BÖLÜM 1 — YENİ DÜNYA
Karanlık…
Her yer kapkaranlıktı.
Leon gözlerini açmaya çalıştı fakat göz kapakları sanki tonlarca ağırlık taşıyordu. Vücudunu hareket ettirmek istediğinde ise bütün gücünün çekilmiş olduğunu hissetti. Bir süre hiçbir şey anlamadan öylece yattı.
Sonra derin bir nefes aldı.
Hava soğuk ve temizdi. Fakat içinde garip kokular vardı. Islak taş, kül, keskin bir metal kokusu… Ve yağmurdan sonra toprağın bıraktığı ağır kokuya benzeyen, fakat Leon’un daha önce hiç tanımadığı başka bir koku.
Leon gözlerini yavaşça açtı.
Karşısında taşlardan yapılmış eski bir tavan vardı. Tavanda birkaç çatlak bulunuyordu ve çatlakların arasından zayıf bir gün ışığı sızıyordu. Işık, havadaki tozları görünür kılıyordu.
Leon birkaç saniye boyunca tavana baktı.
Sonra kaşlarını çattı.
“Burada ne işim var?”
Sesini duyduğu anda donup kaldı.
Bu…
Onun sesi değildi.
Daha gençti. Daha inceydi.
Leon yavaşça doğrulmaya çalıştı. Başının içinde ani bir ağrı oluştu. Elini yere koyarak kendisini destekledi ve parmaklarının altında soğuk taşın pürüzlü yüzeyini hissetti.
Etrafına baktı.
Küçük bir oda vardı. Bir yatak, eski bir tahta masa, kırık bir sandalye ve çatlak duvarlar… Başka hiçbir şey yoktu.
Leon ayağa kalkmaya çalıştı.
İlk adımında sendeledi. İkinci adımında ise dengesi yerine geldi.
Sonra odanın köşesindeki aynaya baktı.
Ayna cam değildi. Kararmış bir metal levhaydı.
Leon önüne geçti.
Ve gördüğü yüz karşısında sessiz kaldı.
Yaklaşık on beş yaşında bir çocuk.
Simsiyah saçlar. Siyah gözler. İnce ama sağlıklı bir beden.
Leon elini yüzüne götürdü.
Yansıması da aynı hareketi yaptı.
“Bu… ben değilim.”
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra kollarına baktı.
Sağ kolunda siyah bir işaret vardı. Omzundan başlayan siyah çizgiler koluna doğru uzanıyor, bazıları sırtına doğru devam ederek birbirleriyle birleşiyordu. Dövme gibiydi.
Fakat sıradan bir dövme değildi.
Leon parmağını çizgilerden birinin üzerine koydu.
Çizgi hafifçe hareket etti.
Leon elini hemen çekti.
Kaşları çatıldı.
“Bu ne?”
Cevap yoktu.
Fakat o anda başının içinde bir görüntü belirdi.
Bir kılıç.
Kan.
Savaş.
Binlerce insan.
Gökyüzünü yaran kesikler.
Ve kendi elleri…
Leon gözlerini kapattı.
Görüntüler hızla çoğaldı.
Bir adam.
Bir kral.
Devasa bir canavar.
Yanan bir şehir.
Ve sayısız kılıç…
Sonra tek bir ses duyuldu.
“Kılıç Tanrısı.”
Leon gözlerini açtı.
Nefesi ağırlaşmıştı.
Bu kelimeyi biliyordu.
Önceki hayatında insanlar ona böyle sesleniyordu.
Leon…
Kılıç Tanrısı.
Kılıcın zirvesine ulaşmıştı.
Fakat yine de aradığı cevabı bulamamıştı.
Kılıç ne kadar ileri gidebilirdi?
Bir kılıç gerçekten her şeyi kesebilir miydi?
Büyüyü?
Çeliği?
Canavarları?
Hatta dünyanın kendisini?
Bu soruların cevabını bulamadan ölmüştü.
Leon birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra aynadaki çocuğa baktı.
“Yeniden doğdum…”
Bu kelimeleri söylerken bile bunun nasıl mümkün olduğunu bilmiyordu.
Tanrı mı?
Büyü mü?
Bir lanet mi?
Hiçbir fikri yoktu.
Leon odanın içinde başka şeyler aramaya başladı. Kimlik, para, ailesine dair bir şey, bir mektup… Geçmişine ait herhangi bir iz aradı.
Hiçbir şey yoktu.
Sonunda masanın üzerinde eski bir kâğıt buldu.
Leon kâğıdı eline aldı.
Üzerinde yalnızca birkaç bilgi vardı.
Leon Veyrith
Yaş: 15
Leon uzun süre ismine baktı.
“Leon Veyrith…”
Bu isim ona tanıdık geliyordu.
Ama bu tanıdıklık bir hatıraya ait değildi.
Sanki bedeninin kendisi bu ismi biliyordu.
Kâğıdın altında bir mühür vardı. İç içe geçmiş üç halka ve merkezinde yüksek bir kuleyi andıran bir sembol bulunuyordu.
Leon mühre dokundu.
Kâğıt hafifçe ısındı.
Ardından altında yeni bir yazı belirdi.
Asterion Kraliyet Akademisi’ne kabul edilmiştir.
Leon’un gözleri yazının üzerinde sabitlendi.
“Akademi?”
Kâğıdın alt kısmında daha küçük bir yazı vardı.
Kabul, Asterion Kraliyet Akademisi Dekanı Arven Kael tarafından bizzat onaylanmıştır.
Leon kaşlarını çattı.
“Dekan?”
Neden?
Neden kraliyet akademisinin dekanı, kimsenin tanımadığı on beş yaşındaki fakir bir çocuğu bizzat kabul etmişti?
Leon bunun cevabını bilmiyordu.
Fakat kâğıtta bir şey daha dikkatini çekti.
Akademinin adı.
Asterion.
Bu isim ona garip biçimde tanıdık geliyordu. Fakat nereden bildiğini hatırlayamıyordu.
Leon kâğıdı katlayıp cebine koydu.
Sonra odanın köşesinde duran kılıcı fark etti.
Yavaşça yanına gitti.
Kılıç eski görünüyordu. Kının üzerinde çizikler vardı. Kabzasındaki deri eskimişti.
Fakat Leon kılıcı eline aldığı anda…
Bir şey değişti.
Odanın içindeki uğultu kesildi.
Leon’un sağ kolundaki siyah dövme hafifçe titreşti.
Leon bunu fark etti.
Kılıcı yavaşça çekti.
ŞING!
Simsiyah bir bıçak ortaya çıktı.
İnce.
Uzun.
Hafif kavisli.
Yeni bedenine göre oldukça uzun olmasına rağmen Leon’un elinde şaşırtıcı derecede dengeliydi.
Bıçağın yüzeyi ışığı yansıtmıyordu.
Işık, siyah çeliğin üzerinde kayboluyor gibiydi.
Leon kılıca baktı.
Ve ilk kez yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
Kılıç…
Bu dünyada sahip olduğu tek şey buydu.
Geçmişini bilmiyordu.
Ailesini bilmiyordu.
Bu dünyayı bilmiyordu.
Büyünün ne olduğunu bile bilmiyordu.
Ama kılıcı biliyordu.
Ya da en azından bedeninin kılıcı bildiğini hissediyordu.
Leon kılıcı tekrar kınına soktu.
“Önce bu dünyayı anlamalıyım.”
Pencereden dışarı baktı.
Ve gördüğü manzara karşısında birkaç saniye konuşamadı.
Devasa taş duvarlar…
Gökyüzüne yükselen kuleler…
Kulelerin tepelerinde dönen halkalar…
Duvarlara gömülmüş parlayan damarlar…
Ters yönde akan su kanalları…
Havada süzülen garip yaratıklar…
Ve insanlar.
Bazıları zırhlıydı. Bazıları ellerinde garip silahlar taşıyordu. Bazıları ise ellerini kullanarak havada ışıklar oluşturuyordu.
Leon dikkatle baktı.
Bir adam avucunun üzerinde küçük bir ateş oluşturdu.
Başka bir kadın önünde bir su küresi meydana getirdi.
Leon’un kaşları çatıldı.
“Büyü…”
Kelimeyi biliyordu.
Ama nasıl çalıştığını bilmiyordu.
Mana nedir?
Büyü nasıl yapılır?
Elementler nelerdir?
Hangi büyü hangi sınıfa girer?
Leon bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordu.
Sadece büyünün bu dünyanın bir parçası olduğunu anlayabiliyordu.
Şehir bile büyüyle çalışıyordu.
Fakat Leon için bu dünyanın büyüsü yabancıydı.
Kılıç ise…
Tam tersine.
Tanıdıktı.
Leon pencerenin önünden ayrıldı.
Asterion Kraliyet Akademisi.
Eğer bu dünya gerçekten büyüyle yönetiliyorsa, Leon’un öğrenmesi gereken çok şey vardı.
Ama bir şeyi değiştirmeyecekti.
Kılıç.
Leon’un eli tekrar kılıcının kabzasına gitti.
“Ben büyücü olmayacağım.”
Bunu söylerken neden bu kadar kesin konuştuğunu kendisi de bilmiyordu.
Belki de önceki hayatından kalan tek gerçek şey buydu.
Kılıç.
Birden kolundaki dövme yeniden hareket etti.
Leon durdu.
Dövmenin altında çok hafif bir sıcaklık hissetti.
Sonra…
Bir görüntü.
Karanlık.
Yıkılmış bir şehir.
Gökyüzünde devasa bir yaratık.
Ve kendisinin elinde tuttuğu aynı kılıç.
Leon gözlerini kırptı.
Görüntü kayboldu.
“Ne gördüm ben?”
Cevap yoktu.
Leon kılıcını beline taktı.
Sonra odadan çıktı.
Şehirde yürürken herkes ona yabancı geliyordu.
İnsanlar farklı kıyafetler giyiyordu. Bazılarının üzerinde zırh vardı. Bazıları büyü araçları taşıyordu. Bazıları ise yalnızca sıradan kıyafetlerle dolaşıyordu.
Leon sessizce ilerledi.
Kimse ona dikkat etmiyordu.
Bu hoşuna gitti.
Şimdilik…
Kimsenin onu tanımaması daha iyiydi.
Bir süre sonra uzakta yükselen devasa yapıyı gördü.
Asterion Kraliyet Akademisi.
Akademinin kuleleri bulutların arasına yükseliyordu. Duvarları kilometrelerce uzanıyordu.
Ana kapının üzerinde gümüş harflerle bir söz yazıyordu:
“Gücün sınırı, kişinin kendi sınırıdır.”
Leon kapıya baktı.
Göğsünde garip bir his oluştu.
Bir an için akademinin taş duvarları tanıdık geldi.
Sanki daha önce buraya gelmişti.
Ama bu imkânsızdı.
Leon gözlerini kapattı.
Karanlık bir koridor gördü.
Yerde kırılmış bir mühür.
Ve uzaktan gelen bir ses.
“Sakın kapıyı açma.”
Leon gözlerini açtı.
Nefesi hızlanmıştı.
“Kim söyledi bunu?”
Hatırlayamıyordu.
Fakat içindeki his açıktı.
Bu akademi yalnızca eğitim alacağı bir yer değildi.
Burada geçmişine dair bir şey vardı.
Belki de cevabı burada bulacaktı.
Leon kapıya doğru yürüdü.
Tam o sırada akademinin en yüksek kulesindeki halka sistemlerinden biri aniden durdu.
Kimse fark etmedi.
Fakat kulenin en üst katında yaşlı bir adam gözlerini açtı.
Uzun beyaz saçları omuzlarına kadar uzanıyordu.
Önündeki kristal kürenin içindeki ışık titredi.
Adam ayağa kalktı.
Kristalin içinde bir görüntü belirdi.
Siyah saçlı bir çocuk.
Belinde uzun bir kılıç.
Sağ kolunda siyah bir işaret.
Yaşlı adamın gözleri daraldı.
“Sonunda…”
Arven Kael.
Asterion Kraliyet Akademisi Dekanı.
Yıllar önce Leon’un varlığını ilk fark eden kişi oydu.
Ve Leon’un sahip olduğu şeyin sıradan bir yetenek olmadığını biliyordu.
Bin yılda bir ortaya çıkan bir anormallik.
Ne tamamen büyücüydü.
Ne şövalye.
Ne de sıradan bir kılıç ustası.
Arven onun gerçek sınırını bilmiyordu.
Ama Leon’u akademiye kabul etmesinin nedeni buydu.
Başka hiç kimsenin bilmediği bir sır vardı.
Arven, Leon’u diğer öğrenciler gibi sınavdan geçirmeyecekti.
Fakat Leon’un bunu bilmesine izin vermeyecekti.
Çünkü Leon’un önce kendisinin ne olduğunu anlaması gerekiyordu.
Arven kristaldeki görüntüye baktı.
“Bakalım…”
“Bin yıldır bekleyen o güç gerçekten sende mi?”
Leon akademinin kapısına ulaştığında yüzlerce öğrenciyle karşılaştı.
Pahalı arabalar.
Soylu ailelerin muhafızları.
Gösterişli kıyafetler.
Büyü kullanan öğrenciler.
Her yerde güçlerini göstermeye çalışan insanlar vardı.
Leon onların arasından geçti.
Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.
Kimse onun geçmişini bilmiyordu.
Kimse Arven Kael’in onu bizzat kabul ettiğini bilmiyordu.
Çoğu öğrenci ona yalnızca fakir, sıradan bir çocuk gibi bakıyordu.
Leon ise bunu umursamadı.
Akademinin devasa kapılarına baktı.
Sonra kılıcının kabzasını tuttu.
“Bu dünyada…”
Bir an durdu.
Gözleri akademinin kulelerine yükseldi.
“…kılıcın ulaşabileceği son noktayı bulacağım.”
Leon henüz bilmiyordu.
Asterion’da onu yalnızca büyü sınavları beklemiyordu.
Geçmişi.
Gizemli dövmesi.
Siyah kılıcı.
Ve bin yılda bir ortaya çıkan gücü…
Hepsi aynı yerde buluşacaktı.
Ve Leon’un akademiye attığı ilk adım…
Bu dünyanın kaderini değiştirecek olayların başlangıcı olacaktı.
Leon kapıdan içeri girdi.
Asterion Kraliyet Akademisi’nin sınav günü başlamıştı.
@lavo
Bölüm Yorumları (1)
Bu bölüm hakkında yorum bırakmak için giriş yapın.