verdim.
Öfke, kaburgalarımın arasında kapanmış bir aslan gibi inip kalkıyordu.
Koridora sırtımı dönüp odama yürüdüm. Kapıyı açtığımda, alnımdaki damarların bile nabzımı saydıracak kadar belirginleştiğini hissediyordum.
Masaya yaklaştığım anda papirüs yeniden parladı.
“Sana nasıl inanabilirim?”
Gülümsedim.
Demek… bana inanmak istiyordu.
İnsan inanmak istemese bu soruyu sormazdı.
Şüphe, inancın gölgesidir. İkisi de aynı yerde doğar.
Tüy kalemi aldım. Mürekkep taşının üzerine parmaklarımı koyduğum an bile kararım kesindi.
Sır verecektim.
Ama öyle bir sır ki, sadece benim bildiğim.
Sarayın damarlarında dolaşan bir zehir.
Yazdım:
“O hâlde sana gizli bir bilgi vereyim. Menkaura-Ra’nın dördüncü eşi Satsobek-Nebet… yani Sobekea… Firavunu aldatıyor. Hem de en yakın dostuyla.”
Kalemi bıraktım.
Bu bilgiyi kendi gözlerimle görmüştüm.
Bu bilgi, sarayın en tehlikeli taşlarından biriydi.
Bir adımda taht devirebilecek kadar güçlüydü.
Sobekea, sarayda herkesin içinde babama sadakat oyunları oynar.
Bakışlarında masumiyet taşır.
Sözleri itaatle süslenmiştir.
Ama bilmezler ki…
Bu sarayda herkes Firavuna sadıkmış gibi davranır.
Asıl itaat edilen benim.
Ben—
Veliaht Prens Amun.
Gücün sesi yüksek çıkmaz; fısıldar.
Ve bir saniye bile geçmeden papirüs yeniden parladı.
Altın harfler mürekkep gibi değil, nefes gibi belirdi.
Gülümsedim.
Demek ki verdiğim bilgi, tam kalbinden vurmuştu.
Bu bilgi… sıradan bir dedikodu değildi.
Gizli Yazıtlar Odası’nda saklanan, yalnızca arşiv muhafızı ve veliahtın bildiği bir sırdı.
Ve şimdi… gelecekten bir yabancıda.
Mesaj belirdi:
“S-sen… bunu nereden biliyorsun?”
İşte o tereddüt…
İnanmayan biri böyle yazmazdı.
İnanmak zorunda kalan biri yazardı.
Gülümsemem genişledi. Dudaklarımda, kılıç bilemek gibi keskin bir ifade oluştu.
Tüy kalemimi yeniden aldım.
Mürekkep taşına dokununca düşünmeme bile gerek kalmadı.
“Bilmem… nereden biliyorum?”
Cümleyi özellikle eksik bıraktım.
Bazen cevap vermemek, cevapların en yükseğidir.
Papirüsü hafifçe kuruması için kenara bıraktım.
Saray sessizdi.
Ama sessizlik… benim sesimdi.
Çünkü güç, yüksek sesle konuşmaz.
Fısıldar.
Papirüsü bir kenara bıraktım ve bahçeye doğru yürüdüm.
Hava ağırdı. Çiçek kokularına toz ve güneş karışmıştı.
Bir zamanlar annemin elleriyle ektiği çiçekler, rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Sanki hâlâ onun nefesine sahiptiler.
Tam o sırada avlunun taş döşemelerine bir gölge düştü.
Adımlarını saklamaya bile tenezzül etmemişti.
Khamet-Ra.
Tiaa’nın büyük oğlu.
Ve gururunun, aklından daha büyük olduğu herkesçe bilinen kişi.
Kaşları çatık, sesi gür, içinde kendinden menkul bir haklılıkla bağırdı:
“Annemden özür dile, Amun!”
Bir an durdum.
Sonra öyle bir kahkaha attım ki avlunun duvarlarında yankılandı.
Demek annesi bir şeyler anlatmıştı. Ve o, koşarak gelmişti.
Sırf annesinin onayını almak için.
Acınası.
Hem de çok.
Yaklaştım.
Yüzümdeki gülümseme hiç kaybolmadı.
“Özür mü?” dedim. Sesim sakin, neredeyse şefkatliydi. “Sevgili Khamet… sana verilen prens unvanı, seni hükmeden biri yapmaz.”
Bir adım daha attım.
Aramızdaki mesafe artık yalnızca bir nefes kadardı.
“Sana sadece sarayda dekor olma hakkı verir.”
Gözleri öfkeyle parladı.
Bana hesap sorabileceğini sanmıştı.
İşte bu yanlıştı.
Eğilip kulağına fısıldadım. Sesim, bir yılan gibi derinin altına işleyen o ince tondaydı:
“Duracağın yeri bil.”
“Yoksa bir gün uykunda… nefesin ansızın kesilir.”
Başını hızla geri çekti.
Sustu.
Ben ise bahçedeki çiçeklere geri döndüm.
Sanki hiç konuşmamışız gibi.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.