“Kalbimi Susturursan…”
Yalanın Ritmi

Yalanın Ritmi

“Kalbimi Susturursan…” • Light Novel

Mira’nın adımları sokağın taşlarını döverken, kanın sıcaklığı bileğine doğru inatla akmaya devam ediyordu. Kesik, bir yara olmaktan çok bir işaret gibiydi; bir şeyin “başladığını” söyleyen, küçük ama ısrarcı bir imza.

Koşmayı bırakmadı.

Koşarsan dikkat çekersin, diye bir ses fısıldadı içinde.
Ama durursan yakalanırsın, diye başka bir ses.

İkisi de haklıydı.

Sokağın sonunda bir minibüsün farları yandı. Mira o ışığın altından geçerken kolunu göğsüne bastırdı, hareketini sıradanlaştırmaya çalıştı. Yüzünü eğdi. Bir saniyelik bakışlar bile tehlikeliydi. İnsanların bakışları değil… onların bakışları arasına karışabilecek bir başkasının bakışı.

Sıradan görün.
Normal görün.
Nefes al.

Kaldırımın kenarında durdu. Sanki sadece yorulmuş gibi, sanki sadece bir günün ağırlığı omuzlarına çökmüş gibi. Bir vitrin camının yansımasında kendine baktı: yüzü normaldi, gözleri biraz fazla parlaktı, dudakları biraz fazla soluktu.

Kolundaki kan ise… normal değildi.

Mira çantasını açtı, içinden küçük bir peçete paketi çıkardı. Yırtıp açtı. Yavaşça sardı, bastırdı. Kan peçeteyi hemen koyu kırmızıya boyadı.

Bir an gözleri doldu. Korkudan değil.

Öfkeden.

“Beni rahat bırakın…” diye fısıldadı. Kendi sesi bile yabancı geldi.

Bir avcı.

Bir tane daha.

Demek hâlâ peşimdeler.

Mira yürümeye devam etti. Bu kez koşmadan. Ne kadar hızlı giderse gitsin, eve vardığında kanı saklaması gerekecekti. Ve daha önemlisi… sakin görünmesi.

Çünkü Julie sorardı.

Julie her şeyi sorardı.

Ve Mira’nın yalanları… her zaman hazır olmalıydı.


Aras bulunduğu yerde birkaç saniye daha hareketsiz kaldı. Sokak yeniden sıradanlaşmıştı; az önce yaşanan şey sanki bir rüya gibi, sanki şehir kendi kendini düzeltmiş gibi.

Ama onun kalbi düzeltmemişti.

Avucunu göğsüne bastırdı. Parmaklarının altında, düzenin kendine has o monoton ritmi vardı. Normalde bu ritim asla değişmezdi. Normalde… “duygu” denen şey, çekirdeğin çevresine yaklaşamazdı bile.

Şimdi yaklaşmıştı.

Bir anlık.

Ama yeterince.

Aras gözlerini kapattı. Kafasının içi boş değildi, ilk kez bunu fark etti. Boşluğun içinde bir şey dönüyordu; tamamlanmamış bir cümle gibi, adını bilmediği bir şarkı gibi. Yağmur sesi. Islak asfalt. Bir el.

Ve o söz.

“Kalbin çok gürültülü atıyor.”

Bu cümle, onun dünyasında bir hata mesajı gibiydi.

Çünkü onun kalbi gürültülü atmazdı.

Aras nefes verdi. Düzene geri dönmek zorundaydı.

Görev raporu.

Komutan.

Prosedür.

Yalan.

Yalan… onun işinin bir parçası değildi normalde. Avcılar öldürürdü. Başarı raporları verirdi. Hedef ya canlı ele geçirilirdi ya da ortadan kaldırılırdı. Arada “kararsızlık” diye bir seçenek yoktu.

Odaya döndüğünde bina sessizdi. Asansörde aynaya bakmadı. Aynaya bakmak, kendini görmek demekti. Kendini görmek ise… hissetmek.

Koridorlar steril, duvarlar parlaktı. Bu kurumun her şeyi temizdi. Kokusu bile.

Aras raporlama odasının kapısını açtı. İçeride iki kişi vardı: Komutan ve teknik analiz sorumlusu. Holografik ekran açık duruyordu; görev kaydı, çekirdek verileri, Aras’ın biyometrik ölçümleri.

Aras içeri girer girmez komutan sordu:

“Temas?”

“Temas sağlandı,” dedi Aras.

“Sonuç?”

Aras’ın boğazı kuruduğunu hissetti. Bu da yeni bir şeydi. Kuruyan boğaz, zihnin yalan hazırlığıydı.

“Hedef kaçtı,” dedi.

Komutanın yüzünde hiçbir şey değişmedi. Sanki hedefin kaçması mümkünmüş gibi. Sanki bu kurumun elit avcısı ilk kez birini elinden kaçırmamış gibi.

Analiz sorumlusu ekrana eğildi. “Enerji dalgası raporlarına göre kısa süreli bir rezonans patlaması var. Senin çekirdeğinde… milisaniyelik bir düzensizlik.”

Aras duymamış gibi yaptı. “Hedef beklediğimizden hızlı tepki verdi.”

Komutan başını hafifçe yana eğdi. “Yaralı mı?”

Aras, Mira’nın kolundaki kanı düşündü. O kanın parlaklığını. Sıcaklığını.

“Evet,” dedi. “Sol kolundan darbe aldı. Kan kaybı var ama ciddi değil.”

Analiz sorumlusu not aldı. “Kan izi toplama ekipleri devreye girebilir.”

Komutanın parmağı masaya iki kez vurdu. “Bu hedef, protokol dışı. Rezonans sınıfı. O kızın varlığı tek başına destabilizasyon riski.”

Aras başını eğdi. “Anlaşıldı.”

Komutan konuşmaya devam etti: “Onu tekrar bul. Bu kez işini bitir.”

Aras ses çıkarmadı.

Ama içinden başka bir cümle geçti.

Bu kez… işimi bitiremem.

Bu düşünce, bir avcının zihnine ait değildi. Aras bunu fark etti ve hemen bastırmak istedi. Bastırmak kolaydı. Hayatı boyunca bastırmıştı.

Fakat bastırmak… artık daha zor geliyordu.


Koridorun bir köşesinde, cam duvarlı küçük bir kontrol odası vardı. İçerideki görevli, Aras geçtiğinde ekrana baktı. Biyometrik sensör grafiğinde küçük bir çıkıntı, küçük bir titreme.

Görevli kaşlarını kaldırdı.

“Kalp ritminde sapma mı var…?”

Sisteme kısa bir not düştü: “Görev sonrası düzensizlik: düşük seviye, geçici olabilir.”

Sonra omuz silkti.

Elit avcılar bile bazen küçük sapmalar yaşardı. Günün yorgunluğu, görev stresinin mikro etkisi, teknik hatalar…

Bu kurumda büyük şeyler tehlikeliydi. Küçük şeyler ise istatistik.

Görevli bir sonraki ekrana geçti.

Ve o not, şimdilik bir dosyanın içinde uyudu.


Mira apartmanın kapısından içeri girdiğinde dışarıdaki dünya bir anda kesilmiş gibi oldu. Merdiven boşluğu sıcak, eski bir binanın kokusunu taşıyordu: deterjan, yemek, nem.

Güvenli kokular.

Ama Mira güvenli olduğunu hissetmedi.

Çünkü güvenli hissetmek, rahatlamak demekti. Ve rahatlamak, kontrolü bırakmak demekti.

Kapıyı anahtarla açtı. İçeri adım atar atmaz salonun ışığı yandı.

“Mir—! Sonunda!” diye seslendi biri, neşeli ve hızlı. “Bugün beni ölüme terk ettin, biliyor musun?”

Julie.

Salonun ortasında, ayağında çorap, elinde saç fırçası, saçlarını topluyordu. Sanki dünya bir avcıyla av arasında yaşanan o anı hiç bilmiyormuş gibi. Sanki şehirde çekirdek patlamaları olmuyormuş gibi. Sanki Mira’nın kolundan kan sızmıyormuş gibi.

Julie’nin bu rahatlığı bazen Mira’yı çıldırtacak kadar rahatlatsa da, bazen… onu hayatta tutan şeydi.

“Ders uzadı,” dedi Mira hızlıca. Çantasını yere bıraktı. Ceketini çıkarmaya çalışırken sol kolunu mümkün olduğunca sakladı.

Julie gözlerini kıstı. “Ders mi? Senin dersin uzasa bile bana mesaj atarsın. ‘Julie, kahve al, dönünce bana da ver’ falan. Hiçbir şey yazmadın.”

Mira gülümsedi. Kısa, sönük, ödünç alınmış bir gülümseme. “Telefonum sessizdeydi.”

Julie yaklaştı. “O zaman gözlerin neden böyle? Bir şey olmuş gibi bakıyorsun.”

“Bir şey olmadı.”

Julie, Mira’nın “bir şey olmadı”sını iyi tanırdı. Bu cümle, Mira’nın hayatındaki en sık kullandığı savunma kalkanıydı. Ama Julie kalkanların arkasını görmeye çalışan biriydi. Eğlenceli bir şekilde, ama ısrarla.

“Tamam,” dedi Julie. “Bir şey olmadı. O zaman senin ‘bir şey olmadı’ moduna girmişsin. Hadi, anlat. Ne oldu?”

Mira mutfağa doğru yürüdü. Su içecekmiş gibi yaptı. Bardağı doldurdu ama suyu içmedi. Bardağın soğuğu avucuna iyi geldi.

Julie’nin gözleri Mira’nın koluna kaydı.

Mira fark etti.

Hemen sol kolunu arkasına aldı.

Julie bir adım daha yaklaştı. “Mira… kolun.”

Mira’nın içinden bir anlık panik geçti. Çekirdek kıpırdandı. Hemen nefesini düzenledi.

“Kapıya çarptım,” dedi.

Julie’nin yüzü ‘hadi ama’ der gibi buruştu. “Kapıya çarptın ve… elini saklıyorsun? Beni aptal mı sandın?”

Mira başını eğdi. “Julie… yorgunum.”

Julie yumuşadı. Bu onun en tehlikeli hâliydi: Neşesini bir kenara bırakıp gerçekten ciddileştiği hâl.

“Göster,” dedi.

Mira, istemeden de olsa kolunu biraz açtı. Peçete sargısı kanla koyulaşmıştı.

Julie’nin gözleri büyüdü. “Şaka yapıyorsun.”

Mira sakin kaldı. Sesi de sakin olmalıydı. “Büyük bir şey değil.”

“Büyük bir şey değil mi?” Julie çekmeceyi açıp ilk yardım kutusunu çıkardı. “Büyük bir şey değilse neden eve kadar böyle geldin? Hastaneye gittin mi? Hayır. Çünkü sen hastaneye gitmezsin. Çünkü…”

Julie cümleyi yarıda kesti. Mira’nın yüzüne baktı.

“Çünkü sen… bir şeylerden kaçıyorsun,” dedi Julie, bu kez daha sessiz.

Mira yutkundu. “Julie…”

Julie derin bir nefes aldı, konuyu geri çekti. Mira’yı sıkıştırmanın ters tepeceğini biliyordu.

“Tamam,” dedi Julie, sesi yeniden hafifledi. “Kaçıyorsun. Ama kanıyorsun da. Benim odamdan kaçamazsın, hanımefendi. Gel buraya.”

Julie Mira’yı sandalyeye oturttu. Peçeteyi dikkatlice açtı. Kesik düzgün bir çizgiydi. Çok düzgün.

Julie kaşlarını çattı. “Bu… kapı çizmesi değil.”

Mira hızlıca lafa girdi: “Cam kırığı.”

Julie baktı. Mira’ya baktı. Sonra tekrar kesiğe baktı.

“Cam kırığı,” dedi Julie, ama sesi ‘tamam, yalanını kabul ediyorum’ gibi çıktı. “Peki, cam kırığı. Çok kızma ama… senin yalanların artık tanıdık gelmeye başladı.”

Mira konuşmadı.

Julie yara bandını yapıştırırken bile neşeli görünmeye çalıştı. “Bir gün bana gerçeği anlatacaksın. O gün geldiğinde de ben seni dinleyeceğim. Şimdilik… sadece kanamayı durduruyorum.”

Mira gözlerini kapattı.

Julie’nin bu hali… güven veriyordu. Soru sormayı bırakmadığı için değil. Sormayı ne zaman bırakacağını bildiği için.

Julie bandajı sıkıca sardı, sonra Mira’nın omzuna hafifçe vurdu. “Tamam. Şimdi yat. Yarın benimle kahvaltı yapıyorsun. Ve evet, sana yumurta yapacağım. İtiraz istemiyorum.”

Mira, hafifçe gülümsedi. Bu kez gülümseme biraz daha gerçekti.

“Tamam,” dedi.

Julie kapıya yürürken durdu, arkasını döndü. “Ama Mira…”

Mira başını kaldırdı.

Julie gözlerini kaçırdı, sanki bunu söylemekten utanıyormuş gibi. “Bir daha böyle yaralı gelirsen… bana haber ver. Tamam mı?”

Mira’nın boğazı düğümlendi. “Tamam.”

Julie ışığı kapatıp odasına geçti.

Mira yalnız kaldığında, nihayet nefesini saldı.

Kolundaki yara sızlıyordu.

Ama asıl sızlayan şey… gözlerde gördüğü o anlık tereddüttü.

Aras’ın gözlerinde.

O an, onu öldürmeyen şey tereddüttü.

Ve Mira’nın yaşadığı her “yarın”, birilerinin tereddütlerine bağlı olmamalıydı.


Aynı saatlerde Aras, kurumdan çıkmıştı.

Şehirde yağmur başlamıştı.

Bu kez yağmur sesini hatırladı.

Bu rahatsız ediciydi.

Kaldırım taşlarında ilerlerken içinden tek bir cümle geçti:

“Onu takip edeceğim.”

Bu, emir olduğu için değil.

Merak olduğu için.

Ve merak… bir avcının en büyük hatasıydı.