Hastanedeki doktor burnumun kırılmadığını söyledi. Bunu zafer saymaya hazırlanırken ince bir çatlak bulunduğunu, kemiğin yerinden oynamadığı için müdahale gerekmediğini ekledi. Beyin sarsıntısından şüpheleniyordu. O gece yalnız kalmamamı, kusarsam veya konuşmam bozulursa acile dönmemi söyledi. Tae-su bütün talimatları telefonuna kaydetti. Ben taburcu kâğıdındaki ücret kısmına bakıyordum.
“Paran var,” dedi Tae-su.
“Vardı.”
“Burnunu kafeste bıraksaydın daha ucuz olmazdı.”
Saat sabahın ikisini geçmişti. Acil servisin floresan ışıkları altında herkes aynı renkte görünüyordu. Kolunda serumla uyuyan yaşlı adam, ağlayan çocuğunu kucağında gezdiren anne, iş kıyafetleriyle duvara yaslanmış genç kadın… Ben de üzerime geçirdiğim gri sweatshirt ve kurumuş kanlı yakamla onlardan biriydim. Farkımız, çoğunun buraya gelmek istememiş olmasıydı.
Tae-su ödeme makinesine yönelirken giriş kapısı açıldı. Yu-na içeri girdi. Saçlarını toplamaya vakit bulamamış, hırkasının düğmelerini yanlış iliklemişti. Beni gördüğünde önce adımları hızlandı, sonra birkaç metre kala yavaşladı. Yüzümde nereyi incitmeden dokunabileceğini arıyor gibiydi.
“Kim haber verdi?” diye sordum.
Tae-su arkasını dönmeden elini kaldırdı.
Yu-na yanıma geldi. Burnumdaki tamponu, kaşımın üzerindeki bandı ve şişen dudağımı inceledi. “İki kelime yeter demiştim.”
“Telefonum kilitli poşetteydi.”
“Maçtan önce yazdın. Sonra altı kez aradım.”
“Kwon’u gördüm.”
Bu isim onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Yine de sesimdeki değişimi duydu. Öfkesi kaybolmadı; yalnızca arkasına başka bir duygu yerleşti. “Kim Kwon?”
Tae-su ödeme makinesinin önünde durdu. Bana bakmadan, “Şimdi anlat,” dedi. “Yoksa ben anlatacağım.”
Hastanenin yirmi dört saat açık kafeteryasına geçtik. Kahve makineleri temizleniyordu; yalnızca sıcak su ve paket çay vardı. Köşedeki masaya oturup isimsiz zarfı, trafik kamerası görüntüsünü, babamın Kwon’la çekilmiş fotoğrafını ve Demir Kapı’daki balkonu anlattım. Cümleleri sıraya koydukça yaptığım şey daha da kötü görünüyordu. Kanıtları polise götürmeden bilinmeyen bir maça çıkmış, beni kimin çağırdığını öğrenmeden fotoğraftaki adamın peşinden koşmuş, sonra da iki koruma tarafından yere yatırılmıştım. Kwon’un babamın adını söylediği noktaya geldiğimde Yu-na’nın elindeki kâğıt bardak ezilmişti.
“Bunu on sekiz gündür biliyorsun,” dedi.
“Seni karıştırmak istemedim.”
“Ben zaten karışığım, Min-jae. Seni hastanede arayan kişi olduğum sürece karışığım.”
Sesini yükseltmedi ama kafeteryadaki görevli bize baktı. Yu-na ezilmiş bardağı masaya bırakıp ellerini dizlerinin üzerinde tuttu. “Beni koruduğunu düşünüyorsun. Aslında benim adıma karar veriyorsun. Ne kadarını bilmem gerektiğine, ne zaman korkacağıma, hangi yalanın bana daha iyi geleceğine sen karar veriyorsun.”
“Kwon tehlikeli biri.”
“Bunu bilmek beni tehlikeye sokmadı. Senin peşinden habersizce koşmak sokardı.”
Cevap veremedim. Tae-su masanın öte yanında sessizce oturuyordu. Bu konuşmaya dâhil olmuyor, fakat kalkıp bize yalnızlık da vermiyordu. Belki doktorun beni yalnız bırakmayın talimatını fazla ciddiye almıştı; belki de Yu-na’nın haklı olduğu her cümlede bunu yüzüme vurmak için oradaydı.
“Fotoğrafları görmek istiyorum,” dedi Yu-na.
“Evde.”
“Sabah gideriz. Sonra polise.”
Başımı iki yana salladım. “Elimizdeki şeyler polisin dosyayı yeniden açmasına yetmez. Kwon’un adını söylediğini kanıtlayamam.”
“O zaman neye yeter?”
“Bir sonraki maça.”
Yu-na sandalyesini geriye itti. Kalkacağını sandım. Birkaç saniye öylece oturdu, sonra yeniden masaya yaklaştı. “Senin sorunun dövüşmek değil,” dedi. “Her cevabın bir sonraki maç olduğunu sanman.”
Sözleri canımı yumruktan farklı bir yerde acıttı. Haklıydı ama bu, Kwon’a ulaşmak için başka yolum olduğu anlamına gelmiyordu. Babamın fotoğrafını internette bulamazdım. Demir Kapı’ya polisle dönsem kapının ardında boş bir depo bulabilirdim. İsimsiz kişi beni kullanıyordu; bunu artık ben de biliyordum. Yine de verdiği bilgiler doğruydu.
Yu-na ayağa kalktı. “Eve gidelim,” dedi. “Dosyayı birlikte inceleyeceğiz. Sabah olduğunda hâlâ polise gitmek istemiyorsan seni zorlayamam. Ama bundan sonra benden bir şey saklarsan bunu korumak diye adlandırma.”
Bu bir af değildi. Bir şans da sayılmazdı. Önüme çizilmiş bir sınırdı. İlk kez sınırı geçip geçmemek yalnızca benim hayatımı etkilemeyecekti.
“Tamam,” dedim.
Tae-su masadan kalkarken “Bu kelimeyi senden çok duyduk,” diye söylendi. “Bu sefer ne anlama geldiğini öğren.”
Jun-ho kapıyı açtığında üzerimde hastane bilekliği, yanımda Yu-na ve Tae-su vardı. Birkaç saniye boyunca hiçbirimize soru sormadı. Sonra Tae-su’ya başıyla teşekkür edip beni içeri aldı. Tae-su, sabaha kadar uyumama izin vermemelerini ve göz bebeklerimden biri diğerinden farklı görünürse hastaneye dönmemizi söyledi. Jun-ho bütün talimatları dinledi. Kapıyı kapattıktan sonra dönüp karnıma yumruk atacakmış gibi baktı.
“Vurma,” dedim. “Kaburgam ağrıyor.”
“Ne yazık.”
Mutfak masasına anne babamın dosyasını açtık. Yu-na fotoğrafları tek tek inceledi. Jun-ho başta hiçbir şey anlamadığı için öfkelendi, ardından hikâyeyi öğrendikçe öfkesi yön değiştirdi. İsimsiz mektubu eline alıp kâğıdın kenarlarını, baskı izlerini ve kat yerlerini kontrol etti. Bir şey bulamadı. Yine de bunu yapmak ona sakinleşmek için zaman verdi.
Babamın notlarındaki JS-417 satırını Yu-na fark etti. Harflerin Jinsung’u ifade edebileceğini söyledi. Dizüstü bilgisayarını açıp şirketin eski faaliyet raporlarını, ihale duyurularını ve liman taşımacılığı kayıtlarını aramaya başladık. Halka açık belgelerin çoğu sevkiyat numaralarını göstermiyordu. Fakat iki yıl önce açılmış bir iş davasının eklerinde Mirae Lojistik adı geçiyordu. Şirket, Jinsung Taşımacılık’ın alt yüklenicisi olarak konteyner boşaltma ve depo kayıtlarından sorumluydu.
Davayı açan kişi Lee Mi-sook adında eski bir muhasebe çalışanıydı. Ücretlerini alamadığı için şirkete dava açmış, birkaç ay sonra uzlaşmıştı. Adı ve eski iş adresi dışında bilgi yoktu. Jun-ho sosyal medyada aynı isimle onlarca hesap buldu. Yu-na, dava belgesindeki yaş ve iş geçmişini kullanarak seçenekleri daralttı. Sabah altıya doğru, profilinde iki yıl öncesine kadar Mullae’de çalıştığını yazan bir kadın bulduk. Mesaj attım. Cevap beklemeden önce güneş doğdu.
Doktorun uyumamamı söylediği gece boyunca üç kez sandalyede sızdım. Her seferinde ya Yu-na omzuma dokundu ya Jun-ho önümde parmaklarını şıklattı. Saat yedi olduğunda Tae-su’nun verdiği talimatın süresi dolmuştu. Yatağa uzandım. Yu-na gitmemişti. Masanın başında annemin personel kartını elinde tutuyordu.
“Annenle birbirinize benziyorsunuz,” dedi.
“Herkes babama benzediğimi söylerdi.”
“Kaşların anneninki gibi.” Kartı masaya bıraktı. “Onlar hakkında çok az konuşuyorsun.”
“Konuşunca ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”
“Bildiklerini söyle.”
Anneme ilişkin aklıma gelen ilk şeyi anlattım: Markete her gittiğinde liste hazırlamasına rağmen listede olmayan mandalinaları alırdı. Eve dönerken poşet ağırlaşınca babama söylenir, ertesi hafta yine aynısını yapardı. Yu-na güldü. Çok küçük bir ses çıkardı ama odadaki havayı değiştirmeye yetti. Sonra yatağın kenarına oturup elini elimin üzerine koydu. Parmaklarım şiştiği için sıkmadı.
“Onlara ne olduğunu bulacağız,” dedi.
Bu cümlenin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Yine de ilk kez birinin çoğul konuşması beni rahatsız etmedi.
Lee Mi-sook iki gün sonra cevap verdi. Mesajında babamı tanımadığını yazmıştı. Beş dakika sonra ikinci bir mesaj gönderdi: Bu konuyu telefonda konuşmayacağım. Üçüncü mesajda ertesi gün saat dörtte Mullae’deki bir fırının adresi vardı.
Yu-na gelmekte ısrar etti. Jun-ho da gelmek istedi ama akşam vardiyasını değiştiremedi. Ona konumumuzu paylaşacağıma ve yarım saatte bir mesaj atacağıma söz verdim. Bu kez sözün ne anlama geldiğini biliyordum.
Lee Mi-sook bizi fırının arka tarafındaki masada bekliyordu. Kırklı yaşlarının sonunda, kısa saçlı, lacivert bir kaban giymişti. Önünde dokunmadığı bir kahve vardı. Yaklaşırken ikimizi de tanımış gibi başını eğdi. Oturduğumuz anda telefonlarımızı kapatmamızı istedi.
Babamın adını söylediğimde gözlerini masaya indirdi. “Seok-jun beni tanırdı,” dedi. “Benim sizi tanımamam gerekiyordu.”
Bu cümlenin anlamını sorduğumda cevap vermeden önce etrafına baktı. Mirae’nin yalnızca taşıma kayıtlarını düzenleyen küçük bir şirket olmadığını anlattı. Jinsung’un bazı sevkiyatları kâğıt üzerinde bölünüyor, konteyner ağırlıkları değiştiriliyor ve gece depoya giren yüklerin bir kısmı ertesi gün kayıtlardan kayboluyordu. Resmî belgelerde makine parçası görünen sandıkların içeriğini kimse kontrol etmiyordu. Babam mali denetimde rakamların uyuşmadığını fark etmişti. Annem de arşivde değiştirilmiş iki farklı beyanın kopyasını bulmuştu.
“Ne taşıyorlardı?” diye sordum.
“Bilmek istemedim.” Mi-sook ellerini kahve bardağının çevresinde birleştirdi. “Kaçak ilaç olduğunu söyleyen vardı. Silah parçası diyen de. Ben yalnızca ödemeleri gördüm. Jinsung’dan gelen para üç şirkete bölünüyor, sonra nakit çekiliyordu.”
“Kwon Do-sik?”
İsmi duyunca omuzları gerildi. “Depoya gelirdi. Çalışan değildi. Herkes ona müdür derdi ama hangi bölümün müdürü olduğunu kimse sormazdı.”
Yu-na, annemle babamın polise gidip gitmediğini sordu. Mi-sook, babamın belgeleri bir savcıya götürmek istediğini, annemin önce kopyaları güvenli bir yere bırakmakta ısrar ettiğini anlattı. Kazadan üç gün önce ofiste büyük bir tartışma çıkmıştı. Kwon, babamı arka kapıya çağırmıştı. Fotoğraf o gün çekilmiş olmalıydı.
“Kazadan sonra belgeler ne oldu?” dedim.
“Ofis mühürlenmeden önce Jinsung’dan adamlar geldi. Bilgisayarları ve arşiv kutularını götürdüler. Bize şirketin iflas ettiğini, susarsak maaşlarımızı alacağımızı söylediler.”
“Siz de sustunuz.”
Mi-sook bu suçlamaya itiraz etmedi. Yüzü küçülmüş gibi oldu. “Bir kızım vardı. Hâlâ var. Seok-jun’un da bir oğlu olduğunu biliyordum. Cenazeye gitmedim. Kendime bunun sizi korumak için olduğunu söyledim.” Yu-na’nın hastanedeki sözleri aklıma geldi. İnsanlar korkaklıklarını koruma diye adlandırdığında daha kolay taşıyordu. “Babanız bana bir şey bırakmadı,” diye devam etti. “Fakat notlarında JS-417 varsa bu bir sevkiyat değil. Depo dolabı olabilir. Mirae’de kişisel dolapların kodu şirket harfleri ve numarayla tutulurdu. J, Jinsung hattını; S, Seongho deposunu gösterirdi. Dört yüzlü numaralar bodrum katındaydı.”
“Depo hâlâ duruyor mu?”
“Bina duruyor. İçinde ne kaldığını bilmiyorum.”
Adres, buluştuğumuz yere yürüyerek on dakika mesafedeydi.
Mi-sook gitmememizi söyledi. Sonra bunun bizi durdurmayacağını anlayıp girişin arka sokakta olduğunu anlattı. Kalkarken elimi tuttu. Parmakları soğuktu. “Baban korkmuyordu sanmayın,” dedi. “Çok korkuyordu. Yine de yapması gerekeni biliyordu.”
Zor olsa da doğru karar.
Babamın son günlerini ilk kez borçların arkasında değil, bir seçimin önünde gördüm.
Seongho deposu, yeni binaların arasında unutulmuş dört katlı bir beton bloktu. Giriş kapısına zincir vurulmuştu ama arka taraftaki yükleme bölümünün kepengi yarım metre açıktı. Yu-na polise haber vermemiz gerektiğini söyledi. Mi-sook’un anlattıkları ifade sayılırdı; izinsiz girmekse aleyhimize dönebilirdi. Haklıydı. Fakat Kwon’un fotoğrafı kimin gönderdiğini aradığını biliyordum. Depoda bir şey varsa bizden önce ulaşması yalnızca zaman meselesiydi.
Jun-ho’ya konumu gönderdim. Ardından kepengin altından geçtim. Yu-na birkaç saniye dışarıda kaldı. Onu gelmeye zorlamadım. Ayak seslerini arkamda duyduğumda rahatladığımı belli etmedim.
İçeride elektrik yoktu. Telefon ışıklarıyla ilerledik. Zemin metal talaşı ve kırılmış ahşap parçalarıyla doluydu. Bodruma inen merdivenin duvarında solmuş harfler vardı. J-S bölümünü oklarla gösteriyordu. Dolap sıralarının çoğu açılmış, kapakları yerde bırakılmıştı. 417 numaralı dolabın kapağı kapalıydı fakat kilidi sökülmüştü.
İçinde sarı plastik bir dosya ve eski bir ses kayıt cihazı bulduk.
Dosyayı elime aldığım anda üst katta metal bir şey devrildi. Yu-na ışığını kapattı. Karanlığın içinde iki kişinin ayak seslerini duyduk. Geldiğimiz kepenk tarafından değil, ön koridordan giriyorlardı. Biri, “Bodruma bak,” dedi.
Yu-na’nın eline kayıt cihazını verdim. Dosyayı sweatshirtümün altına soktum. Merdivenin karşısında ikinci bir çıkış olup olmadığını aradık. Duvarın sonunda yangın kapısı vardı ama kolu paslanmıştı. İki elimle asıldığımda kıpırdamadı.
Ayak sesleri basamaklara ulaştı.
İlk adam el fenerini yüzüme tuttu. Refleksle başımı çevirirken yumruğu yanağıma geldi. Burnumdaki çatlak yeniden ateş aldı. Geriye düşmedim; doktorun bütün uyarıları o anda anlamsızlaştı. Adam ikinci yumruğu atarken ön kolumla dışarı yönlendirdim, omzuna girip onu dolaplara çarptım. Metal kapaklar gürültüyle titredi.
İkinci adam Yu-na’ya yöneldi. Elinde kısa bir levye vardı. Yu-na geri çekilip yerdeki ahşap paleti aramıza itti. Adam palete takıldığı anda bacağına tekme attım. Darbe dizinin dışına geldi. Yere düşmedi ama yönü değişti. Levyeyi bana savurdu. Sol kolumu kaldırıp darbeyi karşıladım; metal kemiğe çarpınca parmaklarım uyuştu.
İlk adam arkamdan belime sarıldı. Başını geriye vurmak yerine ağırlığımı düşürdüm, iki elimle bileğini ayırdım ve kalçamı dışarı çıkardım. Tae-su’nun çalıştırdığı hareketi dar koridorda uygulamak zordu. Ayağımı onun ayağının dışına koyup döndüm. Sırtı dolap köşesine çarptı. Tutuşu gevşeyince dirseğimi göğsüne bastırıp aramıza mesafe koydum.
Levye yeniden geldi. Bu kez eğildim. Metal, 417 numaralı kapağa vurup kıvılcım çıkardı. Adamın kolu çaprazında kalmıştı. Bileğini iki elimle yakalayıp aşağı çektim, dirseğimi ekleminin üzerine bastırdım. Levyeyi bırakmadı. Yu-na arkamdan adımı söyledi. Sesinde uyarı vardı.
Adam “Dosyayı ver,” dedi.
Bizi tesadüfen bulmamışlardı.
Kolunu biraz daha çevirdim. Omzu duvara sıkıştı. Levyeyi sonunda bıraktı fakat öfkem durmadı. Kwon’un babamın adını söylerkenki yüzü, Mi-sook’un iki yıl boyunca taşıdığı korku ve annemin personel kartındaki gülümsemesi aynı anda zihnime geldi. Adamın dirseği elimin altında titriyordu. Birkaç derece daha çevirirsem eklem çıkacaktı.
“Kim gönderdi?” diye sordum.
Cevap vermedi. İlk adam yeniden üzerime gelirken Yu-na yerdeki levyeyi aldı ve ayaklarının önüne vurdu. Metalin betona çarpan sesi ikimizi de durdurdu. “Min-jae, kapı,” dedi.
Yangın kapısının yanında acil durum çekici vardı. Camını levyenin ucuyla kırdı, çekici çıkarıp paslanmış kola vurdu. İkinci darbede mekanizma gevşedi. Kapıyı omzumla ittiğimde dışarıdan soğuk hava girdi.
Tuttuğum adamı bıraktım. Dirseği yerinden çıkmamıştı ama kolunu göğsüne çekip kıpırdatamıyordu. Yu-na önden çıktı. Ben arkamızı kollayarak yangın merdivenine geçtim. Adamlar peşimizden gelmedi. Dosyanın hâlâ üzerimde olduğunu ancak sokağa ulaştığımızda kontrol ettim.
Üç ara sokak boyunca koştuk. Nefesim kesildiğinde kapalı bir atölyenin önünde durduk. Yu-na ellerini dizlerine koymuştu. Saçları yüzüne yapışmış, avucunda hâlâ ses kayıt cihazını tutuyordu. Bana baktığında gözlerinde korku vardı. Bu kez korktuğu şey yalnızca bana olacaklar değildi.
“Kolunu kıracaktın,” dedi.
“Bize saldırdı.”
“Bırakmıştı.”
“Kim gönderdiğini söylemedi.”
Yu-na doğruldu. “Kırınca söyleyecek miydi?”
Cevabı bilmiyordum. O an bilmek de istememiştim. Onu konuşturmakla cezalandırmak arasındaki çizgiyi ne zaman geçtiğimi hatırlamıyordum. Çizginin varlığını ancak arkamda kaldığında görmüştüm.
“Özür dilerim,” dedim.
“Benden dileme.” Yu-na kayıt cihazını bana uzattı. “Bir daha böyle olduğunda seni durdurabileceğimi sanma. Bunu sen yapacaksın.”
Başımı salladım. Yanına yaklaşınca geri çekilmedi ama elimi de tutmadı. Birlikte ana caddeye yürüdük. Polis sireni uzaktan duyuluyor, yaklaşıp yaklaşmadığını anlayamıyordum.
Telefonumu açtığımda bilinmeyen numaradan bir mesaj gelmişti. Bizi depoya yönlendiren kişi hâlâ izliyordu.
Kwon yalnız hareket etmez.
Altında bir fotoğraf vardı. Jang Tae-guk, bir yardım yemeğinde kameraya gülümsüyor; hemen arkasında Kwon Do-sik duruyordu.
İkinci mesaj ekrana düştü.
Anne ve babanı susturma emrini veren adam bu.
Dosyayı kolumun altında daha sıkı tuttum. Yu-na ekrana baktı. Jang’ın yüzünü tanımıştı; Seul’de yaşayan çoğu insan gibi onu haberlerden biliyordu.
Ana caddeye çıktığımızda açık bir markete sığındık. Yu-na kasadan iki şişe su ve küçük bir ilk yardım paketi aldı. Görevli, yüzümdeki yeni kanı görünce yardım isteyip istemediğimizi sordu. Bisikletten düştüğümü söyledim. Yalan ağzımdan o kadar kolay çıktı ki Yu-na bana baktı. Bir şey demedi. Marketin arkasındaki dar oturma alanına geçtik.
Sarı dosyanın içinde konteyner listeleri, banka havalesi kopyaları ve aynı tarihler için hazırlanmış iki ayrı beyan vardı. Belgelerin bazılarında babamın el yazısını tanıdım. Uyuşmayan ağırlıkları kırmızı kalemle işaretlemiş, ödemelerin yanına soru işaretleri koymuştu. Bir sayfanın üstünde Jang Tae-guk’un şirket mührü, altında ise Kwon Do-sik’in okunaksız imzası vardı. Bunlar cinayeti kanıtlamıyordu. Fakat anne ve babamın neyi öğrendiğini gösterebilirdi.
Yu-na ses kayıt cihazını masaya koydu. Pil kapağı bantla tutturulmuştu. Açma düğmesine bastığımızda ekran yanmadı. Markette uygun pil yoktu; görevlinin çekmecesindeki eski televizyon kumandasından iki tane ödünç aldık. Cihaz ikinci denemede cızırtıyla çalıştı. İçinde tarih yerine numarayla kaydedilmiş yedi dosya vardı.
İlk kayıtta depo gürültüsü ve birbirinden uzak erkek sesleri duyuluyordu. Kelimeler seçilmiyordu. İkincisi yalnızca otuz saniyelik sessizlikti. Üçüncü kaydın ortasında babamın sesi geldi. İki yıl boyunca onu videolardan bile dinlememiştim. Sesini unuttuğumu sanıyordum; ilk kelimede tanıdım.
“Dört yüz on yediyle listedeki ağırlık aynı değil,” diyordu. Ardından metal bir kapı kapandı. Başka biri ona bu dosyayı bırakmasını söyledi. Babam, değiştirilmiş beyanların kopyalarının kendisinde olduğunu, başına bir şey gelirse bunların doğru yere ulaşacağını belirtti. Diğer ses alçaldı. Kaydın o kısmını üç kez dinledik. Sonunda kelimeler ayrıldı: “Başına ne geleceğine sen karar vermiyorsun, Seok-jun.”
Ses Kwon’unkine benziyordu. Demir Kapı’da yalnızca birkaç cümlesini duymuştum ama aynı sakinlik, aynı kelimeleri gereksiz yere uzatmayan ton vardı. Kaydın kalanında ayak sesleri uzaklaşıyor, babam ağır ağır nefes alıyordu.
Dördüncü dosyada annemin sesi çıktı. Cihazı elinde tutuyor olmalıydı; kumaşa sürtünme sesi kelimelerinin arasına giriyordu. “Min-jae bunu bulursa,” dedi ve sustu. Uzakta babam bir şey söyledi. Annem yeniden başladı: “Hayır, onu buna karıştırmayacağız. Belgeleri savcılığa biz götüreceğiz. Jang’ın adamları öğrenirse önce onu kullanırlar.”
Kayıt aniden kesildi.
Yu-na cihazı durdurdu. Marketin buzdolapları uğulduyor, kasanın yanındaki küçük radyoda neşeli bir şarkı çalıyordu. Annem iki yıl önce adımı söylemiş, ben bunu bir market masasının başında kanlı ellerle dinlemiştim. Beni korumak için sustuklarını düşündüm. Sonra benim de Yu-na’ya aynı şeyi yaptığımı hatırladım. İyi niyet, verdiğimiz kararların sonucunu değiştirmiyordu.
“Kalanını evde dinleyelim,” dedi Yu-na. Sesimin çıkmayacağını anlamıştı.
Kayıt cihazını kapatıp avucumda tuttum. Annemin son cümlesi, isimsiz kişinin mesajıyla birleşiyordu. Jang’ın adamları öğrenirse önce onu kullanırlar. Beni Demir Kapı’ya gönderen kişi de tam olarak bunu yapıyordu. Gerçeği veriyor, ardından hangi yöne koşacağımı söylüyordu.
Kim olduğunu hâlâ bilmiyordum. Fakat artık yardım etmediğini biliyordum. Beni kullanıyordu.
Yine de gönderdiği isim doğruydu.
O gece yalnızca ailemin katilinin adını öğrenmedim. Babamın neden öldüğünü de anlamaya başladım.
Doğru şeyi yapmaya karar vermişti.
Bedelini yanlış insanlar belirlemişti.
Bölüm Yorumları (0)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.