Bölüm 5
Kafesin Bedeli

YEDİ KAYIT

9 dk okuma

Annemin sesini ikinci kez dinlemek ilkinden daha zordu.

İlkinde şaşkınlık vardı. Kelimelerden önce sesini duymuş, iki yıldır kapalı duran bir kapının aniden açıldığını sanmıştım. İkinci dinleyişte ne söyleyeceğini biliyordum. Nerede nefes alacağını, babam araya girdiğinde kaç saniye susacağını, adımı söylerken sesinin nasıl değişeceğini bekliyordum. Hafıza böyle çalışmıyordu. Yaşayan bir insanı saklamıyor, aynı birkaç saniyeyi tekrar tekrar oynatıyordu.

Yu-na kayıt cihazını mutfak masasının ortasına koymuştu. Jun-ho dizüstü bilgisayarına aktardığı ses dosyalarının kopyalarını çıkarıyordu. Saat sabaha yaklaşmıştı ama hiçbirimiz uyumamıştık. Seongho deposundan getirdiğimiz sarı dosyanın sayfaları masaya yayılmış, üç ayrı bardakta kahve soğumuştu. Ben annemin sesini yeniden başlatmıştım.

“Min-jae bunu bulursa…”

Kayıt yine aynı yerde kesildi.

Yu-na elini cihazın üzerine koydu. “Kalanlara geçelim.”

Beşinci dosya on yedi dakika uzunluğundaydı. İlk beş dakikasında otomobil sesi, sinyal tıkırtısı ve babamla annemin anlaşılmayan konuşmaları vardı. Cihaz arka koltukta ya da bir çantanın içinde olmalıydı. Sesi yükselttiğimizde annemin “Savcılık” dediğini, babamın ise “Sabaha kadar bekleyemeyiz” diye cevap verdiğini duyduk. Ardından başka bir telefon çaldı. Babam aramayı hoparlöre aldı.

Telefondaki erkek sesi boğuk ve uzaktı. “Elinizdeki kopyaları teslim edin. Bu gece biter,” dedi.

Babam, Jang Tae-guk’un adını ilk kez o kayıtta söyledi. Sesini yükseltmedi. “Tae-guk’a, belgeleri kendi elimle savcıya vereceğimi söyle.”

Karşıdaki adam güldü. “Sen hâlâ bunun şirket meselesi olduğunu sanıyorsun.”

Konuşma kesildi. Kayıtta iki dakika boyunca yalnızca arabanın motoru duyuldu. Sonra annem, “Min-jae’yi arayalım,” dedi. Babam buna karşı çıktı; beni endişelendirmek istemediğini söyledi. O gece telefonum gerçekten çalmıştı. Ekranda annemin adını görmüş, arkadaşlarımla dışarıda olduğum için sessize almıştım. Eve dönünce ararım diye düşünmüş, sonra unutmuştum.

Masanın altındaki ellerimi yumruk yaptım. Yu-na bunu fark edip bilgisayarı durdurdu. “Senin suçun değil.”

“Açsaydım nerede olduklarını bilirdim.”

“Açsaydın ne yapacaktın?”

“Polisi arardım. Yanlarına giderdim. Bir şey yapardım.”

Jun-ho ekranın öte yanından bana baktı. “Yirmi yaşındaydın.”

“Şimdi yirmi iki yaşındayım. Çok şey mi değişti?”

Kimse cevap vermedi. Cevabı ben de biliyordum. İki yıl insanı daha akıllı yapmıyordu. Yalnızca yaptığı hatalara daha fazla örnek ekliyordu.

Altıncı kayıt üç dakikaydı. Babam tek başına konuşuyor, bulduğumuz belgelerin ne anlama geldiğini özetliyordu. Jinsung’a ait bazı konteynerler limandan eksik beyanla çıkarılıyor; Mirae’nin sisteminde yük ağırlıkları değiştiriliyor; aradaki para gece kulüpleri, özel güvenlik şirketleri ve kaçak bahis hesapları üzerinden dağıtılıyordu. İki banka hesabının numarasını okudu. Jun-ho bunları yazdı. Sonra babam, belgelerin bir kopyasını “Eun-joo’ya” ulaştırmaya çalışacağını söyledi.

Soyadı yoktu.

Yedinci dosyanın başında annem, cihazın çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Ardından yalnızca bir cümle söyledi: “Bunu dinleyen kişi oğlumsa, sakın tek başına devam etme.”

Kayıt orada bitti.

Jun-ho sandalyesini geriye itip mutfağın dar penceresini açtı. Dışarıdan sabah teslimatı yapan bir kamyonun geri vites sesi geldi. Yu-na bana bakmıyordu. Annemin cümlesi masanın üzerinde, sarı dosyanın ve kan lekeli bandajların yanında duruyordu.

“Polise gidiyoruz,” dedi.

Bu kez itiraz etmedim.

✦ ✦ ✦

Polis merkezinin bekleme salonunda bir saatten fazla oturduk. Önce bizi dinleyen memur, trafik kazası dosyasının iki yıl önce kapandığını ve yeni kanıtları ilgili birime iletebileceğini söyledi. Sarı dosyanın izinsiz girilen bir depodan alındığını duyunca yüzündeki ilgi azaldı. Belgelerin nereden çıktığını resmî tutanağa yazması gerektiğini, bunun da hakkımızda şikâyet olursa sorun yaratabileceğini anlattı. Ben yine de dosya numarasını verdim.

Memur bilgisayar ekranına baktı. Sonra telefonla birini aradı. On dakika sonra bizi üst kattaki küçük bir görüşme odasına götürdüler.

Park Eun-joo içeri girdiğinde onu daha önce gördüğümü hatırladım. Cenaze gününde değil, kazadan sonraki sabah hastanede. O zaman saçları daha uzundu. Elinde not defteriyle yanıma oturmuş, babamın son günlerde kavga ettiği biri olup olmadığını sormuştu. Ben borç tahsilatçılarından söz etmiş, onun şirketini hiç düşünmemiştim.

“Han Min-jae,” dedi. Adımı dosyaya bakmadan hatırlamıştı. Yu-na ve Jun-ho’ya kendilerini tanıtmalarını istedi. Ardından masadaki sarı dosyayı gördü. “Bunu nereden buldunuz?”

“Seongho deposundan.”

Yüzünde açık bir tepki olmadı. Kapıyı kapatıp perdeyi indirdi. “Oraya neden gittiniz?”

Kayıt cihazını önüne koydum. İlk isimsiz zarfı, Demir Kapı’yı, Kwon Do-sik’i ve depoda saldırıya uğradığımızı baştan sona anlattım. Gyu-min’in dizini neredeyse kırdığımı söylemedim. Bunun soruşturmayla ilgisi olmadığını düşündüm; belki de kendimi hâlâ olduğumdan daha iyi göstermek istiyordum.

Eun-joo sözümü kesmeden dinledi. Not almadı. Kwon’un babamı tanıdığını söylediğimde yalnızca çenesini hafifçe sıktı. Sonra kayıt cihazındaki altıncı dosyayı açmamızı istedi. Babamın “Eun-joo” dediği bölümü dinledikten sonra cihazı durdurdu.

“Babanız beni kazadan iki gün önce aradı,” dedi.

Odadaki hava değişti. “Neden dosyada yok?” diye sordum.

“Çünkü resmî ihbar yapmadı. Kendisini tanıtmadan Jinsung sevkiyatlarıyla ilgili bilgi vermek istediğini söyledi. Yüz yüze görüşmek için ertesi sabaha sözleştik. Gelmedi. Aynı gece kaza ihbarına ben gittim.”

Eun-joo, kaza yerinde ikinci bir araca ait olabilecek lastik izi gördüğünü anlattı. Yağmur izi bozmuştu; fotoğraflarda ölçülebilir bir kalıntı çıkmamıştı. Yakındaki trafik kamerasının kaydı dosyaya girdiğinde siyah araç görünüyordu ama plaka okunmadığı için sıradan trafik kabul edilmişti. Babamın kendisini aradığını amirine söylemiş, Jinsung bağlantısının araştırılmasını istemişti. Bir hafta sonra dosya başka ekibe devredilmiş, ardından sürücü hatasıyla kapatılmıştı.

“Niye peşini bırakmadınız?” Sesim düşündüğümden sert çıktı.

Eun-joo bakışını kaçırmadı. “Bırakmadım. Resmî olarak devam edemedim. Kwon’un adını iki farklı tanıktan duydum. İkisi de ifade vermeden kayboldu. Biri Busan’a taşındı, diğeri ilk konuşmamızı inkâr etti. Jinsung’un araç kayıtlarını istediğim gün, soruşturma yetkim kaldırıldı.”

“Bunu iki yıldır biliyordunuz.”

“Şüpheleniyordum. Şüphe, mahkemede kanıt değildir.” Sarı dosyanın kapağını açtı. Sayfaları eldivensiz tuttuğumuzu görünce kaşlarını çattı. “Bunların üzerindeki parmak izleri karışmış. Nereden alındıklarını doğrulayacak tutanak yok. Depoya izinsiz girdiniz. Kayıtların montajlanmadığını inceletmemiz gerekir. İşe yaramaz demiyorum, ama yarın Jang Tae-guk’u tutuklatacaklarını sanmayın.”

“O zaman ne yapacaklar?”

“Büyük ihtimalle önce sizi sorgulayacaklar.”

Yu-na öne eğildi. “Depoda bize saldıran adamlar?”

“Yüzlerini gördünüz mü?”

Ben birini tarif ettim. Yu-na diğerinin kaşındaki kısa izi ve kullandığı levyeyi anlattı. Eun-joo hepsini not etti. Sonra dosyanın ve kayıt cihazının asıllarını delil olarak teslim etmemizi istedi. Jun-ho daha önce kopyalarını aldığımızı söyledi. Eun-joo bu kez belli belirsiz gülümsedi. “En azından biriniz düşünmüş.”

Teslim tutanağını imzalarken içerideki belgelerin kaybolmayacağına dair söz vermesini istedim. Kalemi elimden alıp kendi imzasını attı. “Söz verirsem yalan söylemiş olurum. Ben bu dosyayı korurum. Sistemde kimin koruyacağını garanti edemem.”

Sonra dolabından eski dosyanın basılı bir kopyasını çıkardı. Resmî kayıtları bize göstermemesi gerektiğini söyledi; buna rağmen kaza krokisini masaya serdi. Babamın otomobili viraja girmeden önce yolun sağ şeridindeydi. Bariyere ilk temas noktası, raporda kontrol kaybının başladığı yerden otuz metre ileride gösterilmişti. Eun-joo kırmızı kalemle iki noktanın arasına çizgi çekti.

“Aracın kendi başına savrulduğu kabul edildi,” dedi. “Fakat direksiyonda ani bir hareket yoksa bu açı oluşmuyor. Lastiklerden biri patlamış olabilir, başka bir araç sol arka tarafa dokunmuş olabilir. Otomobil hurdaya ayrıldıktan iki gün sonra inceleme talep ettim. Araç çoktan sigorta şirketinin sahasına taşınmıştı.”

“İncelendi mi?”

“Fren ve direksiyon sistemi incelendi. İkisi de çalışıyordu. Sol arka çamurluktaki ezik yağmur bariyerine bağlandı.” Trafik kamerası fotoğrafını yanına koydu. Siyah araç babamların otomobiline yakın ilerliyordu. “Bu araç kaza noktasına giden tek yoldan geçiyor. Fakat kazadan sonraki kameralarda görünmüyor. Arada iki servis sokağı var. Birine dönmüş olabilir.”

Yu-na fotoğrafı ışığa kaldırdı. “Modelini bulabilir misiniz?”

“Gövde biçimi yaygın. Plaka ışıkta patlamış. O yıl aynı renkte binlerce araç satıldı.” Eun-joo, bilgisayarından başka bir görüntü açtı. Bir benzin istasyonunun kamerasında siyah aracın yalnızca arka köşesi seçiliyordu. Tamponun sağ altında açık renkli küçük bir leke vardı. “Bu hasar veya çıkartma olabilir. Dosya kapanınca görüntünün aslı silindi. Elimizde sıkıştırılmış kopya var.”

Kâğıt üzerindeki bulanık şekle baktım. İki yıldır ailemin ölümünü tek bir an olarak düşünmüştüm: yağmur, bariyer ve telefonun çalması. Eun-joo’nun önümüze koyduğu çizgiler o anın öncesine hareket kazandırıyordu. Bir araç onları takip etmiş, viraja kadar yaklaşmış, sonra başka bir sokağa dönüp kaybolmuştu. O otomobilin içindeki insanlar kazadan sonra evlerine gitmiş, yemek yemiş ve uyumuş olabilirdi.

“Kwon’un o araçta olduğunu nasıl kanıtlarız?” dedim.

“Önce aracın kime ait olduğunu buluruz. Sonra o gece kim kullandı, telefonlar nerede sinyal verdi, yakıt nereden alındı bakarız. Fakat iki yıl sonra kayıtların çoğu silinmiştir.” Eun-joo kaza krokisini tekrar dosyaya koydu. “Bu yüzden elinizdeki mali belgeler önemli. Cinayeti doğrudan göstermeseler bile nedeni gösteriyorlar. Neden olmadan eski bir kazayı kimse açmaz.”

Jun-ho altıncı kayıtta babamın okuduğu hesap numaralarını uzattı. Eun-joo kâğıda bakınca ilk kez açıkça şaşırdı. Hesaplardan birini daha önce başka bir yasadışı bahis soruşturmasında gördüğünü söyledi. Dosya kendi biriminde değildi; ayrıntı veremiyordu. Yine de aynı para hattının hem Jinsung sevkiyatlarına hem dövüş bahislerine uzanması, Demir Kapı’nın ailemin cinayetinden ayrı olmadığını gösteriyordu.

“Sizi oraya gönderen kişi bunu biliyor,” dedi. “Kwon’u hedef almanızın Jang’ın düzeninde neyi değiştireceğini de biliyor olmalı. Size her doğru bilgi verdiğinde kendisine güvenmeyin. Yalan söylemeden de insan yönlendirilir.”

Bu cevap hoşuma gitmedi ama dürüsttü.

Çıkmadan önce Kwon’u yeniden görmek için iki maça daha çağrıldığımı söyledim. Eun-joo masanın arkasından kalktı. “Gitmeyeceksiniz.”

“Gitmezsem bağlantı kesilir.”

“Bağlantı dediğiniz kişi sizi yönlendiriyor. Size yalnızca işine yarayan gerçeği veriyor.”

“Biliyorum.”

“Bilmek, etkisinden çıktığınız anlamına gelmez.” Cebinden kartını çıkarıp bana uzattı. “Yeni mesaj gelirse bana gönderin. Tek başınıza buluşmayın. Kwon’a yaklaşmayın. Jang’ın ismini açık yerde konuşmayın.”

Kartı aldım. Annemin kayıttaki son sözüyle aynı şeyi söylüyordu: Tek başına devam etme.

Koridora çıktığımızda Yu-na koluma girdi. Bunu yakınlık göstermek için değil, başım hâlâ döndüğü için yaptı. Yine de kolunu çekmedim.

✦ ✦ ✦

Polisten çıktığımda telefonumda Profesör Lee’den gönderilmiş kısa bir e-posta vardı. Kaçırdığım laboratuvar için telafi hakkım reddedilmişti. Dönem notumun yüzde on beşi, ben Demir Kapı’da Kwon’un peşinden koşarken silinmişti.

Kampüse vardığımda ders çoktan başlamıştı. Arka kapıdan girip boş bir sıraya oturdum. Yu-na başka bölümdeki dersine gitmiş, Jun-ho işe yetişmek için ayrılmıştı. İlk kez yanımda ikisi de yoktu. Profesör Lee beni gördü ama konuşmasını kesmedi. Tahtadaki örneği tamamladıktan sonra sınıfa dönem projesinin gruplarını açıkladı. Devamsızlığım nedeniyle benim adım hiçbir listede yoktu.

Ders boyunca önümdeki boş sayfaya baktım. Tahtada dönen dişlilerin temas oranı anlatılıyor, ben Jinsung hesaplarından Demir Kapı bahislerine uzanan para zincirini düşünüyordum. Bir sistemde tek bir dişlinin yönünü değiştirirseniz ona bağlı bütün çarklar etkilenirdi. İsimsiz kişi beni Kwon’a doğru iterken hangi çarkı döndürmek istediğini bilmiyordum. Kwon ortadan kalkarsa Jang’ın ağı zayıflar mıydı, yoksa boşalan yere bir başkası mı geçerdi? O zamana kadar intikamı tek bir adamı bulmak gibi düşünmüştüm. İlk kez o adamın daha büyük bir makinenin parçası olduğunu gördüm.

Defterimin kenarına istemeden üç isim yazdım: Kwon Do-sik, Jang Tae-guk, ?. Soru işaretini daire içine aldım. Yan sıradaki öğrenci sayfama bakınca defteri kapattım. Bu isimlerin kampüs hayatıma sızmasını istemiyordum. Fakat yüzümdeki morluklar, kaçırdığım laboratuvar ve çantamdaki polis kartı çoktan buradaydı.

Dersin sonunda masasının önüne gittim. Telafi istediğimi söyledim. “Size son kez uyardığımı söylemiştim,” dedi. Hastanede olduğumu gösterebileceğimi söyleyince raporun maçtan sonraki geceye ait olduğunu, laboratuvarın ise iki gün önce yapıldığını hatırlattı. Tarihleri birbirine karıştırmıştım. Son haftalar maç, hastane ve kayıtlar arasında bölünürken günlerin sırası kaybolmuştu.

“Bir yol olmalı,” dedim.

Profesör çantasını kapattı. “Ek proje alabilirsiniz. Tek başınıza. Üç kişilik grubun işini yapar ve zamanında teslim ederseniz laboratuvar puanının yarısını geri veririm.”

Bu teklif adil değildi. Zaten dersleri kaçırıyor, geceleri antrenman yapıyor ve ailemin cinayetini araştırıyordum. Üç kişilik proje için vaktim yoktu. Tam bunları söyleyecekken annemin sesi aklıma geldi. Doğru kararın kolay olması gerekmiyordu.

“Konuyu gönderin,” dedim.

Sınıftan çıktığımda Kim Ara koridorda beni bekliyordu. Aynı dersteydik ama şimdiye kadar yalnızca not istediğimde konuşmuştuk. Elinde laboratuvar föyünün bir kopyası vardı. “Grubumuzun ölçüm sonuçlarını sana gönderirim,” dedi. Şaşırınca bunun kopya vermek olmadığını, verilerin bütün sınıf için ortak olduğunu ekledi. “Ama raporu kendin yazarsın. Profesör dosya geçmişine bakıyor.”

“Neden yardım ediyorsun?”

“Geçen dönem devre tasarımında bana sen yardım ettin.”

Bunu unutmuştum. Ara unutmamıştı. Fişi uzatırken bandajlı elime baktı ama sormadı. İnsanların her yardımının arkasında bir plan olmadığını hatırlamak garip geldi.

Kütüphaneye gidip projeyi açtım. İlk iki saat hiçbir şey anlamadım. Üçüncü saatte şemalar yerine oturmaya başladı. Telefonumu ters çevirmiştim. Ekranı kontrol ettiğimde isimsiz numaradan dört mesaj vardı.

İlkinde yalnızca bir adres yazıyordu. Euljiro’da eski bir bilardo salonu.

İkincisinde tarih vardı: Beş gün sonra.

Üçüncüsünde rakibimin adı: Jeong Woo-jin.

Dördüncü mesaj diğerlerinden uzundu.

Kwon’a ulaşmak istiyorsan kazan. Polise gidersen elindeki her şeyi kaybedersin.

Mesajı Eun-joo’ya ilettim. Sonra ilk kez bilinmeyen numaraya cevap yazdım.

Sen kimsin?

Mesaj iletildi. Okundu işareti görünmedi. Bir dakika, beş dakika, yarım saat geçti. Cevap gelmedi.

Kütüphane kapanırken bilgisayarımı topladım. Dışarıda yağmur başlamıştı. Şemsiyem yoktu. Yu-na’yı arayıp nerede olduğumu, eve ne zaman döneceğimi ve yeni bir maç mesajı geldiğini söyledim. Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ardından, “Eun-joo’ya gönderdin mi?” diye sordu. Gönderdiğimi söyleyince nefes verdi.

“Eve gelirken mandalina al,” dedi.

Nedenini sormadım.

Marketten bir file mandalina aldım. Liste hazırlamamıştım. İhtiyacımız da yoktu. Eve vardığımda Jun-ho projeme bakmak için masayı boşalttı, Yu-na mutfakta su kaynattı. Mandalinaları ortaya koydum. Bir süre kayıtlar, Kwon veya bir sonraki maç hakkında konuşmadık. Üçümüz kabukları aynı tabağa atıp meyveleri yedik.

O sırada telefonum sessizdeydi.

Bilinmeyen numara beşinci mesajı göndermişti.

Kim olduğumu öğrenmek istiyorsan önce hayatta kal.

Mesajın altında evimizin dış kapısından çekilmiş bir fotoğraf vardı.

Bölüm Tamamlandı

YEDİ KAYIT

9 dk
Okuma Süresi
5/5
İlerleme

Bölüm Yorumları (0)

Yorumlar yükleniyor...
Sesli Okuma
Otomatik Kaydırma
— Kafesin Bedeli, Bölüm 5
📝

Kişisel Not

Sağ üstteki ⚙️ Ayarlar ile okuma deneyimini kişiselleştir — tema, yazı tipi, sesli okuma ve daha fazlası.
👁️
Göz Molası
20 dakikadır okuyorsun. 20 saniye boyunca 20 metre uzağa bak.